Annelik, aşk ve delilik: Die, My Love film incelemesi
We Need to Talk About Kevin ve You Were Never Really Here’dan sonra Lynne Ramsay’nin yeni bir filmle karşımıza çıkması, ister istemez büyük bir beklenti yaratıyor. Uzun süredir sessiz olan bir sinema dilinin yeniden duyulması gibi. Yan yana görmenin, farkında olmadığımız bir boşluğu doldurduğunu hissettiren Jennifer Lawrence ve Robert Pattinson’ı ilk kez birlikte izlemek de bu beklentiyi besleyen önemli detaylardan biri. Cannes Film Festivali’nde prömiyerini yapan Die, My Love, Arjantinli yazar Ariana Harwicz’in aynı adlı romanından uyarlandı ve seyirciyi daha en başından rahatsız edici bir ruh hâliyle karşılamayı tercih ediyor. Durum böyle olunca, Ramsay’nin vizyonu, başrollerin performansları ve filmin içten içe sarsan atmosferi, Die, My Love’a dadanmaktan başka bir fırsat bırakmıyor.
Grace’in daralan dünyası
Elimizde Grace ve Jackson’ın hikayesi var. Şehirden uzaklaşıp kırsalda “yeni bir hayat” kurma fikrine tutunan bir çift… Başlangıçta her şey olması gerektiği gibi görünür: sakin bir ev, aile olmanın heyecanı, yavaşlayan zamanın verdiği huzur. Ama bu düzen, Grace için fark ettirmeden daralan bir alana dönüşür. Anne olduktan sonra gündelik hayatın içine hapsolan Grace, bir zamanlar yazar olmayı istemesine rağmen yazma arzusuna dair en ufak bir kırıntıyı bile gündeminde tutamaz hale gelir. Bedeniyle, tekrar eden günlerle ve çevresindeki sessizlikle baş etmeye çalıştıkça hayattan yavaş yavaş kopar. Film, bu kopuşu dramatik dönüm noktalarıyla değil; rutinin ağırlığı, bastırılmış öfke ve ani zihinsel savrulmalar üzerinden kuruyor. Grace’in bu yabancılaşma halinde Jackson’ın konumu özellikle muğlaktır. Onu ne olup bitenin açık suçlusu ilan edebiliriz ne de bir kurtarıcı olarak görebiliriz. Çoğu zaman iyi niyetli, ama sık sık evden uzakta olan bir eş olarak Jackson, Grace’in yaşadıklarının ne kadar görünmez ve paylaşılamaz olduğunu belirgin kılıyor sadece.

Yeni evlerine taşındıklarında Grace’in üzerindeki baskıyı hemen hissediyoruz. Jackson’ın ailesi her yerde; evin içinde, gündelik kararların arasında, hatta sessizliklerin bile içinde. Taşındıkları ev bile Jackson’ın amcasının ölümünden sonra ona kalan bir miras. Başkasının hayatının bitip geride bıraktığı bir mekânda yaşamaya çalışmak başlı başına bir ağırlık. Jackson’ın sık sık yanında olmaması bu hissi daha da ağırlaştırıyor. Ama belki de en sarsıcı olan, Grace’in kendi bedeniyle ve partneriyle kurduğu ilişkinin ne kadar boşaldığını fark etmesi. Eskisi gibi olmayan cinsel hayat, sadece fiziksel bir mesafe değil; aralarındaki bağın da ne kadar değiştiğinin açık bir göstergesi. Biz izlerken, bu boşluk duygusunun Grace’te bir kaçma ve özgürleşme arzusuna dönüştüğünü görüyoruz. Onun için nefes alabildiği tek alan, sınırlarını zorladığı anlar. Filmde öyle bir sahne var ki — düğün gecesi — Grace’in iplerinin koptuğunu iliklerimize kadar hissediyoruz. Bu bir anda gelen bir delilik hali değil; uzun süredir bastırılan her şeyin taşması. Başta eğlenceli görünen kalabalığın içinde yalnızlaşıyor; ne istekleri duyuluyor ne de bir karşılık buluyor. Ve sonunda kendini balayı süitinde yapayalnız buluyor. O anki “çıldırma” hâli hem utandırıcı hem de çok acı.
Bir yok oluş portresi
Grace için çoğu zaman kullanılan “anne” etiketinin beni rahatsız ettiğini söylemeliyim; sanki tüm kimliği bununla açıklanabilirmiş gibi. Oysa film, kutsal bir annelik anlatısından çok daha fazlasını izletiyor bize. Doğum sonrası depresyon, evlilik ve toplum beklentileriyle çarpışırken, asıl mesele aşkın nasıl değişebildiği ve bir kadının iç dünyasında ne kadar yıkıcı olabildiği. Kariyerinin en güçlü performanslarından birini sergileyen Jennifer Lawrence, bunu özellikle doğru beden kullanımı ile gösteriyor; bakışlar, duraksamalar, ani tepkiler, kontrol kaybını ve içsel çaresizliği fazlasıyla sahici kılıyor. Modern hayatın baskısını ve içeride yarattığı çatlağı doğrudan hissettiriyor.

Lynne Ramsay’nin içsel gerilim üzerine kurduğu değerli sineması, Die, My Love ile bilinçli bir huzursuzluk deneyimine dönüşüyor. Film boyunca Grace’in yaşadıklarını anlamaya, zihnimde bir yere oturtmaya çalışırken bir noktadan sonra bunun nafile olduğunu fark ettim. Çünkü Die, My Love nedenlerle ilgilenen bir film değil. Grace neden böyle hissediyor, bu öfke nereden geliyor, bu kopuşun mantıklı bir açıklaması var mı gibi sorular yanıtsız kalıyor. Ramsay, seyircinin merakını yatıştırmak yerine onu bu belirsizliğin içine bırakıyor. Ancak tüm bu güçlü görsel ve psikolojik anlatıma rağmen, senaryo ve diyaloglar zaman zaman boşlukta kalıyor; karakterler arasındaki etkileşimler derinleşmiyor. Bu durum, filmi hem etkileyici hem de yer yer eksik hissettiren bir çelişki yaratıyor.
Her ne kadar senaryo ve diyaloglar zaman zaman yetersiz kalsa da, yine de filmi ayakta tutan şey Ramsay’nin teknik ustalığı. Yakın planlar ve uzun çekimler sayesinde Grace’in en küçük bakışı bile üzerimize geliyor, kaçacak yer bırakmıyor. Işık kullanımı fazlasıyla boğucu; gölgeler ve karanlık köşeler hem evin hem de Grace’in zihninin ne kadar sıkıştığını hissettiriyor. Ses tasarımı da cabası: bebek ağlamaları, köpek havlamaları, gündelik uğultular derken huzursuzluk sürekli diri tutuluyor. Tüm bu teknik tercihler, anlatıdaki boşlukları büyük ölçüde kapatıyor ve filmi, görsel ve psikolojik olarak akılda kalıcı bir deneyime dönüştürüyor.
Bu deneyim aslında bir yok oluş ve filmin en başından beri orada. Grace, yaşadıklarını düzeltmek ve iyileştirmek adına geçirilen hastane sürecinin ardından eve döndüğünde iyileşmiş değildir; hatta ortada iyileşme denebilecek bir şey olup olmadığı bile belirsizdir, yalnızca geri gönderilmiştir. Ama onun yokluğunda her şey akıp gitmiştir; ev de, insanlar da, kendi bedeni de ona yabancı kalır. Eve dönüşü için düzenlenen partide bu yabancılık daha da belirginleşir ve Grace oradan ayrılıp film boyunca tekrar eden yangın görüntüsüne, ormana doğru yürür. Grace’in artık bu dünyaya ait olmadığını kabullendiği bir geçiş anına tanıklık ettiğimizi hissederek veda ederiz.
Grace’in zihinsel çöküşünü bu kadar yoğun ve etkileyici bir şekilde aktarmayı başaran Ramsay, modern sinemanın en özgün yönetmenlerinden biri olduğunu bir kez daha kanıtladı. Lawrence ve Pattinson’ın performanslar da filmin boğucu ama büyüleyici atmosferini kusursuz biçimde tamamlıyor. Eksikleri de olsa böylesi cesur bir deneyimi bizlerle buluşturdukları için gerçekten kendilerine teşekkür etmek isterdim. Die, My Love; bugün MUBI’de ve bazı sinemalarda (evet, oldukça sınırlı sayıda) gösterimde. Artık geriye Lynne Ramsay’nin bir sonraki adımlarını merakla beklemek kalıyor.