Sürdürülebilir modada ileri dönüşüm ne demek: Atık yelkenlerden hikayeler yaratan huner markasının kurucusu Hüner Aldemir anlatıyor

Sürdürülebilir moda başlığı altında ileri dönüşümü benimsemiş bir marka huner. Atık yelken kumaşları denizden ayrılıp çanta olarak nihai kullanıcısına ulaşıyor ve kendi öyküsüne bambaşka hikâyeler katıyor. Aileden gelen el işçiliğine yatkınlığını kariyerine çeviren huner markasının kurucu ve tasarımcısı Hüner Aldemir, ileri dönüşümün sürdürülebilir ve yavaş moda için neden önemli olduğunu anlattı.

Sürdürülebilir moda prensiplerini benimsemiş Türk markalarından birisin. Ayrıca farklı e-ticaret sitelerinde çalışmış olan hızlı tüketim süreçlerini deneyimlemiş bir kişisin. Bu serüvene nasıl başladın?

Serüven çok önce, yedi yaşlarındayken moda tasarımcısı olmak istediğime karar verince başladı aslında. Babaannem terziydi, halalarım, anneannem hatta babam bile çok iyi dikiş dikermiş. Sekiz yaşındayken büyük halam bana dikiş dikmeyi öğretti. O zamandan bu yana devam ediyorum ellerimle bir şeyler yapmaya. Kariyer kısmı 2012’de Pratt Institute’tan mezun olmamla başladı. İki sene New York’lu moda tasarımcısı Peter Som’la beraber yılda dört koleksiyon üretilen ve tasarlanan her ürünün çok hızlı tüketildiği bir ortamda çalıştım. İstanbul’a döndüğümde kısa bir süre iki farklı e-ticaret sitesinin satın alma tarafında çalıştıktan sonra tesadüf eseri 16. Venedik Mimarlık Bienali’nin Türkiye pavyonuna projesi seçilen ekibe dahil oldum, huner’in hikâyesi de o sırada başladı. Sergilenen enstalasyon Haliç Tersanesi’nde terk edilmiş parçalardan oluşan Bastarda isimli bir gemi formuydu. Benden de ekipteki tek moda tasarımcısı olarak açılış için bir çanta yapmam istendi. Serginin denizcilik ve ileri dönüşüm temalarını birleştirerek bu çantayı kullanılmış yelkenlerden yapmaya karar verdim.

Üretim ve tüketim konusunda, sürdürülebilirliğe dair marka olarak ne gibi adımlar atıyorsunuz, biraz bahsedebilir misin?

huner sürdürülebilir bir moda markası ama sürdürülebilir başlığının altı aslında çok kalabalık. Ben kendim ve markam adına ileri dönüşüm ilkelerini benimsemeyi seçtim. İleri dönüşüm geri dönüşümden farklı olarak artık kullanılamayacak durumda olan atık malzemelerin değerlerinin artırılarak tekrar kullanılabilecek hale getirilmesi demek. Yani ana malzememiz olan kullanılmış yelkenler buna iyi bir örnek. İlk üretimimizi yaparken 1980’lerden kalma yelkenlere bile denk gelmiştik. Yelkenlere ek olarak kullandığımız diğer malzemelerin çoğu deadstock yani depolarda yıllarca kalmış malzemelerden oluşuyor. Bunun dışında üretim sürecinde mümkün olduğunca sıfır atık kesim yapmaya çalışıyoruz. Başladığımızdan beri kesimlerden arta kalan küçük parçalar ise depomuzda heyecanla kullanılmayı bekliyorlar.

Bahsettiğin gibi, tasarımların kullanılmış yelken kumaşlarının yeniden hayat bulmasıyla oluşuyor. Hızlı moda sektöründeki gibi hayal ettiğin desen ya da dokular kimi zaman belki de eline geçmiyor ve haliyle bu da tasarım sürecini etkileyebiliyor. Bu topladığın yelken kumaşlarının tasarım ve üretim sürecinin üzerindeki etkisi nasıl?

Sipariş üzerine hammadde üretmiyor olmanın aslında negatif bir yanıyla henüz karşılaşmadım, hatta bence tasarım sürecini biraz daha eğlenceli kılıyor. Çok değişik izler kalmış oluyor yelkenlerin üstünde. Örneğin; teknenin yarış numarası, sponsorlu bir tekneyse markanın logosu, yosun veya pas lekeleri, tell tale denen yelken tüyleri… Ben de bütün bu izleri tasarıma dahil ederek parça kesimlerini elimdeki yelkene göre yapıyorum. Yani tasarım süreci aslında bir kerede bitmiyor, çantanın ana şekli aynı olsa da tasarım her çanta için baştan başlıyor. Bütün yelken parçaları ve diğer aksesuarlar da bir araya gelince çantaların neye benzediğini en son makineden çıkıp ters yüz edilene kadar bilmiyorum aslında, benim için en heyecanlı an bu oluyor.

Kullanılmış yelken kumaşlarından tasarladığın her bir aksesuara kendine has hikayelerin eşlik ettiğini ve kullanan kişinin hikâyesi ile bunların başka bir ürüne evirileceğini söylüyorsun. Nasıl bir döngü bu?

Kullanılmış bir malzemeyle işe başlamanın güzel yanı bu bence, size ulaşmadan aslında bir hayat yaşamış oluyor çünkü. Denizden ayrılıp çanta halinde müşteriye ulaştığında, her kullanıcı kendinden farklı bir şey ekliyor aslında. Mesela bir kişi kendi tote bag’ini işe gidip gelirken kullanıyorsa ona has izler ekleniyor üstüne, belki kahve dökülüyor, yağmur lekesi oluyor, her gün laptopunu taşıdığı yerde onun izi kalıyor. Veya necessaire’ini yaz tatiline götürdüğünde güneş kremi kokusu siniyor, makyaj malzemelerini de içine koyduğunda yosun lekesinin üzerine biraz da ruj izi ekleniyor. Bu yüzden çantaları yaparken yıllarca kullanılabilmelerine özen gösteriyoruz, yelken malzemesini tekrar lamine ediyoruz ömrü uzasın diye, paslanmaz çelik aksesuarlar kullanıyoruz.

Şu ara WWF ile birlikte yürüttüğünüz bir projenin arifesindesiniz. Neleri kapsıyor bu proje?

Çok heyecan duyarak üzerinde çalıştığımız bir proje oldu, sonuçları da bir o kadar içimize sindi. huner ve WWF Market için Reflect Studio’nun ürettiği ürünlerin estetik olarak tam bir birleşimi olan koleksiyon, üç çanta ve üç sweatshirt’ten oluşuyor. Çantalarda huner’in malzemeleri ile deadstock mumlu kanvası beraber kullandık, yine ileri dönüşüm ve mümkün olduğunca sıfır atık ilkelerine uymaya çalışarak ve tabii ki her ürünün yine kendine has ve tek olmasına özen göstererek. Sweatshirt’lerde ise denizcilik bayraklarının grafikliğiyle 90’lar nostaljisini harmanladık. WWF’in mottolarından olan Brighter, Greener Future sözünü temsil etmek üzere B, G, F harflerinin bayraklarını giyime uyarladık

Tüketim ve üretimin ultra hızlı olduğu yeni dünya sisteminde marka olarak sürdürülebilir modayı benimseyen satış ve pazarlama stratejileri geliştirmenin ne gibi zorlukları var sizce? Yolda nelerle karşılaşıyorsunuz?

Bence sürdürülebilir bir markayı pazarlamanın en zor yanı insanlara ürettiğin ürünü satmaya çalışırken bir yandan da tüketimden uzaklaştırmaya çalışmak; büyük bir ikilem yaratıyor bu. Bir yandan da benim hayatta en çok yapmak istediğim şey ellerimle bir şeyler üretmek, o yüzden bunu dünyaya en az zarar verecek şekilde yapmaya çalışıyorum. Markalar olarak bence yapmamız gereken en önemli şeyler, ihtiyaç fazlası ve gereksiz alışveriş yapmaya teşvik etmemek, gerektiğince üretim yapmak ve etrafımızı bilgilendirmeye çalışmak.

Peki, yavaş modayı neden önemsemeliyiz?

Hızlı modanın dünyaya ne kadar zarar verdiğini görebiliyoruz ve böyle devam edemeyeceğimiz artık herkes için aşikâr olmalı bence. Yine ileri dönüşüme dikkat çekecek olursam, dünyada o kadar fazla hammadde üretimi varken hâlâ sıfırdan kumaş üretiliyor olması bence çok büyük bir problem. Sezonsuzluk, elimizdeki hammadde ve bitmiş ürünleri daha verimli kullanmak ve genel olarak daha az tüketmeye özen göstermemiz gerekiyor.

Black Friday’de tüm dünyada olduğu gibi Türkiye’de de tüm markalar hem offline hem de online satış kanallarında yüksek rakamlı indirimlerle yılın belki de en büyük satışını yapmayı hedefliyor. Markanız ve ekibinizle birlikte bu güne bakışınız nasıl?

En başından beri böyle kampanyalara katılmıyor hatta sezon indirimi bile yapmıyoruz; çünkü bizim bütün üretimimiz zaten sezonsuzluk üzerine. Sezon sonu elimizde ürün kalması gibi bir durum olmuyor; çünkü zaten yetecek kadar üretiyoruz. Müşterilerin de yapılan bu indirimlerle ilgili daha eleştirel olmaları gerektiğini düşünüyorum. Örneğin; sezon başı fiyatları ile Black Friday dönemindeki indirimli fiyatları arasında uçurum olan veya aşırı indirimli fiyatlarla hâlâ kâr edebilen markaların yaptıkları üretimin de ne kadar etik olduğu gibi.

Peki, bu sene Black Friday’in hemen ertesi gününe denk gelen Buy Nothing Day yani Hiçbir Şey Almama Günü’nde huner olarak nasıl bir aktivasyon yapmayı planlıyorsunuz?

Sarkaçın bir ucundan diğer ucuna sallanmak aslında sadece bu, her günü Buy Less Day olarak değerlendirsek hep beraber?