Axis Mundi, araf ve geride kalanlar: Dünya yanarken The Leftovers izlemek
Hepimizin çok iyi olduğunu duysa da bir türlü başına oturup izleyemediği diziler vardır. Çevremizdeki herkesten ne kadar efsane olduklarını dinler dururuz, ama görünmez bir el bizi tutar ve diziye başlayamayız. Benim için de bu dizi The Leftovers’dı. Çok fazla en iyi dizi listesinde karşıma çıkan, izleyenlerin öve öve bitiremediği, arkadaşlarımın ısrarla tavsiye ettiği bu diziye bir türlü elim gitmiyordu nedense. Tabii bunda Lost ile, son bölüme kadar umutla bekleyen beni kıran Damon Lindelof’un da payı büyük. Lindelof’un yazdığı ve yapımcılığını üstlendiği bir dizinin çözümleneceğine güvenmem imkansızdı. Derken konusunun günümüze uygunluğu, Justin Theroux’nun başrolde olması ve tabii tam kapanmanın etkisiyle The Leftovers’a başladım. Tüm gezegenler hizalandı, her şey yerli yerine oturdu ve şahane bir yolculuğa çıkmış oldum. Şimdi dizinin ardından bakarken, herkesin bu deneyimi yaşaması gerektiğini düşünmeden edemiyorum.

Tom Perrotta’nın aynı isimli romanından uyarlanan The Leftovers, dünya nüfusunun yüzde 2’sinin gizemli bir şekilde ortadan kaybolması sonrası yaşananları anlatıyor. Dizinin kalanlar ve hatta artıklar olarak çevrilebilecek adı da asıl hikayenin gidenlerdense geride kalanlara ait olduğunun habercisi. Bu garip olayın üçüncü yıl dönümünde, bir Amerikan kasabasında yaşananlarla dünyaya giriyoruz. Bu tip bir olay gerçekleşse olabilecek tüm farklı sonuçları izlerken, bambaşka insanların bu durumla nasıl başa çıktığını izliyoruz. Kitabın da ötesine geçen ve üç sezon süren dizi, seyircisine uzun ve kuvvetli bir yas provası yaşatırken bir yandan da insan olmak ve ölümlülük üzerine felsefi çıkarımlar da yapmayı ihmal etmiyor. Henüz izlemediyseniz BluTV’de mevcut olan dizi, aklınızı başınızdan alabilir. Geride kalmanın suçluluğuna, hayatta kalmanın korkutuculuğuna, ihtimallerin sonsuzluğuna ve tabii The Leftovers’a dadanıyoruz.
The Leftovers, ilk sahnesinde bize Ani Gidiş olarak adlandırılan, herkesin yok olduğu anı yaşatmayı seçiyor. Bebeği mütemadiyen ağlayan bir kadının yaşadığı sıkıntıları gördükçe, bebek ağlaması kulaklarımızı tırmaladıkça ‘ah şu çocuk bir sussa’ demeden edemiyoruz ve bir anda bebeğin yok olduğunu görüyoruz. ‘Ne istediğine dikkat et’ diyor sanki dizi bize. Tek kaybolan bebek de değil üstelik. Çevrede bir kaos hakim, araba kazaları, ağlayan ve bağıran insanlar… Bu sahne sonrası, olayın üçüncü yıldönümüne, New York’ta Mapleton şehrine gidiyoruz. Üçüncü yıldönümü için bir anma planlanıyor. Polis şefi Kevin Garvey (Justin Theroux), bir olay çıkmaması için uğraşıyor. Konuk olduğumuz kısa hikayelerle herkesin birilerini kaybettiğini, bazı kişilerin de bu durumdan bambaşka etkilendiğini anlıyoruz. Bembeyaz giyinen, hiç konuşmayan ve mütemadiyen sigara içen insanlardan oluşan bir tarikat türemiş mesela. Kendilerine suçlu hisseden kalanlar ismini takan bu grup, hayatın akmasını engellemeyi amaçlıyor. İnsanların kapısında bekliyorlar, pankartlarla her etkinlikte boy gösteriyorlar ve bir saniye bile olsa unutma gafletine düşenlere bu hazin olayı hatırlatıyorlar.
İlk bölümlerde karakterlerimizi tek tek tanırken, aralarındaki bağlantılardan habersiziz. Kevin’ın Jill adında genç kızıyla yaşayan bekar bir baba olduğunu görünce, eşini Ani Gidiş sonrası kaybettiğini tahmin ediyoruz. Ama eşi Laurie’nin ailesini bırakıp tarikata katıldığını anlıyoruz. Hatta daha sonraları tarikatın başındaki Patti’nin bir zamanlar Laurie’nin danışanı olduğunu ve Laurie’nin onun psikiyatristi olduğunu öğreniyoruz. Bir diğer ana karakterimiz de Ani Gidiş’te eşini ve iki küçük çocuğunu kaybeden Nora Durst. Herkesin acıdığı ve korkunç bir ihtimalle hayatı kayan bu karakter, tüm hayatını bu gerçeği unutmadan geçirmek zorunda. Nora’nın abisi Matt de bir rahip; ani gidiş insanların inançlarını sarstığı için işleri kötüye gidiyor, karısı da yok olan bir şöförün arabasının çarpması sonucu felç olmuş. Dizi, felaketin sebep olduğu tüm ihtimalleri göstermeyi ihmal etmiyor, çok yönlü düşünmeyi teşvik edercesine olayın sadece yok olanlar ve birini kaybedenlerde bitmediğini gösteriyor.

Herkesin inandığı birçok şey bu olayla çökmüş ve değişmiş durumda. Ana karakterimiz Kevin da oldukça mutsuz, gözüne bir gram uyku girmeyen biri olunca sebebini bu duruma bağlıyoruz. Ancak dizi ilerledikçe, şartlar değiştikçe değişmeyen tek şey Kevin’ın iç sıkıntısı oluyor. Eski hayatında her şey güllük gülistanlıkken de Kevin’ın muhteşem evi ve ailesiyle mutlu olamadığını görüyoruz. İkinci sezon itibariyle Nora’yla yeni bir şehirde yeni bir aile kurduğunda da durum değişmiyor. İlk sezon Mapleton ve geride kalanların olaylarla başa çıkamamasını anlatırken, ikinci sezonda Miracle adında hiçkimsenin yok olmadığı bir kasabaya geçiyoruz. Burada da mucizelerin gerçekleştiği düşünülüyor, ama Kevin buraya da kafasındakileri taşıdığı için bir türlü yüzü gülmüyor. Birkaç kez ölümü deneyimleyen karakterimiz, her dönüşümünde, yeni versiyonunda da mütemadiyen kendiyle bir savaş halinde.
The Leftovers, karakterlerine saygı duyduğunu her diyalogla hissettiriyor. Herkesin tepkileri insani ve gerçek. Kimse tahmin edilebilir değil, hepsi her an değişiyor ve dönüşüyor. Sonuçta uzun bir yas süreci var ortada, bunun da ideal bir süresi yok. Bildikleri anlamıyla dünyanın, eski dünyanın yasını tutuyor hepsi. Bunun da herkesi değiştirmesi, dönüştürmesi çok doğal değil mi? Hepsinin hatalarını, verdikleri garip kararları izlerken sebeplerini anlamamızı, onlara saygı duymamızı sağlıyor dizi. Karakterlerden sadece insan olmalarını bekletiyor seyircisine. Peki ne oldu? Nereye gittiler? Arkasındaki bilimsel açıklama nedir? Aslında arafta mıyız? Bilmiyoruz. Duruma bilimsel, ruhani veya herhangi bir açıklama getirmeye çalışan her karakterin çürütüldüğünü izliyoruz sırayla. Sanki dizi, seyircisine bu olayın nedenlerinin önemsiz olduğunu, ve sonuçlara odaklanması gerektiğini söylüyor. Belki de bunun basit bir açıklamayla çözülemeyeceğini, tek bir cevaptan bağımsız çok fazla şey yaşandığını anlatıyor.

Kişisel görüşüm de ne olduğunun bir önemi olmadığı yönünde. Çünkü dizi her fırsatta anlatmaya çalıştığının bu olayın nedenleri olmadığını vurguluyor. Adından da anlaşılabileceği üzere, geride kalmanın, bir felaketten sonra ayağa kalkıp devam edebilmenin yollarını araştırıyor aslında. Arkada kalan olmamanın, daha doğrusu yalnızca bu şekilde tanımlanmamanın bir şekilde bizim elimizde olduğunu söylüyor. Anlatmayı seçtiği hikayenin geride kalanlar olması, hayatta en kayda değer ve önemli şeyin yaşamaya devam edebilmek olduğunu söylemek gibi görülebilir. Hayat kısa, her an yok olabiliriz demenin de başka bir yolu hatta. Olduğumuz yerde olabilmek, günümüzden keyif alabilmek, yaptıklarımızın sorumluluğunu almak, geçmişi geride bırakabilmek ve kendimizle yüzleşebilmek gibi davranışların ana derdimiz olması gerektiğini savunuyor The Leftovers. Özetle, bu duruma bir açıklama getirmeye çalışanlar geçmişte, bambaşka şeyler bekleyen bir grup da belirsiz gelecekte yaşıyor. Mucizelere inanmak isteyenlerin görmemek için gözünü kapatanlar olduğunu, bunun da tehlikeli bir tür kaçış olduğunu söylüyor.

Burada minik bir spoiler uyarısı yapalım.
Dizinin finali Lindelof’un Lost için özür dilemesi gibi görülebilir. Oradaki her eleştiriyi lehine kullanıp mükemmel bir son yazmayı, diziyi baştan sonra tamamlanan bir yolculuk haline getirmeyi başarmış. Herkes ikinci bir şansı hak ediyormuş demek ki, Damon Lindelof bile. Finalde yıllardır ayrı kalan Kevin ve Nora çiftinin her şeyden uzakta bir araya gelişini görüyoruz. İkisi de ilişkilerinde bir türlü var olamamış bir çift. Nora yaşadığı dev kaybın gölgesinde geçmişte yaşarken, Kevin de her daim yetmeyen bir şimdinin ötesinde, bir gelecek arasında yaşamayı tercih ediyor. Yıllar sonra ikili ilk kez tüm bu sıkıntılarını çözmüş bir şekilde o an orada olarak birbirlerine bakıyorlar. Saçları ağarmış olsa da hiç geç kalmamışlar, tam da zamanında oradalar, birlikteler. Nora’nın gidenlerin tarafına kısa bir süreliğine geçtiğini öğreniyoruz. Orada, ailesinin mutlu ve hayatına devam eden halini görüyor ve kendi zamanına dönmeye karar veriyor. Dizi bize onlara ne olduğunun bir önemi olmadığını, onları orada bırakmamızı söylüyor. Bize de önümüze bakmak düşüyor.