İyileşmenin umudu bazen bir kitapta bazen de bir tabak tteokbokki’dedir
Bir kitap ismi düşünün ki gördüğünüz an eliniz ona uzanacak. Siz kitabı kapağına ve ismine göre değerlendirmeyen geleneksel ve seçkin kitleden misiniz bilinmez ancak bu kitabın ismi öylesine merak uyandırıcı ki…
Koreli yazar Baek Sehee’nin Ölmek İstiyorum ama Tteokbokki de Yemek İstiyorum kitabından bahsediyoruz. Yazarın 12 haftalık bir süre boyunca psikiyatristi ile yaptığı seanslardan oluşan kitaba ve sosyal medyada yükselen terapi dalgasına dadanıyor; iyileştirmese de yola devam ettiren umudun peşinden gidiyoruz.
“İnsan yüreği, ölmek istediğinde bile, çoğu zaman bir yandan tteokbokki yemek ister.”
Kabul edelim, bir Kore yemeği tteokbokki ne olduğunu bilmeseniz bile ilgi çekiyor. Bu cümle, Koreli yazar Baek Sehee’nin Ölmek İstiyorum ama Tteokbokki de Yemek İstiyorum kitabından. Kitap, yazarın 12 haftalık bir süre boyunca psikiyatristi ile yaptığı seanslardan oluşuyor. Burası da fazlasıyla dikkat çekici. Zira bir terapi seansının kayda alınması, tarafların buna izin vermesi yaygın bir durum olmadığı gibi etik açıdan da tartışmalı bir durum. Tabii dahası da var.
Siz kitabı kapağına ve ismine göre değerlendirmeyen geleneksel ve seçkin kitleden misiniz bilemem fakat hiçbir güç bu kitabın ismini gören birinin elinin o rafa uzanmadığına beni ikna edemez. Öylesine iştah açıcı, öylesine “Aaa ben de galiba” dedirtiyor. Üstelik içeriği de okuru yanıltmıyor.
Çocukluğundan beri kendini “depresif” olarak tanımlayan Sehee’ye terapisti kalıcı bir depresif bozukluk olan ‘distimi’ teşhisi koyuyor. Ve her bölüm, yazarın öne çıkardığı bir temaya odaklanıyor. Kimliğine dair hiçbir şey bilmediğimiz terapist ve Sehee’nin kimi zaman “Bu ben” dedirten kimi zaman da bu benzerliğin can yaktığı diyaloglarını okuyoruz kitap boyunca. Bir terapi seansına sızmış hissi hiç bırakmıyor okurun peşini. Az önce bahsettiğim okuma zorluğunun ucu da buraya uzanıyor zaten. Okur kimi zaman kendini o terapi koltuğuna oturmuş halde buluyor. Bilirsiniz ki insanın kendisine karşı acımasızlığı ile dürüstlüğü arasında çok ince bir çizgi vardır. Ölmek İstiyorum ama Tteokbokki de Yemek İstiyorum, o çizgiyi muğlaklaştırıyor.
1990 doğumlu yazar Baek Sehee, 2018 yılında bu kitabı yazdığında bu terapi-anı kitabının ‘‘çok satanlar’’ arasında olacağını düşünmemiş. —Sürpriz olmayan bir şekilde— verdiği az sayıdaki röportajlardan öğreniyoruz bunu. Ve bu başarıyı beklememesinin tek nedeni özgüven eksikliği değil. Çünkü kitap Koreli okurlar için de sürprizdi. Terapist ile danışanın diyaloglarından oluşan bu kitap başlı başına bir ilkti.
Öte yandan Güney Kore’nin kapalı bir toplum olması da kitabı özgün kılmış. Mental sağlık sorunları hakkında konuşmak ve yardım almak, Güney Kore’de hâlâ tabu. Haliyle şapkadaki tavşanı çıkarmış oldu Sehee de.
Yazar, The Korea Society’ye verdiği demeçte, “İlk başta konuşmaların transkriptini alıp düz yazı şeklinde deneme biçiminde yazmaya çalıştım. Fakat yeterince etkili olduğunu hissedemedim. Diyaloglu halinde ise bir ritim duygusu vardı. Ayrıca filtreleme de minimuma inmişti. Transkripsiyonu düzenlerken revizyonu minimumda tutmaya çalıştım. Belirsizlik ve kusurların kalmasını istedim” diyerek özgün üslubunu anlatıyor. Ayrıca yaşadıklarının herkes tarafından anlaşılmayacağının farkında. Yine de kendisi gibi bu durumla mücadele etmek isteyenlere yalnız olmadıklarını söylemek en önemli motivasyonu olmuş.
Başarıya da ulaştı diyebiliriz, neticede kitap Kore’de çok satanlar listesine girmeyi başardı. Bu ilgi onu farklı dillerdeki okurlarla buluşmasını da hızlandırdı. Ve 2022’de Kore’nin önde gelen ödüllü çevirmenlerinden Anton Hur tarafından İngilizceye çevrildi. Geçen yıl da Nova Kitap tarafından kitabın Türkçe hakları satın alındı ve Su Akaydın çevirisiyle kitap raflardaki yerini aldı.
Yükselen trend: Sosyal medyada terapi alıyorum
Dikkat çekici ismi, konusu, yazarın özgün tarzı kitabın bu kadar çok okunmasının başlıca nedenlerinden. Ancak bu kadar ilgi görmesinin başka bir nedeni olduğuna daha inanıyorum.
Çok alametler belirdi. Modern hayatın bir getirisi olsa gerek mental sağlık sorunları herkesin gündeminde. Terapiye gitmek, —tabii imkanı olanlar için— artık pilatese ya da seramik kursuna gitmek kadar sıradan. Üstelik ne mutlu ki psikolojik hastalıklar hakkında konuşmak da artık bir tabu olmaktan çok uzakta.
Bir şeyi adlandırmak, çok insani bir eylem. Bir kere onu var ediyorsunuz, ötekilerden ve farklı olduklarından farklı bir etiket bahşediyorsunuz. İnsanlığın özü bu. Yaratılış Kitabı’nda bile Tanrı ışığı karanlıktan ayırdıktan sonra ışığa “gündüz” ve karanlığa “gece” demiş; hepsine bir isim vermişti. Düşünce biçimlerimizi, davranışlarımızı adlandırma ve tanımlama isteği de bu nedenle çok anlaşılır. En basitinden şunu düşünüyor bile olabiliriz: “İsim verip tanımlarsam çözmem daha kolay olur.”
(Haksız da diyemeyeceğimiz bu düşünceyi, peki ama psikiyatrik etiketleri kimliğe dönüştürmek zorunda mıyız sorusunu da sorarak başka bir yazıya bırakıyorum.)
Ama itiraf edeyim, sosyal medyadaki psikolog hesapları, karşımızdakine teşhis koyma merakı ve cüreti can sıkıcı bir hal almaya başladı. Karşımızdaki herkes muhtemelen narsist, kendimizi sevmek dışındaki her şey neredeyse önemsiz… Hâl böyleyken psikolojinin ve hastalıkların içi boşalıyor, manası kayboluyor gibi geliyor. Aynı şey kitaplar için de geçerli. Anksiyeteyle nasıl başa çıkılacağını sayfalarca anlatanlar da var, psikolojik sorunlara basit formüllerle çözüm sunduğunu iddia edenler de… Bir şekilde onaylanmak ve tanımlanma isteği doldu tüm benliğimize.
Metinde de Sehee’nin terapistinden sürekli onay beklediğini daha ilk sayfalarda fark ediyoruz. Arada itiraz da ediyor— tabii “yerseniz”. Çünkü ettiği tüm itirazlar aslında karşısındaki ona karşı çıksın, “öyle” olmadığına ikna etsin diye.
Zaten kitabın sorunlu diyebileceğimiz kısmı da burada. Zira diyalogları okurken, tek bir yargı ya da yorum belirtmesi için ağzına baktığım terapistimin kulaklarını sık sık çınlattım. Çünkü Sehee’nin karşısındaki terapist açıkça yorumlar yapıyor, danışanı yönlendiriyor ve hatta yargıda bulunuyordu. Elbette psikologların yaklaşımlarına göre değişir ancak “Bu terapist biraz fazla mı konuşuyor, ne?” Düşüncesine yakalanırsanız yalnız değilsiniz. Zaten kitabın sonunda da terapist hem kayıt hem de süreç boyuncaki tutumları nedeniyle çekincelerini paylaşıyor, bir nevi özeleştiri veriyor. (Sehee, bugün hâlâ aynı terapistle çalışmaya devam ediyor mudur, bu da aklımdaki bir diğer soru.)
Terapistin söyledikleri yatırım tavsiyesi değildir!
Ruh halinize göre farklı etkileri olacaktır bu kitabın üzerinizde. Bu, bir “mutlaka okuyun” yazısı değil. Zira ruh sağlığı —Instagram’dan teşhis koyamayacak kadar— ciddi, karmaşık ve kişisel bir konu. Üstelik kitabın, özellikle profesyonel destek bölümlerinde sorunlu yönleri olduğunu söylemek mümkün. Daha açık olayım, terapistin yönlendirmelerini dikkate almak çok da iyi bir fikir olmayacaktır. Ancak yazarın uzattığı o “ben de buradayım” elini tutmak sizi de sakinleştirebilir. En önemlisi de Ölmek İstiyorum ama Tteokbokki de Yemek İstiyorum, büyük laflar etmiyor. Kişisel deneyimleri dürüst, samimi ve şeffaf bir şekilde aktararak “Yalnız değilsin” diyen sıcacık bir el sunuyor.
“Ölümcü bir depresyonda değildim, mutlu da değildim. Bir arkadaşımın şakasına gülüyor olabilirdim ama yine de kalbimde ve sonra midemde biraz Tteokbokki yemeye çıkmama neden olacak bir boşluk hissedebilirim. İki farklı düşünce ve duyguyla çatışarak arada süzülüyordum.”
Sözleriyle ruh halini paylaşan Baek Sehee en çok da şunu hatırlatıyor: “İnsan yüreği, ölmek istediğinde bile, çoğu zaman bir yandan tteokbokki yemek ister.”
Tteokbokki yerine sizi hayata bağlayan herhangi bir şeyi koyabilirsiniz. Umut bir yerlerde. Bazen birileri için de bir tabak tteokbokki’de olduğu gibi.
Tteokbokki: Güney Kore mutfağına ait popüler bir sokak yemeğidir. Pirinç kekleri (tteok) ve genellikle gochujang (acı biber ezmesi) bazlı bir sosla hazırlanır.