Yaşamın değeri ve istisnaları: Doğa-insan ikiliği ve türcülük üzerine
Modern yaşam doğaya hükmetmek, onu kontrol altına almak ister. İktidar mekanizmaları, canlılığı ve canlılığın getirdiği öngörülemezliği kontrol altına almaya çalışır. Bir yandan canlılığı “kutsal” ilan ederken, öteki yandan işine gelmeyen canlılığı yok etmeyi kendine hak görür. Otelini yapmasına engel olan ağaçları keser, sorun olarak gördüğü sokak hayvanlarını öldürmeye kalkar. Bugünlerde bütün gündemimiz sokak hayvanları. İnsan türünün vahşiliğine inanamıyor, olacaklardan korkuyor ve bu örgütlü kötülüğe karşı örgütlenerek mücadele etmeye çalışıyoruz. Bu yazımızda gündemimizle bağlantılı olan bir konuya, canlılık ve türcülük, doğa-insan ikiliği meselelerine dadandık.
Fotoğraflar: Didem Kendik / 2 Haziran’da Yenikapı’da gerçekleşen, sokak hayvanlarıyla ilgili hazırlanan yasa taslağına karşı yürüyüşten…
Yaşamın kıymeti ve bedenin kutsallığı her zaman istisnalarıyla birlikte var olur. “Bütün canlılar değerlidir” denir ama peşinden hemen gizli bir “ama” gelir. Ama “şu özelliklere sahip olması gerekir”. George Orwell’in “bütün hayvanlar eşittir ama bazı hayvanlar daha eşittir” sözünü hatırlarız. Antik Yunan’da (ve sonrasında da) insan merkeze yerleştirilirken, kadınlar, çocuklar, köleler bu merkezin dışında bırakılmıştır. Yani insanla kastedilen beyaz-erkeklerdir. “Hümanizm” sistemine köleler ve kadınlar dahil değildir. Evlerde beslenen hayvanlar kutsal ve dokunulmaz sayılırken, inekler, koyunlar fabrikalarda besin olmuştur. Günümüzde Avrupalı’nın canı canken, göçmenlerin canı can değildir. “Yaşamın değeri” hep istisnasıyla birlikte gelir.
İktidar mekanizmaları sürekli olarak insan hayatı ve yaşam kalitesi üzerinde durur. Bütün işleri budur. Ancak burada “değerli” olarak gördüğü yaşam, salt yaşamın kendisi değil, kontrol edebildiği, iş gücüne dahil edebildiği, sorun çıkarmayan yaşamdır. Hayvanlar da sadece can değildir. Kapitalizm için hayvanlar ağır, çorak ve stresli koşullarda süt ve yumurta gibi metaların üretiminde yiyerek ve üreyerek çalışan işçilerdir. Bir eşya olarak kabul edilirler, bu da onların et ve deri ürünlerine dönüştürülebilmelerini sağlar.
Ancak bunu sadece kapitalizmle değil; türcülük, cinsiyet, ırk, sınıf gibi diğer sistemlerle birlikte okumak gereklidir. Tüm bu sistemler birbirine bağlı, birbirinin destekleyicisi ve yeniden üreticisidir. Bu düzen içinde kimin yaşayıp kimin öleceğinin, hangi yaşamın daha değerli olduğunun kararı türlere bağlıdır. Türcülük, canlılara yalnızca ait oldukları türden dolayı farklı bir değer atfedilmesidir.
Hayvanlar arasında da bir değer hiyerarşisi vardır. “Yenebilen”, fabrikalarda acı çekmesine göz yumulan hayvanlar vardır. Kediler ve köpekler ise can dostumuzdur ve yenmeleri mümkün değildir. Bu çelişkinin çarpıklığı ve veganlık başka bir yazının konusu olması gereken büyük bir mesele. Ama özetle “türcülük” hangi canlının yaşamaya hakkı olup, hangi canlının hakkının olmadığını belirler. Sokak hayvanları meselesinde de, değerler hiyerarşisinde üstte olduğuna inanılan insana sorun çıkartan hayvanların yaşam hakkı hiçe sayılmaktadır.
Türlere modern topluluklar gibi bakmayan topluluklar da vardır. Örneğin Antropolog Philippe Descola, Doğa ve Kültürün Ötesinde kitabında, Amazonlar’da yaptığı çalışmalar süresince gözlemlediklerini aktarmıştır. Burada yaşayan insan topluluklarının bitkiler ve hayvanlarla kurduğu ilişkiye dikkat çekmiştir. Onlar için bu türler arasında keskin ayrımlar yoktur, bir süreklilik ve geçişkenlik hali vardır. Örneğin Makuna Yerlileri, “insanları, bitkileri ve hayvanları belli başlı özellikleri – ölümlülük, toplumsal ve törensel yaşam, yönelimsellik, bilgi – özdeş olan ‘kimseler’ gibi kategorize” etmektedirler. Onların anlayışına göre “İnsanlar hayvan olabilirler, hayvanlar insanlara dönüşebilir ve bir tür içinde yer alan bir hayvan başka bir tür içinde yer alan hayvana dönüşebilir”dir.
Modern düşüncede ise doğa ancak insanla zıt şekilde konumlandığında anlamlıdır. Kültür insana aittir, hayvanlar ise sabitlenmiş biyolojik varlıklardır. İnsanlar değişir, gelişir, hayvanlar ise zamanda donmuştur bir kültürleri yoktur. Doğa böylece kültürün ve medeniyetin karşısında konumlandırılır. Kavranabilir, hükmedilebilir ve sınırsızca fayda sağlanabilir bir objeye dönüşür. Bu öyle bir objedir ki, insana onu hem sınırsızca sömürme gücü verir, hem de sorun çıkardığı anda ortadan kaldırabilme.
Örneğin 2008 yılında Çoruh havzasında başlanan altyapı ve kalkınma projesinde rant, para ve daha fazla kaynak elde edebilmek uğruna, insanlar, hayvanlar, dağlar, sular yerlerinden edilmiş ve yağmalanmıştır. İnsan ve hayvan sağlığı hiçe sayılmış, hukukun ve adaletin kıyısından dolanılarak, insanlara daha iyi bir yaşam sunma vaadiyle doğal yaşam yok sayılmıştır. İnsanların temel haklarının korunduğu iddiasında bulunulurken, diğer bütün canlı türlerine eziyet edilmiştir. Bütün bu tahribatın adına da “ıslah” denmiştir.
Doğa ve kültür ikiliği, doğa sömürüsünü yasallaştırabilmek adına uydurulmuş bir ikiliktir. Kültürü yarattığı söylenen insan zaten doğanın bir parçasıdır. Ve kendini dünyanın merkezinde gören insan türünün “kendine has” zannettiği pek çok özellik, ötekileştirdiği doğada da vardır. Mesela siyaset bilimci Erika Cudworth da “Beyond Speciesism: Intersectionality, critical sociology and human domination of other animals” başlıklı kitap bölümünde, sosyolojinin insanlara özel bir şey olmadığını savunur. Sosyoloji sınırı her zaman insanlar ve diğer türler olarak çizmiştir. Antropolog Anna Tsing de “More-than-human Sociality” makalesinin Cudworth ile benzer bir anlayışı savunur. Makalenin girişinde, “insan dışı varlıkların sosyal olmadıkları nasıl düşünülebilir?” diye sorar. Eğer ‘sosyal’, diğerleriyle bağlı bir ilişki kurmak demekse, insan dışı canlılar da, insanla veya insansız, sosyaldir. Ancak modernite, insanları mantıklı, kişisel gelişime açık, potansiyel olarak iyi olarak tanımlar ve insanlar ve hayvanlar arasında keskin sınırlar çizer. Hayvanların da kendilerine ait bir yaşamları olduğunu kabul etmeyi ve hümanist konseptleri “insan-olmayan varlıkları” da içine alacak şekilde genişletmeyi imkânsız görür.

Fotoğraf: Didem Kendik
Hayvanların haklarını savunmak için onların acı çektiklerini, bir kültürlerinin olduğunu “kanıtlamaya” gerek yok elbette. “Onların da bir sosyolojisi var” derken yanlış anlaşılmak istemem. İnsan dışı diğer canlıların yaşam hakları, onların zekasıyla, kültürüyle veya bir sosyolojilerinin olup olmamasıyla bağlantılı değildir. Bir varlık “şu, şu” özellikleri taşıyorsa/taşımıyorsa, ona istediğimizi yapabiliriz, onunla istediğimiz türden bir ilişki kurabiliriz demek mümkün değildir. Hayvanların yaşam haklarını savunmak için onların “insani” özelliklerini ortaya koymak gerekmez.
İnsan gerçekten de yeryüzündeki en korkunç canlı türü. Kendisini dünyanın merkezinde konumlandırıyor. Doğa ve kültür gibi ikilikler kurarak kültürü korumak adına doğaya her istediğini yapabileceğine inanıyor. Doğanın bir parçası olduğunu, bitkilerle ve hayvanlarla bir olduğunu unutuyor. Unutmak işine geliyor.
Bu meseleleri hâlâ tartışıyor olmak hatta “hayvansever” diye bir kelime olması bile absürt. İnsanlar ve hayvanlar ayrı birer canlı değildir. Doğa bir bütündür. Bu bütünlükteki her bir varlığın, her canlının yaşam hakkı, amasız fakatsız ve istisnasız şekilde korunmalıdır.