Modada sürdürülebilirlik ne DEĞİLDİR?

Şafaktaki Black Friday günleriyle beraber modanın sürdürülebilirliği bir kez daha gündemimizde. Çünkü en çok indirime girenler moda markaları, alışveriş çılgınlığımıza en çok konu olanlar ise kıyafetlerimiz. Hem kendilerinin hem de müşterilerinin vicdanlarını temizlemek adına tüm moda markaları ucundan köşesinden sürdürülebilirlik adına iki kelam ediyor. İşte bu noktada sürdürülebilirliğin ne olduğundan çok ne olmadığı önem kazanıyor.

Moda dünyası köşeye sıkışmış durumda. Dünyayı enerji ve tarımdan sonra en çok kirleten sektörün moda olduğu uzun süredir biliniyor. Moda markalarının ise artık neredeyse her ay yenilenen koleksiyonlarla karşımıza çıkmaları durumu kolaylaştırmıyor. Artık yeni bir kreasyon çıkarırken araya iki-üç parça geri dönüştürülmüş materyalden yapılmış kıyafet, “Dünyaya sandığınız kadar zarar vermiyoruz” notu iliştiriyorlar. Yeni nesil reklam kampanyalarının çoğu sürdürülebilirlik üzerine. Peki bu işi gerçekten becerebiliyorlar mı? Moda’nın sürdürülebilirliğinin ne olduğunu ya da ne olmadığını anlayabildik mi? Ya da böyle bir şey gerçekten mümkün mü?

Stokçular takipleşiyor

Depolar doluyor, depolar boşalıyor. İnsanoğlunun şu dünyada geldiği noktaya ulaşmasını sağlayan oportünizmi indirim günlerinin de pimini çekiyor. Dar zamanda çok ve büyük alışverişler yapmak isteyenlerin radarındaki indirim günleri full HD akıllı televizyonların, kurutma makinelerinin bize geldiği günü işaret ediyor. Tüm bunlar tamam ama kaçımız gerçekten ihtiyacımız olan şeyleri alıyoruz?

Üretim fazlasını eritip yenilerine yer açan indirimler stokçuluğu da destekliyor. “Şimdi indirimdeyken alayım, sonra bulamam” zihniyetiyle tüketicileri acele alışverişe yönlendiren indirim furyaları, evlerimize ve dolaplarımıza ihtiyacımızdan oldukça fazla eşya doldurmamıza giden yolu açıyor. Bu furyadan en çok nasibini alanlardan biri de moda sektörü. McKinsey’in raporuna göre 2000 yılından 2014 yılına kadar geçen süreçte üretilen giyim ürünü miktarı ikiye katlandı, bu kıyafetlerin üzerimizde geçirdiği süre yarı yarıya azaldı. Dünya çapında giyim ürünlerinin fiyatları diğer ürünlerle karşılaştırıldığında daha yavaş artıyor. Bu da daha erişebilir giyim, daha kalabalık dolaplar demek.

Sürdürülebilirliği önemseyen markalar ise ürünlerini gerçekten ihtiyacı olan tüketicilerine ulaştırmanın ve ürettikleri ürünün bu kişilerin üzerinde paralanmasının peşindeler. Sevdiğimiz ama erişmekte güçlük çektiğimiz markalardan Asket, yeni kreasyonlar yapmak yerine temel giyim parçalarını olabilecek en iyi tasarımlarıyla tüketicilerine ulaştırmayı hedefliyor. İndirim, pazarlama stratejisi, yeni kreasyonlar yaratmak gibi unsurları es geçerek sadece ihtiyacımız olan şeyi ihtiyacımız kadar satın almamızı teşvik ediyor.

Tedarikçini söyle sana kim olduğunu söyleyeyim

Vicdanının da en az fikri kadar hür olmasını isteyen tüketicilerin talepleri doğrultusunda bu konuyu kafaya iyice takanlar, tedarik zincirindeki düğümü çözmeye ant içmiş durumda. Ant içmelerinde de fayda var, dünyadaki insan kaynağını en hor kullanan sektörlerden birisi moda sektörü. The Guardian’da 2014 yılında yayınlanan bir habere göre, 1995-2014 yılları arasında intihar eden Hindistanlı pamuk işçisi sayısı 270 bini aşkın bir rakam. Bu yüzdendir ki artık birçok marka tedarik zincirinde hangi markalarla çalıştığını ve süreçlerini anlatıyor. Böylesi markalardan birisi de aynı zamanda bir sosyal girişim olan Bego Jeans. Markanın kurucusu olan Abdülhalim Bego Demir, eski bir kot kumlama işçisi. 15 yaşında çalışmaya başlayan Bego, çalışma şartları yüzünden ciğerinin yüzde 46.2’sini kaybetmiş. 2008 yılında Kot Kumlama İşçileri Dayanışma Komitesi’ni kuran ve başlattığı Temiz Moda Hareketi ile Türkiye’de kumlama işlemini yasaklatan Bego, şimdi etkisini dünyaya taşımak için çalışıyor. Bego Jeans markasıyla ömürlük jean’ler üreten Bego, üretim sürecinde kullandığı tüm materyalleri ve üretimin ardındaki gizli kahramanların hikayelerini tüketicileriyle paylaşmayı ihmal etmiyor.

Sürdürülebilir hammadde

Tedarik zincirindeki en önemli halkalardan birisi de elbette kumaşın hammaddesinin üretim süreci, yani ilk halka. Sürdürülebilirliği şiar edinmiş markalar, bu süreci de yakından takip ediyorlar ve Global Organic Textile Standard gibi uluslararası kabul gören sertifikalara sahip tedarikçilerle çalışıyorlar. Mother of Pearl böylesi markalardan bir tanesi. Dünyanın farklı yerlerinden tedarikçilerle çalışan marka yetkilileri, her yıl belirli dönemlerde bu tedarikçileri ziyaret edip işlerini doğru bir şekilde yapıp yapmadıklarına göz gezdiriyor. Markanın üreticileri arasında Türkiyeli bir firma dikkat çekiyor: Isko Denim. Isko R-Two adlı yeni bir denim kumaşı geliştiren marka, geri dönüştürme ve tekrar kullanım metotlarıyla kumaş üretirken, üretim aşamalarında kullandığı enerjiyi dahi geri dönüşümden elde etmeyi amaçlıyor. Bu arada eklemekte yarar var, Isko’nın Instagram’da approved bir hesabı ve bu hesabın 92,3 bin takipçisi var. Devir B2B demeden, tüm markaların, hele bir de sürdürülebilirlik üzerine eğiliyorlarsa, iletişim yapmalarının zamanı; “Son müşteri beni tanımaz, etmez” dünyasında yaşamıyoruz artık.

Abisinin küçülmüşleri kardeşine

Çöpten kurtarabildiğimiz her parçada bir puan öne geçiyoruz. Bu puanı kazanabilmek için ise her yol mubah. Bu yollardan biri de elbette bolca emek ve enerji sarf edilip o son haline kavuşmuş parçaları yeniden, gerekirse paralanana kadar kullanmak. Marka aidiyeti yaratabilen, tüketicilerine bu yolu açan öncü markaların ise doğa sporlarıyla yakından alakalı markalar olması sürpriz değil. Bunlardan birisi Amerikalı REI markası. Outdoor sevdalılarının yakından tanıdığı REI, birçok tekstil firmanın aksine kooperatif modeliyle kurulmuş ve kuruluş aşamasına müşterilerini de dahil etmiş bir kurum. Kendi bünyesinde adeta bir ikinci el pazarına sahip. Üstelik bu pazarda sadece kendi markasından ürünleri değil farklı outdoor markalarından gelen, iyi durumda olan tüm ürünleri alıcılarıyla buluşturuyor. Aynı sistem üzerinden ürünlerinizi takas etme imkanı da bulabiliyorsunuz.

Dürüst ol, canımı ye

Modada sürdürülebilirliği sağlamak kolay değil ve sürdürülebilirliğe giden süreçteki adımların birçoğu, firmaların dürüst olmasını ve müşterileriyle tüm süreçleri şeffaf bir şekilde paylaşmalarını gerektiriyor. Buna ürünlerini fiyatlamaları kısmı da dahil. Asket de işte böylesi markalardan biri. Markanın web sitesine girip bir ürün seçtiğinizde, o ürünün satış maliyetinin ne kadarının kumaşa, ne kadarının üretim sürecine, ne kadarının ulaştırma ve benzeri hizmetlere harcandığını görebiliyorsunuz. Asket için bu aynı zamanda bir pazarlama faaliyeti, çünkü iddiası etik yollardan ürettiği bu ürünün birçok markaya göre daha ucuza mal ettiği üzerine kurulu. Marka, üretim yaptırdığı fabrikaları da tüketicileriyle paylaşmayı ihmal etmiyor.

Nispeten küçük markalar için bu tip faaliyetleri yapmak mümkün olabilir peki ya büyük üreticiler? Zor ama imkansız değil. Bunun en iyi örneklerinden birini Marks & Spencer’ın 2007’den beri sürdürdüğü ve her beş yılda bir yenilediği Plan A isimli sürdürülebilirlik stratejisi. Birçok markanın aksine, işe tedarik zinciri ve üretim süreçlerini iyileştirmekle, kurum içi sürdürülebilirlik iletişimini sağlamakla başlayan marka; son kertede tüketicisini de sürece dahil eden bir planı yıllardır sürdürmeye devam ediyor. Bu tip planların zamana ve yöneticilere göre değiştiğini öngörenleri şaşırtacak haberi ise en sona sakladık: Marka bu stratejiyi geliştirdiğinden beri 3 kez CEO değiştirdi, fakat hiçbir CEO sürdürülebilirlik stratejisinden vazgeçmedi. Sebebi hakkındaki ipucu ise, bu anlayışı şirket içinde başlatan eski sürdürülebilirlik yönetici Mike Barry’nin şirketin o zamanki CEO’su Stuart Rose ile ilgili yorumunda gizli: “Stuart, bizim o zamanlar yaptığımız şeyin –şimdi buna kurumsal sosyal sorumluluk diyoruz– süper bir risk yönetimi yöntemi olduğunu fark etmişti, çünkü bu şekilde kötü şeyleri daha olmadan önlüyordunuz.”