Yaza dair hislerin renkli akisleri: Mark Hale’nin Hoşgün Ressamı sergisine dadanıyoruz

Dadanizm newsletter duyuru (600 x 600 px)

Dondurman elinde, kumsala usulca vuran dalga sesleri veya gecenin karanlığına eşlik eden kuş mırıldanmaları eşliğinde yürüyorsun. Belki yerinden hafifçe oynamış bir kaldırım taşına ayağın takılıyor, belki de tatlı akşam rüzgarını yakalamak için her hava karardığında kendini bulduğun o parkın basamaklarında bu sefer başkaları oturuyor. Bunlar küçük sorunlar, çok da takılmıyorsun çünkü hayat bu anda yavaş akıyor. Bu mekanlar yarın da burada olacak, bundan eminsin. Bir sahil kasabasındasın belki ya da mahallenin artık akşam sakinliğine bürünmüş parkında. Yürüyüşün süresince arkanda bıraktığın her mekana aşinasın, burası daima tanıdık ve şüphesiz sana ait.

İzmir’de doğan, eğitimi için çeşitli şehirlerde vakit geçirdikten sonra İstanbul’a demir atan sanatçı Mark Hale için bu anları fırçası yardımıyla paylaşmak, zamanla aşınmaya uğrayan değerleri, hayatları, mekanları sürdürme görevi görüyor. “Her şey yıllandıkça güzelleşip karakter sahibi oluyor” diyor Mark, tıpkı çocukluğun kaygısız yaz aylarına eşlik eden 1970’de yapılmış evler ya da şehrin en büyük parkını kendine neredeyse bir asırdır ev edinmiş heykeller gibi. Mark için Hoşgün Ressamı serüveni aslında pandemi döneminde tekrar tadına varabildiği sakinlikten filizleniyor. Grafik tasarımcılığa ara verip tekrar ressamlığa büründüğü bu dönem, hayatın olağan akışında elimizden kayıp giden huzurun en sade hallerine yöneltiyor odağını, hayal gücü ile toplumsal hafızanın harmanlandığı resimlere imza atıyor teker teker.

Sergiyi Mark’ın kendisinden dinleyerek gezerken aslında hoşgünlere duyulan özlemin hem nostalji hem de gelecekten beslendiğini hissediyorum. “Resmettiğim manzaraları bir filtreden geçirerek birkaç kelimeyle anlatılabilecek bir kompozisyona dönüştürüyorum,” diyor Mark. Kağıda taşıdığı mekanları fırçasında sadeleştirerek tasvir ettiği huzur, daha sempatik alanlara taşınıyor, bir bakıma bir dönüşüme uğruyor.

Hoşgün Ressamı, 29 Haziran’a kadar Ambidexter’de ziyaretçi ile buluşuyor. Haziran güneşi eşliğinde, “yarını düşünmeden geçirilen yaz ayları özlemiyle” sergiyi gezerken Mark’ın Hoşgün Ressamı’na eşlik eden şarkılar çalma listesiyle birkaç saatliğine İstanbul’dan uzaklara yelken açıyoruz. Dadanizm ekibi olarak şimdiden iyi yolculuklar dileriz!

Hoşgün Ressamı Mark’ı Mark’ın kelimeleriyle tanıyabilir miyiz?

İzmir’de doğdum ve 2012 yılında İstanbul’a taşındım. Öncesinde eğitimim için hem yurt içinde hem de yurt dışında farklı yerlerde bulundum. Pratiklerim arasında grafik tasarım, illüstrasyon, animasyon, baskı sanatları gibi farklı dallar vardı. İstanbul’a taşındığım o dönem benim için çok yaratıcı bir dönemdi, illüstratörlük ve grafik tasarım yanında resimlerimle sergilere katılıyordum. 2014’te Tarık Töre ve Mertcan Mertbilek ile Fantazmagorya adında bir grup sergi açtıktan sonra odağımı grafik tasarıma çevirdim. Her zaman bir şeyler karalayıp fikirler buldukça kenara not alıyordum, fakat bunlar bitmiş bir resim veya bir konsept olarak ortaya çıkmıyordu.

Pandemi döneminde, eve kapanınca tekrardan resme döndüm. Aklımda kalan mekanları “Acaba ne kadar detaylı çizebilirim?” diye düşünerek hayalimden resmetmeye başladım. İlk başta çocukluğumun geçtiği yazlık mekanları ve evi çizmeye başladım. Sonra yaz geldi, bir gece bir çocuk parkına gidip karanlıkta orayı çizdim, gece resimleri de ilk orada başladı.

Grafik tasarımcı Mark ile Hoşgün Ressamı Mark’ın işlerine karşı yaklaşımı, bağı bu süreçte evrildi mi? 

Tasarımcı Mark için her proje birbirinden farklı bir görsel dil, tasarım anlayışı ve ihtiyaçlara sahip. Dolayısıyla kısa süre içerisinde farklı estetik anlayışlarında işler türeyebiliyor. Sergideki resimler ise daha kişisel, daha izole bir yerde olgunlaştı. Başka insanların yorum ve kriterlerinden uzakta, kendi hayali dünyama odaklandığım bir alanda oluştular.

Geceleri sessiz kalan yerlerdeki huzuru tasvir etmek istemenin, aslında serginin doğum zamanına denk gelen pandemi sürecinde kendinle baş başa kalmanın etkisi var mı?

Pandeminin bence güzel olan tarafları vardı, herkesin baş başa kalması mesela. Bazıları bu durumdan sıkıldı fakat ben kendime vakit ayırabilme şansım olduğu ve bu vakti resim yaparak geçirdiğim için kişisel keşiflerle dolu bir süreç geçirdim.

Sergi girişinde bizi Nightslide ile bir park resmi karşılıyor. Oyun parkı sergide birkaç kere boy gösteren bir mekan. 

Gecenin sessizliğinde, çocuk parkı gibi yerlere bir tezatlık oluşuyor. Cıvıl cıvıl ve kalabalık olmasını beklediğin bir yerin bomboş, karanlık ve tenha olması büyük bir kontrast yaratıyor. Buradan yola çıkarak insanların olmadığı, izleyicinin kendiyle baş başa yaşadığı o huzuru tasvir eden resimler yapmaya başladım.

Nightslide’da resmedilen mekan gerçekten var, bunlar modüler parklar. Yer yer renkleri, belki katmanları değişiyordur fakat belediye parklarının hepsi yaklaşık aynı şekilde. Bu parkı çizerken eskizler üzerinde değişiklikler yaptım, kağıt üzerinde nasıl olacağını hayal ettim.

Bazı hayali bazı gerçek olan bu yerleri kağıda geçirirken yaptığın değişiklikler, daha ideal bir mekan hayalinin peşinde mi uygulanıyor? Bahsettiğin, eskiz üzerinde yaptığın o oynamalar nasıl gerçekleşiyor? 

Resmettiğim manzaraları bir filtreden geçirerek birkaç kelimeyle anlatılabilecek bir kompozisyona dönüştürüyorum. Gece gözlemleyerek çizdiğim bu mekanların aslen daha karanlık, ıssız ve belki de huysuz bir görüntüye sahip olması gerekiyor. Ben ise bu resmin yanından üç saniyeliğine bile geçsen akılda kalıcı olmasını amaçlıyorum, her gün gördüğümüz şehir objelerine daha sempatik bir bakış açısı yakalamak istedim.

Etrafımızda görmeye alışık olduğumuz belediye estetiğinin daha hoş bir görselliğe doğru çekildiği bir hayal var aklımda. Bu parklarda estetik algı önceliklendirilmiyor. Aslında biraz daha emek harcansa oldukça zevkli mekanlara dönüşüp, daha güzel olabileceklerini düşünüyorum.

Goldenhour gibi parçalardan gördüğümüz üzere sayfiye mekanlarına, kendi çocukluğunun da geçtiği yazlık alanlara dair bir yoğunlaşma var bu sergide. 

Şehirden kaçabileceğim yerleri resmetme isteğim var. Mesai saatleri içerisinde, çalışırken, bir yere yetişmek için koşuştururken o huzuru pek yaşayamıyoruz. Aslında o huzur hepimizin hayatındaki eksiklik, bunu çoğu zaman unutuyoruz.

Goldenhour’daki mekan hayali bir yer ama burası Ege’de herhangi bir sayfiyede karşılaşabileceğimiz bir sahil yolu. Bu resme başlarken aklımda hepimizin çocukluktan tanıdığı o dondurma dolabı imgesini aktarmak vardı. Goldenhour sanki bir fotoğraf değil de orada geçirilen vaktin özeti gibi. Küçükken yarını düşünmeden geçirdiğim yaz aylarına duyduğum bir özlem.

Hoşgün Ressamı, bu özlenen güzel günlerin ressamı mı?

Hoşgün, tam olarak bir günü veya vakti tanımlamıyor. Bu isim “kara gün dostu” söyleminden türedi. Kara günlerin aksine hoş günlerin altını çizen olumlu bir söylem oluşturmak istedim.

Bahsettiğin iyi gün anları fırçanda sadeleştikçe herkese hitap eden, sanki daha toplumsal hafıza kapsamında algılayabileceğimiz mekanlara evriliyor. Hepimizin ihtiyacı olan huzuru bu görsellerle, anlarla resmederken, bahsettiğin sadeleştirme pratiği nasıl bir rol oynuyor? 

Bu anların tamamen benim gördüğüm kareden çıkıp herkesin yorumlayabileceği, hissedebileceği bir şekle getirmek istediğim için resimlerimi sadeleştiriyorum. Bu biraz da tasarım geçmişimdeki sadeleştirme pratiğinden besleniyor. Bu amaçla resimlerimi daha sade bir dilde, gördüklerimi form ve derinlikten arındırarak özetlemeye çalışıyorum.

Sergide farklı teknikler kullanıyorsun, bu tekniklerle sergi kapsamında nasıl oynadın?

Sergide farklı tekniklerde resimler yer alıyor: ahşap üzerine akrilik, kağıt üzerine guaj ve kağıt üzerine airbrush bunların genelini oluşturuyor. Daha önceki resim pratiğim çizim odaklıydı. Boya, fırça ve renk ile büyük boyutlarda çalışmak pandemide başlayan bir deneyim ve bu sergi bu teknikleri kullanarak yaptığım ilk işlerden bir seçki.

Serginin barındırdığı zaman elementleri aslında oldukça yoğun. Hızlı tempodan çıkma isteğiyle resmedilen yavaş mekanlar, orada geçirileceği umulan uzun günler, 1930’ların heykelleri, serginin en sonunda küçük bir sürpriz olan Büyük Londra Oteli ve belgelediğin, “demirbaş” olarak nitelendirdiğin yazlık ev. Nostaljinin bu sergide ve aklındaki hoşluklarda oynadığı rol nedir? Nostaljiyle nasıl bir ilişkin var dersin?

Hızla değişen dünya ile birlikte sevdiğim yerlerin değişmesi ve bir toplum olarak varolanı koruyamamamız beni üzüyor. Bana kalırsa her şey yıllandıkça güzelleşip karakter sahibi oluyor. Bu anlayış ne yazık ki yaşam alanlarımızı ele geçirdi. Bu resimler, bu mekanları ve daha yavaş akan bir hayatı hayalimde var etme ve sürdürme çabasının bir parçası.

Dadanizm sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin