Ait olunamayan şehirlerde köklere bağlanma macerası: Lana Lubany ile YAFA’ya dadandık

Dadanizm newsletter duyuru (600 x 600 px)

Akşam dokuz sularında, penceremde uğuldayan kuvvetli rüzgar sesi eşliğinde bir Zoom linkine bağlanıyorum. Birkaç dakika siyah ekranın yansımasında kendimle bakıştıktan sonra güneşli Los Angeles’tan bir ses bana ulaşıyor, “Günaydın!”. 

Filistin asıllı Amerikan sanatçı Lana Lubany ile ilk defa tanışıyoruz. Birkaç haftadır evi olarak bellediği odanın televizyonunda Hannah Montana bölümleri dönüyor ve o da benim gibi eski bir Demi Lovato hayranı. Lana’nın sıcaklığı hemen çok sevdiğim astroloji konularına dalmaya teşvik ediyor beni. Kesinlikle Terazi ya da Akrep burcu olmalı, bu kadar rahat sohbet edebildiğimize göre… Birkaç hafta önce güneş etrafında 28. dönüşünü tamamlayan Lana, yeni yaşını bir seneyi aşkın süredir üzerinde çalıştığı EP’si YAFA’nın çıkışı ile beraber kutladığını anlatıyor. “Normalde bir şeyleri kutlamayı seven biri değilim fakat bunu daha sık yapmam gerektiğini fark ettim. Bazı şeyler kutlanmayı hak ediyor” diyor, hem kariyeri hem de kendiyle olan bağını dönüştüren bu EP’den bahsederken.

Filistin’de doğduğu yer olan Yafa ve ebeveynlerinin hayatlarının büyük bir kısmını geçirdiği Nazareth (Nasıra) şehirlerine ithafen yazdığı şarkıların yanında, I Wish I Was Normal (Keşke Normal Olsaydım) gibi parçalar da bulunduran bu kısa albüm, Lana için bir müzik projesi olmaktan öte bir anlam taşıyor. THE SNAKE ile popülerliğin basamaklarını ivedilikle çıkmaya başlayan Lana, elini vicdanına koyabilen herkes için oldukça sancılı olan bu son bir senenin hislerini YAFA albümünde, Arapça ve İngilizce şarkı sözlerini harmanlayarak anlatmaya, anlamlandırmaya gayret ediyor.

“[Bu şarkıyı yazarken] ‘Keşke normal olsaydım’ diyordum. Keşke her şey normal olsaydı, her şey farklı olsaydı. Keşke endişelendiğim şeyler hakkında endişelenmek zorunda olmasaydım ve yaşadığım şeyleri yaşamasaydım.”

Bir sanatçıya “temsiliyet” kutusundan bakmayı her zaman oldukça yüzeysel bir hareket olarak görmüşümdür, bir o kadar da gaddar. Son birkaç senedir popülerleşmekte olan, ekranların ve festivallerin nihayet kültürel açıdan “affettiği” ve dürüstçe, serbestçe oynayabilecekleri alan açtığı Orta Doğulu sanatçılar ile konuşurken ise bu çizgiyi nerede, nasıl çekmem gerektiği konusunda da sancılarım olur daima. Lana ise bu konudaki rolünü sahiplenmekten asla geri adım atmıyor.

“Sanırım burada önemli olan bizim gibi insanlar için bir nevi bir üçüncü alan yaratmak ve bize katılmak isteyenleri açık kollarla karşılamak,” diyor Lana ve 22 Kasım’da Salon’da, dingin sesi eşliğinde buluşmak, birbirimizi açık kollarla karşılamak üzere anlaşıyoruz.

Merhaba Lana, nasılsın? Los Angeles nasıl? 

Her şey harika. Hava burada yavaştan soğumaya başladı ama dünyanın diğer yerlerine göre hâlâ oldukça ılık. Halimden memnunum.

Burada hava neredeyse 10 derece ama ben bir sonbahar bebeği olduğum için soğuk, yağmurlu havaya bayılırım.

Sonbaharı ben de severim ama kış hiç benlik değil. Ben de Akrep bebeğiyim, sonbaharda doğdum!

Aslında tam onu soracaktım. Daha yeni 28 yaşına bastın ve doğum gününü yeni EP’n YAFA’yı yayınlayarak kutladın. Kutlama nasıl geçti? 

Çok eğlenceliydi. Açıkçası harika bir zaman geçirdim. Bir sürü insan kutlamaya katıldı ve hem doğum günüm hem de EP’nin çıkışını beraber kutladık. Normalde bir şeyleri kutlamayı seven biri değilim fakat bunu daha sık yapmam gerektiğini fark ettim. Bazı şeyler kutlanmayı hak ediyor.

Bu çok da Akrep burcu bir özellik değil aslında! 

Doğum günümde iyi hissetmeyi seviyorum, dolayısıyla genelde kendimi biraz şımartırım ama parti düzenlemek ve tüm ilginin odağı olmak oldukça büyük bir sorumluluk gibi geliyor. Hoşuma gidiyor ama sanırım bunun için biraz fazla tembelim.

O zaman 28. yaşın kutlu olsun, mutlu seneler! YAFA çıktığından beri her şey nasıl, nasıl hissediyorsun?

Çıkmış olması bir tür delilik gibi geliyor. Çıktığından beri durup üzerine düşünme fırsatım pek olmadı. Bu EP neredeyse bir seneyi aşkın süredir elimde olan, üzerine çalıştığım bir projeydi. Özellikle de EP’ye ismini veren parça, Yafa, uzun süredir zihnimi meşgul eden bir parçaydı. İnsanların şu an oturup bunu dinliyor olmasını daha sindirebilmiş değilim, bu konuda çok heyecanlıyım. Sanırım kendime bir gün ayırıp bunun üzerine derinlemesine düşünmem gerekiyor.

Ait olduğun yerden, köklerinden beslenerek şarkı yazıyorsun. Nazareth ebeveynlerinin doğduğu yer, Yafa ise senin. Köklerin üzerine müzik yapmak için o köklere sağlam bir şekilde bağlanabiliyor olmak gerekir. Sen bu bağı nasıl kuruyorsun? 

Köklerime olan bağlılığım kesinlikle THE SNAKE isimli şarkımla başladı, ki bu şarkı ironik bir şekilde kariyerimi de başlattı diyebilirim. Bu şarkıyı yazmadan ve yayınlamadan önce başka biri gibi davranmıyordum tabii ki fakat kendimi bulma maceramda doğru kararlar vermiyordum. Beni sanatsal olarak tanımlayan ve bana doğru yolda destek olan bir ses bulma arayışındaydım ama o yol hep çıkmaz sokaklara çıkıyordu. Çaresiz bir noktaya gelmiştim. Bu dönemde etrafımdaki insanlar bana İngilizce ve Arapça sözleri birleştiren bir şeyler denememi öneriyorlardı, ben de denedim ve muhtemelen hiçbir zaman yayınlamayacağım ama içinde birkaç Arapça söz olan bir şarkı yazdım. O şarkıyı yazmak bana iyi geldi ve iki dilimde de şarkı sözü yazmayı daha fazla deneyeceğime, burada kendime bir oyun alanı yaratacağıma karar verdim. İçimden bir ses “geldiğim yere, geçmişime ve beni ben yapan her şeye yönelmeliyim” diyordu ve böylece The Holy Land üzerine çalışmaya başladım.

Bu kararla beraber THE SNAKE ismi doğdu, projeye bu şarkıyla başlamak istiyordum. Arapça ve İngilizce sözcükleri harmanlayarak sözlerini yazdım. Bu şarkının dinleyiciden aldığı tepkiler başka hiçbir şarkım ile karşılaştırılamazdı. Sözlerini yazarken bile THE SNAKE’in özel bir şarkı olduğunu biliyordum diyemem tabii ama aslında bir bakıma hissetmiştim sanırım. Şarkıyı dinleyiciye sunmak oldukça cesur ve beni bir nevi kırılgan kılan bir adım oldu. Kendimi dinlememe, bulmama ve kabul etmeme uzanan o çetrefilli yolun ilk tuğlası gibiydi. Uzun lafın kısası, kendi kimliğimi her şeyiyle kabullendim ve bence bu çok özel bir şey 🙂

Eskiden Orta Doğu kültürünün bir popülerliği olmazdı. Televizyonda veya radyoda olsa da alt metni pek de iyi hissettiren hislerden oluşmazdı, o kültüre ait olmayan insanların önyargılı bakış açıları bize sunulurdu. 

Sen de şimdi Londra’da yaşıyorsun ve orada Azeema kolektifi gibi Orta Doğu ve Kuzey Afrika kültürü üzerine çalışan genç sanatçılar var, geçen sene Coachella’da Filistin asıllı Elyanna’nın seti vardı ve daha böyle birçok örnek de sayabiliriz. Bir şeyler değişiyor. 

Temsil dediğimiz şey eskiden bizim için var olan bir şey değildi. Ben kariyerime başlarken bu hareketin bir parçası olmaya başladım ve doğruyu söylemek gerekirse korkmuştum. Ama birilerinin bunu yapması gerekiyordu, kesinlikle birilerinin bu adımı atması lazımdı ve ben bunu yapacak kişilerden biri olmaya karar verdim. Bir şeyler yerine oturmaya ve anlam taşımaya başladıkça bu kararımdan dolayı kendimden hiç olmadığım kadar emin hissetmeye de başladım. Kültürümü ve geldiğim yeri seviyorum, her şeye rağmen bunları kutlamak, ölümsüzleştirmek istiyorum. Yaratıcılığımı bu şekilde kullanıp kültürümü şarkılarım üzerinden insanlarla paylaşmaya bayılıyorum çünkü bu kültür çok özel ve yeterince el üstünde tutulmuyor. Sanırım burada önemli olan bizim gibi insanlar için bir nevi bir üçüncü alan yaratmak ve bize katılmak isteyenleri açık kollarla karşılamak.

Kariyerine başlarken bu temsiliyet senin için nasıl bir motivasyon görevi gördü? Daha sonradan gelişen bir şey miydi yoksa hep aklında var mıydı? 

Dürüst olmak gerekirse şarkılarımda yer alan kültürel unsurlar ilk başta hep kişisel sebeplerden ötürü oradaydı, en azından THE SNAKE popülerleşene kadar. Anneme şarkıyı ilk dinlettiğim anda verdiği tepkiyi kaydettiğim bir video paylaştım. İnsanların bu parçayla nasıl bir bağ kurduğunu o zaman inceleme fırsatı buldum ve fark ettim ki kendime ve köklerime sadık olmam, bu çatı altında üretmem insanlara ilham veriyordu. Sanatımın kültür temsili üzerinden bir kitleye ulaşacağını açıkçası hiç düşünmemiştim. Dediğim gibi, Orta Doğulu çocuklar olarak kültürümüzü temsil etmeye, paylaşmaya ve üzerinden bağlar kurmaya çok ihtiyacımız var ve sanat bunu yapmanın harika bir yolu.

THE SNAKE ilginç bir örnek çünkü TikTok’ta çok hızlı bir şekilde popüler oldu. Bu popülerliğin oldukça ani olduğunu tahmin ediyorum, bir şeylerin bu kadar hızlı bir şekilde geniş kitlelerle buluşmasını hiçbir zaman öngöremezsin. Bu ani ilgi ve popülerliği nasıl idare ettin, nasıl bir yol izledin? 

Aslında ilk şarkımı 2017 yılında yayınladım. Viral olmak benim için çok öğretici bir tecrübe oldu tabii ki fakat bu ilk viral olma tecrübem değildi. Sosyal medya konusunda oldukça iyiyim. Sanırım sosyal medya dünyasında bir bakıma bir sünger gibiyim çünkü bazı şeylerin neden popüler olacağını hemen anlayabiliyorum. COVID döneminde, 2020 veya 2021 civarında da videolarım oldukça yüksek izlenmeler alıyordu fakat doğru sebeplerden ötürü değildi. Taklit videolarım popülerleşmeye başlamıştı.

Taklit videoları mı, bunları hiç görmediğime inanamıyorum! Kimin taklidini yapıyordun? 

Ariana Grande taklitleri yapıyordum… Daha derinlere inip araştırman lazım, hâlâ hiçbir videoyu silmedim!

Eğlenceli bir dönemdi, bir süre bu şekilde ilerledim. Paylaştığım bu içerikleri kendi müziğimi tanıtmak için kullanmıyordum, dolayısıyla edindiğim başarı beni bir sanatçı olarak beslemiyordu veya ileri taşımıyordu. Kimse benim hikayem, şarkılarım, sanatımla ilgilenmiyordu. Sosyal medyada popüler olan bir içerik üretmek gerçekten çılgınca ve yarattığı etki uyuşturucu madde denemeye benziyor, bir kere tecrübe ediyorsun ve hep daha fazlasını istiyorsun. Daha fazlasını istemek veya elde etmek psikolojik olarak zorlayıcı çünkü senin elinde olan bir şey değil, kontrol edemiyorsun. Kendime çok zaman ayırmam, bu bakış açısından sıyrılıp iyileşmem için gayret etmem gerekti ve yaptım da. Bu dönem de THE SNAKE’i yazmama vesile oldu aslında.

Bugünlerde viral olduğumda ise bunun sadece bir atlama tahtası olduğunu ve nihai hedef olamayacağını kendime hatırlatıyorum çünkü o dönem bu benim için bir hedef haline gelmişti. Hayatta yapmak istediğin şey neden viral olmak olsun ki?

THE SNAKE ile YAFA’nın yaratıcı süreçlerini nasıl karşılaştırırsın? Birbirlerinden nasıl beslendiler? 

YAFA’nın şarkı sözlerini yazma sürecim daha farklıydı çünkü dünyada olan biten her şey yüzünden çok üzgündüm. Hissettiğim şeyleri tam olarak anlayamıyordum, bunlara bir ad koyamıyordum. Kalemi elime pek sık almıyordum ama aldığım zaman da yazdığım şeyler kesinlikle çok ağır oluyordu. EP’deki ilk parça olan I Wish I Was Normal’ı yazdığım günü hatırlıyorum, her şey üzerimde bir yük gibiydi. Ben (Thomson) yanımdaydı ve beni üzgün görmek onu da üzüyordu. Odamda oturuyorduk, o gitar çalıyordu ve çaldığı melodi kulağıma hoş geldi, şarkı söylemeye başladım. “Keşke normal olsaydım” diyordum. Keşke her şey normal olsaydı, her şey farklı olsaydı. Keşke endişelendiğim şeyler hakkında endişelenmek zorunda olmasaydım ve yaşadığım şeyleri yaşamasaydım. Bu ciddi bir iyileşme sürecinin parçasıydı.

Gerçekten üzgün olduğunuzda duygularınızın bedeninizi ele geçirmesi çok kolaylaşıyor. Sanki duygularım beni kontrol ediyordu, masaya oturup bir şeyler yaratmak için kendimi zorlamam gerekiyordu. Bu süreç eğlenceli miydi, değil miydi; bilmiyorum, hatırlamıyorum ama kesinlikle çok iyileştiriciydi. NAZARETH’i yazdıktan sonra kendimi daha iyi hissettim. Dedim ki “Ben, bir fikrim var. Büyükannemin sesini parçaya koysak nasıl olur?”

Şu anki yaratıcı sürecim YAFA dönemindekinden farklı. Sürekli yazıp çizmeye, bir şeyler üretmeye odaklanıyorum çünkü bunu çok seviyorum. Ben bir sanatçıyım. Eğer sanatımı icra etmiyorsam üzgün olacağım, depresyona gireceğim. Şimdi çok daha fazla üretiyorum ve geliştiğimi hissediyorum. Kendimle çok daha mutluyum.

Filistinli-Amerikalı bir sanatçı olarak bu son bir, bir buçuk yılın seni nasıl etkilediğini merak ediyorum. Hem kişisel hem sanatsal olarak. 

Tuhaftı. Hayatta kontrol edebildiğin veya edemediğin şeylere odaklanmayı seçebilirsin. Ancak bir seçim seni daha mutlu ederken diğeri eninde sonunda seni karanlık bir yola sürükleyecektir. Bence bu hayattaki her şey için geçerli ve ben kendi seçimimi yaparken hayatta, sanatımda bir amacım olduğunu kendime hatırlatarak ilerledim. Hikayemi anlatmak, aile mirasımı, bir Filistinli olarak dünyadaki yerimi ve kültürümü korumak için buradayım. Kontrol edemediğim şeylere odaklanırsam bunu yapamam, bu yüzden söylemesi her ne kadar çok acı olsa da bazı şeyleri kabullendim. Gücümün yetebileceği, yardımımın dokunabileceği bir durumdan bahsetmiyoruz. Yapabileceğim tek şey kendi sanatım, müziğim. Bu benim olaylarla başa çıkma yöntemim. Eğer bir kişinin daha iyi hissetmesine yardımcı olabilirsem ya da herkes gibi bizim de insan olduğumuzu göstererek bir kişinin fikrini değiştirebilirsem o zaman değerli bir şey yapmış olurum. Herkesin bu dünyada bir amacı, bir rolü var ve sanatçının rolü çok önemli. Çoğu zaman dünyada olumsuz olaylar, felaketler gerçekleştiğinde, sanatçının rolü her zaman ilk göz ardı edilen rol oluyor ve bu berbat bir şey. Ben buna odaklanıyorum çünkü amacımın bu olduğunu düşünüyorum.

Bence bu şarkılarında da kendini gösteriyor. Her ne kadar köklerine, ailene ve sana özel konulardan, hikayelerden bahsetsen de şarkıların hep hayat dolu, oradaki yaşam sevincini hep hissedebiliyorum. 

Teşekkür ederim, bunu duymak çok özel. Yaşamı seviyorum. Bu hayat için minnettarım.

Parçalarında beraber çalıştığın Ben’in Endülüs tınılarından çok hoşlandığını söylediğini okumuştum. Aslında sen de Rosalía gibi sanatçılara sık sık benzetiliyorsun. 

Yani, ikimiz de seviyoruz. İkimiz de Endülüs tınılarını, genel olarak İspanyol müziğini seviyoruz. Çok güzel ve Orta Doğu kültürüne ve seslerine çok yakın hissettiriyor. Gitar çalışıyla müziğe bu hissi katan kişi kesinlikle o. Bir İngiliz olduğu için hâlâ nasıl yaptığını ben de tam olarak bilemiyorum ama o ne hissediyorsa onu hissediyor ve ne çalıyorsa onu çalıyor, ben de Orta Doğu tınılarını getiriyorum. O da özümsediği şeyleri bir nevi füzyona dönüştürüyor.

En sevdiğin Rosalía şarkısı hangisi dersin? 

Motomami albümüne bayılıyorum, sanırım en sevdiğim albümlerden biri. En sevdiğim şarkılarına gelirsek, sanırım bir tane seçemeyeceğim ama Keep It Cute, Hentai, Genesis, Motomami ve Saoko kesinlikle en sevdiklerimden. Rosalía’nın müziği çok deneysel, çok havalı, çok… Rosalía!

Amerika’da doğdun fakat daha sonra Londra’ya taşındın. Bu taşınmanın sanatını nasıl etkilediğini çok merak ediyorum. Londra’daki diaspora ortamı Amerika’dakilere kıyasla çok daha hareketli gibi gelir hep bana. 

İlk taşındığımda Londra’nın bana kattığı çok şey oldu, kesinlikle. Pandemiden hemen önce taşındım, ki bu oldukça talihsiz bir durumdu. Pandemi öncesi Londra’yı deneyimlediğim dört güzel ay geçirdim, bir de pandemi sonrası Londra var ki o bence bambaşka bir şehir. Pandemiden sonraki tecrübemin benim için zor olduğunu söyleyebilirim. Orada yakın arkadaşlarım vardı tabii ki fakat bir topluluğun, grubun parçasıymış gibi hissetmiyordum. Birkaç yakın arkadaşım dışında sırtımı yaslayabileceğim birileri yoktu. Gittikçe daha yalnız ve dışlanmış hissediyordum. Londra’ya gitmeyeli sanırım üç ay oldu. Bir süredir Los Angeles’tayım ve ondan önce de ailemin yanına gittim. Londra çok güzeldi, ta ki artık çok güzel olmayana kadar.

Bence bazen sanatsal açıdan beslenmek, ilham bulabilmek için gezmeniz, başka bir yere gitmeniz gerekiyor. Los Angeles güneşi bu konuda bana oldukça destek oldu çünkü ben bir güneş çocuğuyum ve Londra hep kasvetli. Yine de Londra gibi ikonik bir şehirde olmak keyifli. Orada yaşadığım için çok şanslıydım ve orayı özleyeceğim. Muhtemelen şu an bile orayı özlüyorum, sadece Los Angeles güneşinin altında bunu daha idrak edemedim.

Dadanizm sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin