Kayıptan sanata uzanan bir yol: Hamnet film incelemesi
Gözyaşlarınızı hazırlayın. Nomadland ile insanın yalnızlığına unutulmayacak bir pencereden bakan yönetmen Chloé Zhao, bu kez klasik edebiyat ile modern sinemayı buluşturan; aşk, yas ve sanat üzerine kurulu güçlü bir dönem dramıyla karşımıza çıkıyor. Maggie O’Farrell’in çok sevilen romanı Hamnet’ten uyarlanan ve başrollerini Jessie Buckley ile Paul Mescal’in paylaştığı film, William Shakespeare “Will” ile eşi Agnes’in evliliğini, çocuklarıyla kurdukları bağı ve henüz on bir yaşındayken kaybettikleri oğulları Hamnet’in ardından yaşadıkları derin yas sürecini merkezine alıyor. Aynı zamanda Shakespeare’in zamansız başyapıtı Hamlet’in ardındaki acıyı görünür kılarak, sanatın yasla kurduğu ilişki üzerinden kaybı kolektif bir insanlık duygusuna dönüştürüyor.
Uyaralım: Yazının bazı bölümleri hikayeye dair ayrıntılar barındırıyor.
Birlikte ama ayrı
Filme, Agnes’le birlikte yemyeşil bir ormanın derinliğinde gözlerimizi açarak giriyoruz. Daha ilk anda onun evinin duvarlardan değil, doğadan oluştuğunu anlıyoruz. Agnes bir şifacı; bitkileri, otları, toprağı tanıyor. Doğayla kurduğu bu yakın ilişki ve annesinden miras kalan öngörü yeteneği yüzünden yaşadığı yerde mesafe konulan, uğursuz bir “cadı” olarak anılıyor. Bu etiketin sessiz bir dışlanmışlık hissiyle varoluşu, karakterin dünyayla kurduğu mesafeli ilişkiyi daha ilk sahnelerde sezdiriyor.
Agnes’in hikayesini takip ederken, çocuklara Latince dersi veren Will ile de tanışıyoruz. Will, Agnes’i gördüğü gibi hayran kalıyor. Çevrelerinden onay görmese de, aralarında kaçınılmaz bir bağ doğuyor. Will’in Agnes’e, Yunan mitolojisinin en hüzünlü aşk hikayelerinden biri olan Orpheus ile Eurydice’i anlattığı bir sahne var; orada bir aşkın başka bir aşkı doğurduğunu hissediyoruz. Duygular önce şehvete, ardından ilk çocukları Susanna’nın doğumuna ve “her şeyin güzel olacağı” umuduyla kurulan bir evliliğe dönüşüyor. Ancak yönetmen, bu mutluluğu uzun uzun parlatmak yerine, kırılganlığı en başından sezdiriyor; her güzel anın geçici olduğunu biliyoruz.
Will’in baskıcı ve küçümseyici bir baba figürüyle çevrili oluşu ve köy hayatının ona yetmemesi, ayrılığı kaçınılmaz kılıyor. Yazmak, üretmek ve Londra’daki tiyatro dünyasının parçası olmak isteyen Will, birlikte olacakları bir geleceğe dair sözler vererek hamile olan Agnes’i ve kızı Susanna’yı geride bırakıp Londra’ya gider. Agnes ise planladığı gibi gitmeyen zorlu bir doğumun ardından oğlu Hamnet’i dünyaya getirir; ardından ikizlere hamile olduğunu öğrenir. Kızı Judith gelir; nefes almadan. Agnes, annesini kaybettiği gibi kızını da kaybetmek istemez; tüm içtenliğiyle onu kucağına alır ve o an Judith, Agnes’in kollarında hayata tutunur. Ancak bundan sonrası, yavaşça büyüyen boşluğun ta kendisi. Agnes’in Judith’i kaybetme korkusuyla köye sıkışması ve Will’in “evini sık sık terk eden koca”ya dönüşmesi, yasın yalnızca bir kayıptan değil, paylaşılamayan acılardan da beslendiğini gösteriyor. Ailenin mirası artık mutluluk değil; yarım kalan duygular oluyor.
Evrensel bir duygu: Yas
İnsanın daha kötü ne olabileceğini düşündüğü bir anda aileyi başka bir felaket bekler: Dönemin yaygın hastalığı veba, bu kez Judith’i bulur. Agnes’in gözünden sakındığı kızının ölmek üzere oluşunu izlerken içim parçalandı. Ardından filmin en yıkıcı anlarından biri geldi: Hamnet, ikizinin ölüm ihtimaline dayanamaz ve onun yanına, yatağa uzanır. Ölümü adeta kandırmaya karar verirler; Hamnet, Judith’in hayatı uğruna kendi hayatını feda eder. Judith yaşar, Hamnet ise o gece ölür. Ardından Hamnet’in dünyayla bağının koptuğu anı adeta bir tiyatro sahnesi gibi izleriz. Zamanın durduğu o anlarda, ölümü kabullenen Hamnet’in yüzüne bakarken gerçek bir vedaya tanıklık ediyormuş gibi hissettim.

Agnes, Hamnet’in öldüğünü yorgunluktan sızdığı gecenin sabahında öğrenir. Geleceği görebilen Agnes, Hamnet’i kaybedeceğini görememiştir. Bu acı gerçekle yıkılır. O sahnelerde hem çocuklara hem Agnes’e o kadar çok sarılmak isterdim ki… Tabii Will yine yok; Agnes’in deyimiyle, ‘burada değildi.’ Üstelik yasın daha en başında onları yine terk eder. Herkesin diline dolanan “hayat devam ediyor” cümlesi dolaşır ortalıkta ama hayat kimin için devam eder, nasıl devam eder, neden devam eder — kimse sormaz.
Hikayenin diğer yüzünde ise ailesini yalnız bırakmış olsa da Londra’da sanatını ayakta tutmaya çalışan Will var; iyi bir baba ya da eş olamaz belki ama üretmeyi bırakmaz. Filmin finalinde sahnelenen Shakespeare’in meşhur oyunu Hamlet, Hamnet’in yasının ve baba–oğul bağının sanat içindeki karşılığına dönüşür. Will’in sanatına ilk kez tanık olan Agnes, oyunu başta öfkeyle izler, ölen çocuğunun sahnede ne işi olduğunu sorgular; fakat Hamlet’i canlandıran oyuncunun Hamnet’e benzemesiyle (sürpriz bilgi: ikisi gerçek hayatta abi-kardeş) duyguları dönüşür. Agnes’in seyircilerle birlikte sahneye uzandığı son anlar, bana göre hem oğluna hem de Shakespeare’in yas tutma biçimine dokunma arzusudur. Böylece kişisel bir acı, başkalarının tanıklığıyla kolektif bir yasa dönüşür.
Chloé Zhao’nun romana dokunuşu
Hamnet’in ilk yarısından sonra merkezine yerleşen yas, son derece hassas ama aynı zamanda herkesin hayatına bir şekilde dokunan toplumsal bir mesele. Chloé Zhao, izleyicinin aşina olduğu bu acı süreci Will ve Agnes çifti üzerinden ele alırken, tanınmış bir sanatçının hayatından yola çıkan ağır bir anlatı kuruyor; tıpkı romanda olduğu gibi, acıyı izleyiciye mesafeden değil, onun içinde kalarak yaşatan boğucu bir atmosfer inşa ediyor. Zhao’nun trajediyle kurduğu güçlü bağ, filmin tamamına sirayet ediyor ve yönetmen bu bağı hissettirmekten asla geri durmuyor.

Ancak bu yaklaşım beraberinde bazı sorunları da getiriyor. Agnes’in yalnızlığını sözleriyle duyuyoruz; hatta söylemese bile bunun farkındayız. Buna rağmen, Zhao’nun onun bu yalnız mücadelesini görsel olarak destekleyen birkaç sahneye daha yer vermesi, karakterin iç dünyasını daha derinlikli ve sarsıcı kılabilirdi. Zira romandan farklı olarak Zhao’nun uyarlaması Will’i de anlatının içine daha görünür biçimde dahil ediyor. Öte yandan filmin zaman zaman sığındığı müzik kullanımı, izleyici üzerindeki duygusal etkiyi iki uç arasında salındırıyor ve bu tercih, duygusal yoğunluğun samimiyetiyle manipülasyon arasındaki çizgiyi belirsizleştiriyor.
Ama şu da bir gerçek ki Łukasz Żal’ın imzasını taşıyan sinematografi ve duygusal kırılganlıkla mücadele eden bir anne profilini son derece incelikli biçimde yansıtan Jessie Buckley’nin performansı, tüm bu tartışmaları geride bırakmamızı sağlıyor. Buckley’nin yüzündeki her bir mimik, büyük alkışı fazlasıyla hak ediyor. Film, ufak eksikliklerine rağmen özellikle oyunculuk ve görsel dili sayesinde duygusal yoğunluğunu her anında koruyor ve anlatısal boşluklarını büyük ölçüde görünmez kılıyor.
En İyi Film başta olmak üzere toplam sekiz dalda Oscar adaylığı elde eden Hamnet, şu sıralar sinemalarda. Jessie Buckley’nin güçlü performansı ve Chloé Zhao’nun, yas gibi herkesin içselleştirebileceği bir trajediyi izleyiciye nasıl aktaracağını çok iyi bilmesi sayesinde akıllara kazınan filmin izlenmesi şart. Filme başlamadan önce peçetelerinizi başucunuza yerleştirmeyi, film bittikten sonra gözyaşları içindeyken de “Ben şu an gerçekten üzüldüğüm için mi ağlıyorum, yoksa duygusal bir manipülasyona mı maruz kaldım?” sorusunu kendinize sormayı ihmal etmeyin.