Kalbimiz Ege’de kalmışken beynimiz İstanbul’da işlerini hallediyor: Dikkat ekonomisi bize neler etti?
Hayat bizi oyalamaya odaklı şeylerle dolup taşıyor sanki. Eğlence anlayışı günümüz dünyasında pek çok defa değişmişken artık çok daha ulaşılabilir, hızlı ve her yerde olmayı da başardı. Tükenmişlik sendromu da adeta bir pandemi gibi tüm dünyayı sarmış durumda. Tabii buraya felaket tellallığı veya komplo teorisi anlatmaya gelmedik. Dikkati verememek, her daim yorgun hissetmek, kolay, ulaşılabilir ve hızlı eğlence alanlarından ekspres tatmin aramak… Bunlar tanıdık geliyor mu? Sanki geçmişte tükenmişlik sendromu ancak işlerden kafasını kaldıramayan kişilerin yaşadığı nadir bir olaydı. Fakat şimdilerde ise hayatın bir parçası; sanki hepimiz her daim biraz tükenmişiz, tükenmeye de devam ediyoruz. Bu sonsuz tükeniş de tüketmekten geliyor olabilir; hızı artan hayatlarımız, bir ekran uzakta atıştıracak diziler, TikTok’lar ve daha niceleri. Bu kısır döngüye girmek kolay fakat çıkmak zor, hele ki her şey çok daha bu dünyaların içinde yuvalanırken. Etrafımız günlük rutinde sürekli uyarıcılarla çevriliyken üretmekten çok tüketiyoruz ve günün sonunda zaten üretmeye halimiz de, vaktimiz de kalmıyor. Son zamanların çerezlik yaz dizilerine bakın, en son ne zaman değişti konusu? Dikkat ekonomisine, ‘‘aşağı kaydırma’’ alışkanlıklarımıza ve hiçbir şey yapmamaya dadanıyoruz.

Ve şimdi reklamlar…
Reklam dediğimiz şey hayatımızda tabii ki de uzunca bir zamandır vardı. Yoldan hoparlörle bağırarak geçen overlokçular da buna dahil olmak üzere televizyonlarda, radyolarda, billboard’larda ve daha pek çok yerde karşımıza geçen tüm bu satış amaçlı tanıtım ve duyurular genel anlamda ‘reklam’ çatısı altında birleşiyor. Akıllı telefonlar ve sosyal medyayla birlikte reklamlara yeni alanlarda açıldı, malum, hepimiz oradaydık. İngiliz gazeteci ve Feminism Against Progress kitabının da yazarı Mary Herrington UnHerd adlı dergi için yazdığı bir makalede Londra metrosunda reklamlara göz atmamanın mümkün olmadığını, zaten bunların da gözümüzü ve aklımızı çelmek için hazırlanmış olduğundan bahsediyor. Bunun üzerine İstanbul’un yeni metrolarındaki videoların döndüğü o ekranlar geliyor aklıma… İşte, beynimizi uyaranlarla doldurmaya ve bunun üzerinden gelir elde etmeye yönelik olan stratejik hareketlere ‘‘dikkat ekonomisi’’ deniyor.
İlk defa ekonomist Herbert Simon tarafından 1971’de ortaya konulmuş olan bu teori, dikkat dediğimiz şeyin “insan düşüncesinin darboğazı” olduğunu iddia ediyor. Durum böyleyken akıllıca olan da bu dikkat kekinden bir dilim koparabilmeyi başarmak. Dünyanın en önemli, en başarılı ürününe sahip olsanız da eğer varlığından haberdar değilseniz, kullanma veya satın alma ihtimaliniz de pek yok çünkü. Simon bu teoriyi ortaya koyduğunda bilgi ve veri fazlalığının dikkati bir o kadar fakirleştirdiğinden bahsediyor. Yani etrafımızda ne kadar çok ‘‘bakacak’’ şey varsa, her birine bakarken verdiğimiz dikkat de o kadar azalıyor. Beyin, baktığımız dışında gördüklerimizle uğraşıyor; kalbimiz Ege’de kalmışken beynimiz İstanbul’da işlerini hallediyor.

Teknolojinin ve sürekli ekran kaydırmanın baskın olduğu hayatlarımızda dikkat en büyük meziyet
İnternetin 1990’larda yükselişiyle beraber dikkat ekonomisi fikri başka kişiler tarafından da ele alınmaya başlıyor. Yazar Michael Goldhaber Forbes için kaleme aldığı yazıda dikkati ele geçirmenin bir nevi kalıcı bir zenginlik elde etmek olduğunu savunuyor. Bazı şeylerin hızlıca yapılabilmesiyle birlikte internet dikkat dilimlerimizin birden fazlasını aynı anda yemeyi başarıyor. Yine Forbes’taki makale bu konuda, sabah kalkıp akşam tekrar uyuyana kadar geçen her anda dikkatimizi nereye vereceğimize dair sonsuz seçimler yaptığımızın altını çiziyor. Gerek iş, gerek yemek planlaması, gerekse de dostlarla yapılacak aktiviteler… Bu kararlar, kişilere diğer yapılması gereken şeyleri kenara koymaya yardım edebilir. Yine de yapılacak ya da dikkat dağıtacak onca şey varken bu kararları vermek pek de kolay olmuyor. Ayrıca dikkatin kıymeti ise hiçbir zaman günümüzdeki kadar büyük olmamıştı. 2023 yılındaki 853 milyar dolarlık küresel net reklamcılık hasılatından bahsediyorum. Vakti ve bu vakti nasıl geçirdiğinizin önemi, ‘‘vakit nakittir’’ lafından da anlaşılabilir. Geçmişte reklamlar en basitiyle televizyonu açıp kapadığımız vakitler arasında bizi bulabilirken şimdilerde bizi yatağımıza kadar takip edebilmeye başladı. Dikkat nereye, yatırım oraya çünkü.
Sosyal medya ilk çıktığı zamanlarda reklamsız, sadece arkadaşlarımızın kendi hallerinde fotoğraflar çekip paylaştıkları minik mekanlardı. Şimdiyse her üç hikayeden biri reklam, her dört gönderiden biri sponsorlu Instagram’da. Artık tamamıyla refleks olarak yapılan “ekran kaydırma” (‘‘scroll etme’’ de diyor muyuz artık?) eyleminde göze çarpan paylaşımların kaçının reklam amaçlı olduğu da ilk bakışta pek anlaşılmıyor. Guardian’daki bir yazıya göre bu uygulamaların asıl müşterileri “scroll’layanlar” değil, reklamcılar. Ürün de sosyal medya değil, sosyal medyayı takip eden bizler; en kıymetli özelliklerimizden biri olan dikkatimizi bedavaya satmış oluyoruz.

Kore’deki ‘‘hiçbir şey yapmama’’ yarışması
Vaktimizin ve dikkatimizin kiraya tabii tutulduğu bu dönemlerin bir diğer derdi de verimli olma aşkı diyebiliriz. 20’lerinin başında hatta daha da önceden başlayan iş, kariyer endişesi hayatın geri kalan kısmında da yaşamını damarlarımızda sürdürmeye devam ediyor. Birden fazla gelir kanalına sahip olmak, sabah 9-5 çalışıp akşam “tutku” mesaisi yapayım derken arkadaşlarla bir araya gelmek de “vakitsizliğin” göbeğinde, tüm bu karmaşanın bir parçası oluyor. Şöyle bir yarım saat canımızın istediği yere uzanmanın kimseye bir zararı yok bildiğimiz kadarıyla. Öte yandan hem vakit kaybı olduğu için vücuda çok görülüyor hem de vücut artık bundan huzur bulamıyor. Ne de olsa vücut arkada illa bir şeyin çalmasına, oynamasına, aynı anda yüzlerce tab’in açık olmasına alışmış. Bunun üzerine ağır çalışma standartlarına sahip olan ülkelerden Güney Kore’de “Hiçbir şey yapmama yarışması” tüm hızıyla(!) devam ediyor. Başkent Seoul’da katılımcıların uzaklara doğru sessizce dalıp gittiği ve saatlerce oturduğu bu yarışmada stressiz olmak bir nimet. Zaten yarışmayı kazanmayı sağlayacak şey de tam olarak bu: Dünyanın stresini sırtına almış bir grup insan kendilerini rutin streslerinden bir günlüğüne de olsa “hiçbir şey yapmayarak” arındırmayı başarıyorlar. En uzun süre hiçbir şey yapmadan durabilen kişi kazanan olarak taçlandırılırken uyuyakalmak bile diskalifiye sebebi olabiliyor. En stabil kalp atışına sahip olan kişi de festivalin kazananı oluyor.
Aceleci yaşam kültürü öyle bir şey haline geldi ki bunun gibi festivaller ortaya çıkıyor. Dikkatimizi verdiğimiz yer gerek iş olsun gerekse bu bahsettiğimiz dikkat dağıtıcılar, hiçbir şey yapmamak asıl zulüm gibi geliyor beynimize. Dilerim ki dikkatimizi nereye verdiğimizin kararı bizim, ilhamımızsa bol olsun.