Yer altından kayarken ne kadar sağlam kalabilirsin?: If I Had Legs I’d Kick You Film İncelemesi

Dadanizm newsletter duyuru (600 x 600 px)

The Neighbors, Bridesmaids, I Give It a Year ve ardından gelen Platonic gibi komedi işleriyle öne çıkan Rose Byrne’ın, Gümüş Ayı ve Altın Küre’den sonra Oscar adaylığı ile taçlandırıldığı performansıyla If I Had Legs I’d Kick You, yılın en çok beklenen yapımlarından biriydi. Yeast (2008) sonrası yönetmenliğe bir ara verip oyunculuğa odaklanan Mary Bronstein’in yazıp yönettiği film, son zamanlarda örnekleri giderek artan annelik, hatta yalnız annelik teması üzerine kuruluyor.

Ankara’da yalnızca bir hafta vizyonda tutunabilen filmi, yerini kim bilir hangi komedi filminin kim bilir kaçıncısına devretmeden önceki son gününde, koşa koşa bir cep sinemasında izleme şansı buldum. Cep sineması detayının bu kadar önemli olacağını bilmiyordum, kendimi filmin klostrofobik atmosferine bırakmadan önce. Bacaklarım Olsa Seni Tekmelerdim, ismini ve belki de tüm ruhunu özetleyen bir sahneyle açılıyor. Rose Byrne’ın canlandırdığı Linda’nın yüzü yakın plandayken, küçük kızı ebeveynlerini şöyle tanımlıyor: “Mommy is stretchable, daddy is hard.” (Annem esnek, babam ise katı.) Her ne kadar kızının onu biraz da omurgasız ve kontrolsüz gösteren bu tarifi ana karakterimizin canını epey sıksa da, ne yazık ki hayatının bu evresi onu birazcık esnemeye ve sınırlarını zorlamaya mecbur bırakıyor. Çünkü ona bu tanımı yapan kızının ender rastlanan bir yeme bozukluğu var ve makinelere bağlı yaşıyor. Denizci olduğunu anladığımız eşi ise haftalarca sürecek bir seferin henüz çok başlarında. Özetle Linda bu mücadelede yalnız.

Yazının bundan sonrası spoiler tadında cümleler içerebilir, izlemeyenler, dikkat edin!

Linda, yenilenmesi gereken serumlar, susmak bilmeyen “bip bip” sesleriyle hatırlatılan ilaç takviyeleri, defalarca bölünen uykular ve kızının ağlama krizlerine evrilen sancılarına derman olmaya çalışırken, bunlar yetmezmiş gibi bir de evlerinin tavanında devasa bir yarık açılıyor ve tüm evi su basıyor. Bu talihsizlik sonucu anne kız, hayatlarını bir süreliğine bir otel odasına taşımak durumunda kalıyorlar. Tesadüf bu ya, Linda’nın dünyasına bu tavan deliği dahil olana dek kurtulmak istediği belki de tek şey, küçücük kızının karnında açılan ve sindirimini sağlayan o upuzun borunun bağlı olduğu delikken; şimdi bir de film boyunca çeşitli halüsinasyonların yansıtılacağı bu yarık giriyor hayatına.

Tüm gece uykusuz bir hâlde kızıyla ilgilenir, otel çalışanı James ile inişli çıkışlı bir ahbaplık geliştirir, otelin barından alabildiği kadar şarap ve atıştırmalık ile kendine yara bandı olmaya çalışırken Linda, gündüzleri danışanlarına karşı son derece profesyonel, mesafeli ve metanetli bir terapisttir. Farklı yaşlardan ve profillerden danışanlarına akıl dolu nasihatler veren bir mantık timsali iken, kendi söküğünü dikebilmek için hiçbir hâli kalmamıştır. Öyle ki lohusalıkla sınanan bir anneye telkinler dizen Linda’nın, kendi terapistinin koltuğuna uzandığında yaşamını nasıl sürdüreceğine dair hiçbir fikrinin olmayışına ağlaması arasında yalnızca dakikalar vardır. Kocasının, terapistinin ve doktorların ona önerilerini dinlemekle de pek ilgilenmez; çünkü zemin ayaklarının altından kayarken direnç gösterecek gücü kendinde bulamaz. Gücü olsa, tekmeler ve ortamı dağıtır belki.

Linda’nın içinde bulunduğu bu darboğaz film boyunca yakın planlar, bölük pörçük anlar, küçük tartışmalar, body horror’a varan sahneler, kimi zaman üst üste binen yüksek frekanslı çığlıklar ve ağlamalarla giderek sıkışır. Kocasının ansızın çıkıp gelmesiyle nihayet derin bir nefes alabiliyoruz. Linda ancak o zaman kendine, kızına ve hayata dışarıdan bakabilme şansı elde edebiliyor. Yaklaşık 100 dakika süren baskının katarsisini kendini okyanusa vurarak yaşıyor. Hatta zaman zaman nefes terapisi videoları eşliğinde rahatlamaya çalışan ancak bir türlü başarılı olamayan Linda’nın, kumlara uzanarak derin derin soluklanabildiğini görüyoruz. Tam da bu noktada, o ana dek yüzünü net göremediğimiz ve yalnızca Linda’nın perspektifinden izlediğimiz küçük kızın yüzüne biz de ilk kez dikkatle bakabiliyoruz. Film bitiyor, ışıklar açılıyor ve ben ufacık bir salonda kendimle baş başa kalınca o kasvetli atmosferden hemen sıyrılamıyorum.

Dr. Spring karakteriyle kısa bir rol de üstlenen Mary Bronstein, son dönemde beyazperdede sıkça rastladığımız postpartum depresyon ve tükenmişlik yaşayan anne temasına nitelikli bir imza atıyor. Rose Byrne’ın tek talihsizliği ise bu dertleri, evladı için acılar çeken bir başka anne Agnes ile aynı dönemde yaşamış olması.

Dadanizm sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin