Bir felaketten daha fazlası: 2025 Nobel Edebiyat Ödülü László Krasznahorkai’ye

Dadanizm newsletter duyuru (600 x 600 px)

“Yazmak benim için tamamen özel bir eylem. Edebiyatım hakkında konuşmaktan utanıyorum, sanki bana en mahrem sırlarımı sormuşsunuz gibi. Edebiyat hayatının hiçbir zaman bir parçası olmadım çünkü sosyal anlamda yazar olmayı kabullenemiyordum. Sen ve birkaç kişi dışında kimse benimle edebiyat hakkında konuşamaz. Edebiyat hakkında, özellikle de kendi edebiyatım hakkında konuşmak zorunda kalmaktan hoşlanmam. Edebiyat çok özeldir.”

2018’den gelen bu sözler, Nobel Edebiyat Ödülü’nün bu seneki sahibi, Macar yazar László Krasznahorkai’ye ait.

Yılın “o dönemi” geldi ve Nobel Edebiyat Ödülleri sahibini buldu. Ve şanslıyız ki Türkiye’deki okurların kitaplarıyla tanıştığı, okuyup bildiği bir yazara verildi ödül bu sene.

Can Yayınları’nın Türkçeye kazandırdığı, Macaristan’ın önde gelen yazarlarından László Krasznahorkai, “apokaliptik terörün ortasında sanatın gücünü yeniden teyit eden, etkileyici ve vizyoner eserleri” ile bu sene ödülü kazanan isim oldu. 71 yaşındaki yazar Krasznahorkai, 2015’te Man Booker Uluslararası Ödülü’nü, 2013’te ise dünyanın sonunu anlatan postmodern romanı Şeytan Tangosu ile En İyi Çeviri Roman Ödülü’nü kazanmıştı.

Krasznahorkai için yazmak bütünüyle kişisel bir eylem. Kendi edebiyatı hakkında konuşmaktan çekiniyor; bunu en mahrem sırlarını anlatmak gibi görüyor. Sosyal anlamda “yazar” kimliğini hiçbir zaman benimsememiş. Edebiyat onun için öylesine özel ki bu konuda yalnızca çok az kişiyle konuşabiliyor. Boğucu, melankolik ve bir o kadar karanlık romanlarını okumak kolay değil, ancak okur bir kez bu dünyanın içine adım attığında, Krasznahorkai’nin dilinin ritmine kapılır ve metnin ağır ama büyüleyici akışından çıkamaz.

Bu arada hatırlayalım; Krasznahorkai, madalya ve diplomasını Aralık ayında Stockholm’de düzenlenecek törenle resmen alacak. Ödül kapsamında 11 milyon İsveç kronu (1 milyon dolar) nakit para ödülü de verilecek.

Hikayenin başlangıcı…

1954’te Macaristan’ın Gyula kentinde doğan Krasznahorkai, ismini ilk kez 1985 tarihli “Şeytan Tangosu” romanıyla edebiyat dünyasına duyurdu. Roman yayımlandıktan tam 30 yıl sonra, 2015’te, Uluslararası Man Booker Ödülü’nü kazandı, Krasznahorkai de bu ödüle layık görülen ilk Macar yazar oldu.

Kitap ayrıca, yazarın yakın dostu, sinema efsanesi yönetmen Béla Tarr tarafından yedi saatlik bir filme uyarlandı. Sovyet Bloku’nun çöküşünde ülke dışındaydı. Almanya’dan başlayarak dönem dönem ABD, İspanya, Yunanistan, Japonya gibi çeşitli ülkelerde yaşadı. Şu an göçebe ruhuyla yaşamaya devam ediyor; kimi zaman Macaristan’da, Budapeşte’nin hemen dışında bir tepede bazen Trieste’de ve zaman zaman Viyana’da…

Yazarlık kariyerinden önce çeşitli işler yapmış Krasznahorkai. Bir dönem madencilik, bir dönem Budapeşte’den uzak köylerdeki çeşitli kültür evlerinin müdürlüğü ve ineklerden sorumlu olduğu bir gece bekçiliği! Ama en sevdiği “görevi” neydi derseniz, “ayyaşlık.” Bakın nasıl anlatıyor o günlerini:

“Macar edebiyatında gerçek dâhilerin tam bir ayyaş olduğu geleneği vardı. Ben de çılgın bir ayyaştım. Ama sonra bir an geldi… Bir grup Macar yazarla oturuyordum ve ne yazık ki bunun kaçınılmaz olduğu, yani her Macar dahisinin çılgın bir ayyaş olması gerektiği konusunda hemfikirdiler. Bunu kabul etmeyi reddettim ve bir daha asla içmeyeceğime dair 12 şişe şampanyaya bahse girdim.”

Yazarlığa nasıl başladığını ise şöyle anlatmıştı aynı röportajda:

“Gerçek hayatın başka bir yerde olduğuna inanıyordum. O dönem kutsal kitaplarım Franz Kafka’nın Şatosu ve Malcolm Lowry’nin Yanardağın Altında romanıydı. Aslında yazar olmak istemiyordum; tek bir kitap yazıp müzikle ilgilenmek, en yoksul insanlarla yaşamak istiyordum. Yoksul köylerde yaşadım, kötü işlerde çalıştım, askerlikten kaçmak için sık sık yer değiştirdim. İlk küçük metinlerimi yayımladıktan sonra polis çağırdı. ‘Siyasetle ilgilenmiyorum’ dememe rağmen inanmadılar. Sinirlenince, ‘Gerçekten sizin gibiler hakkında bir şey yazacağımı mı sanıyorsunuz?’ dedim. Bu onları öfkelendirdi ve kırmızı pasaportuma el koydular. 1987’ye kadar pasaportum olmadı.

Yazarlık kariyerimin ilk hikayesi bu oldu — ve neredeyse sonuncusu da olabilirdi. Yıllar sonra gizli polis belgelerinde, ‘Ağabeyiyle bir şansımız olabilir ama László Krasznahorkai antikomünist, imkânsız’ yazdıklarını gördüm. Şimdi komik gelse de o zaman öyle değildi. Ben sadece küçük yerlerde yaşayıp ilk romanımı yazdım.”

Nasıl yazıyor?

‘‘Bir yazar nasıl yazar’’ sorusu ne kadar merak uyandırıcıysa ‘‘Nobelli bir yazar nasıl yazıyor’’ sorusu ondan daha da iştah açıcı. Hoş ödüllü olmasaydı da bu denli etkileyici romanları yazan birinin çalışma rutinini merak ederdik ama Nobel etkisi işte…

Krasznahorkai, ilhama ihtiyaç duymayanlardanmış. Belli ki dikkat süresiyle ilgili bir problemi de yok: “Çalışırken bütün perdeler kapalı. Çalışıyorsam, sadece çalışıyorum. Doğaya, kadınların güzelliğine vs. bakmaktan keyif almamalıyım. Çünkü çalışan insanların sadece küçük veya büyük bir odaya ve sadece işe odaklanmaya ihtiyaçları var… Benim ilhama ihtiyacım yok.”

Yazarın romanlarını okuyanların da bileceği üzere alametifarikası uzun cümleleri…

Krasznahorkai’nin büyük, geniş cümlelerden oluşan üslubuna ulaşması aslında bilinçli bir tercih değilmiş. Bu üslubun yaşam tarzından kaynaklı olduğunu düşünüyor. Kendi anlatımına göre bu tarzı hiç aramamış; münzevi bir hayat sürmüş ama her zaman yalnızca birer arkadaşı olmuş. Bu arkadaşlıklar diyalogdan çok monologlara dayanıyormuş. Örneğin bir gün, bir gece yalnızca o konuşuyor; ertesi gün ya da gece karşısındaki. Haliyle bu konuşmalar bizim aşina olduklarımızdan farklı… Çünkü her defasında birbirlerine gerçekten önemli bir şey anlatmak istiyorlar. İşte yazarın uzun, kıvrımlı cümleleri de bu ihtiyaçtan doğuyor. Şöyle özetliyor bu durumu: “Bu üslup bir seçim değil; sözü karşısındakine geçirmek, anlamı ritimle inşa etme çabasının sonucu.”

Övgüler övgüler…

Nobel Komitesi Başkanı Anders Olsson, “Krasznahorkai, Kafka’dan Thomas Bernhard’a uzanan Orta Avrupa geleneğinde absürtlük ve grotesk aşırılıklarla karakterize edilen büyük bir epik yazardır” diyerek yazarı övgülere mahzar etti. Ayrıca Krasznahorkai’nin düzyazısının “imzası haline gelen noktalama işaretlerinden yoksun, uzun ve dolambaçlı cümlelerle akıcı bir söz dizimine doğru geliştiğini” söyledi.

Susan Sontag ise kısa ama vurucu bir övgüyle tanımlıyor yazarı: “Kıyametin çağdaş Macar ustası.” Krasznahorkai’nin sık sık eleştirdiği Macaristan Başbakanı Viktor Orbán da yazarı tebrik edenler arasındaydı. Soluğu sosyal medyada aldı ve X hesabından yaptığı paylaşımda yazarın uluslarına gurur getirdiğini söyleyerek tebriklerini sundu.

İlk tepki: Mutlu ve gururlu! Kutlama bir şişe porto şarabı ve şampanyayla!

Peki ya sonra? Kariyerleri böylesine büyük ödüllerle taçlandırılan sanatçıların sonrasında neler yapacağı daha da önemli bir hale gelir. Tabii bu yazarlar için de geçerli… Örneğin, kendini “entelektüel olarak tükenmiş bir nesilden, bitkin bir yazar” olarak tanımlayan, 2017 yılı Nobel Edebiyat Ödülü kazananı Kazuo Ishiguro, bu durumu “Nobel Sendromu” olarak tanımlamıştı.

Ishiguro ne zaman ödülle ilgili bir soruyla karşılaşsa, “Yazarlar 30’lu yaşlarında yaptıkları çalışmalar için 60’larında Nobel ödülü kazanıyor. Bu durum benim için de geçerli” diyordu. “Nobel Sendromu” diye bahsettiği durumdan elinden geldikçe kaçmaya çalıştığını da ekleyerek. Benzer bir yorum 2022’de ödülü kazanan Fransız yazar Annie Earnaux’dan da gelmişti: “Devam etme sorumluluğu.”

Ancak Krasznahorkai ödül konunda selefleri kadar karamsar değil. İlk tepkisinden anladığımız kadarıyla, şüphesiz fazlasıyla hak ettiği ödülünün tadını çıkarıyor ve gurur duyuyor: “Gerçekten çok mutluyum ve gururluyum, çünkü böylesine büyük yazarların ve şairlerin yer aldığı bir çizgide olmak, bana kendi dilimi, Macarcayı kullanma gücü veriyor. Bu küçük dili kullanabilmekten dolayı gerçekten çok mutluyum ve gururluyum.”

“Okumak, hayatta kalmak için güç veriyor”

Ödülü kazandığını Nobel komitesinden Jenny Rydén’den aldığı bir telefonla öğrendi Krasznahorkai. Ödülü kazandığını öğrendiği an ise Frankfurt’ta hasta bir arkadaşının ziyaretindeymiş. Konuşmayı buradan dinleyebilirsiniz, bir bölümünü de şöyle bırakalım:

“Bu bir felaketten de fazlası. Şimdi Samuel Beckett’in Nobel Ödülü sonrası verdiği tepkiyi düşünüyorum, hatırlıyor musunuz o meşhur açıklamasını? Ne soru vardı, ne cevap. Nobel Ödülü’nü kazandığını öğrendikten sonra kurduğu ilk cümle buydu: ‘Ne felaket ama.’

Bu yüzden size en başta bunun bir felaketten de öte olduğunu söyledim; bu bir mutluluk ve de bir gurur. Gerçekten çok mutluyum ve gururluyum, çünkü böylesine büyük yazarların ve şairlerin yer aldığı bir çizgide olmak, bana kendi dilimi, Macarcayı kullanma gücü veriyor. Bu küçük dili kullanabilmekten dolayı gerçekten çok mutluyum ve gururluyum. Öncelikle okurlara teşekkür ediyorum. Herkesin hayal gücünü yeniden kullanma yetisini kazanmasını diliyorum; çünkü hayal gücü olmadan hayat bambaşka olurdu. Kitap okumak, bundan keyif almak ve zenginleşmek… Okumak bize bu dünyada, bu çok çok zor zamanlarda hayatta kalmak için daha fazla güç veriyor.”

Ödülü hiç beklemiyor muydunuz?

Kesinlikle şaşırdım. Hiç ihtimal vermemiştim.

Bize en büyük ilham kaynaklarınızdan bahseder misiniz?

Acı. Şu an dünyanın halini düşündüğümde çok üzülüyorum. Bu benim en derin ilham kaynağım. Bu, gelecek kuşaklar için de bir ilham olabilir. Bu karanlık zamanlarda hayatta kalabilmek için bir şeyler bırakmak gerekiyor. Çünkü gerçekten çok karanlık bir dönemden geçiyoruz ve bu dönemi atlatmak için her zamankinden çok daha fazla güce ihtiyacımız var.

Peki bu karanlık zamanlarda yazmak sizin için ne kadar önemli bir anlam taşıyor?

LK: Aslında yazmak benim kişisel bir meselem. Normalde ne yazdığımı asla anlatmam ve şair ya da yazar olan dostlarıma da göstermem. Bir kitap yazarım, sonra yayınevime veririm ve araya biraz zaman koyarım. Sonra bir gün gelir, yeni bir kitaba başlarım. Hep bir öncekinden daha iyisini yapmaya çalışırım.

“Eninde sonunda kitaplarımı okumuş birine rastlarlar”

Evet, bu sene karanlığın ve melankolinin yaşayan en önemli temsilcilerinden biri aldı Nobel Edebiyat Ödülü’nü. Can Yayınları’ndan çıkan Şeytan Tangosu, Seiobo Orada, Aşağıdaydı, Direnişin Melankolisi kitaplarını zorlanarak ve uzun molalarla okuyan biri okuru olarak kendimce küçük mutluluklar yaşıyorum ben de.

Yazarla yolu Nobel vesilesiyle kesişenler çok şanslı, daha keşfedecek yolları var. Hangi kitabından başlayalım diyenlere herhangi bir yol haritası önermeyeceğim. Bizzat yazardan alıntılayarak onları bu edebi yolculuğa uğurlayayım: “Eğer kitaplarımı okumamış okurlar varsa, onlara özel bir kitap önermem. Bunun yerine dışarı çıkmalarını, bir dere kenarına oturmalarını, hiçbir şey yapmadan, hiçbir şey düşünmeden, taşlar gibi sessizce kalmalarını öneririm. Eninde sonunda kitaplarımı okumuş birine rastlarlar.”

Dadanizm sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin