Doğaya dönmek, yazıya tutunmak: Oylum Yılmaz ile Doğa Yürüyüşleri kitabı üzerine

Dadanizm newsletter duyuru (600 x 600 px)

Oylum Yılmaz, geçen sene, Duygu Asena Roman Ödülü’ne layık görülen romanı Gerçek Hayat’tan altı yıl sonra yeni romanı Ağaçların Rüyası ile okurla buluşmuştu. Biz de “Bu romanı yazarken kalbimi koydum”  dediği Ağaçların Rüyası vesilesiyle upuzun bir sohbet etmiştik. Tabii o zamanlar, bir yandan da, şu an kitaplığımda bana gülümseyen Doğa Yürüyüşleri’ni de yazdığını bilmiyordum!  Aynı anda biri roman diğeri deneme olan iki kitabı aynı anda yazıyormuş meğer Oylum Yılmaz.

Bu, yeniden buluşma vakti geldi demekti.

Doğa Yürüyüşleri; yalnızca doğaya değil; yazıya, hafızaya, kadim bilgiye ve kadınlığa doğru bir yürüyüş. Bazı kitaplar sadece okura değil, yazara da yol olur. Doğan Kitap etiketiyle raflarda yerini alan Doğa Yürüyüşleri tam olarak böyle bir kitap. Yazarın uzun zamandır içinde taşıdığı bir hayalin, yazıyla kurduğu kişisel ilişkinin ve doğaya yönelen bakışının izlerini taşıyor. Edebiyatın doğayla, kadın bedeniyle ve hayatla kurduğu karmaşık bağı sade ama derin bir dille anlatıyor. Bu yolculukta hem kendi yazma deneyimini paylaşıyor hem de edebiyatı bugünün politik ve ekolojik sorularıyla yeniden düşünmeye çağırıyor.

Yazıyla kurulan kişisel bir yolculuğun, doğaya ve edebiyata yeniden bakma arzusunun izinden yürüyen Doğa Yürüyüşleri’ni Oylum Yılmaz’la konuştuk.

Sizinle geçen sene, son romanınızdan altı yıl sonra yayımladığınız Ağaçların Rüyası vesilesiyle buluşmuştuk. Kısa süre sonra Doğa Yürüyüşleri geldi. Romanla birlikte mi yazıyordunuz, bittikten sonra mı fikir düştü aklınıza. Nasıl çıktı Doğa Yürüyüşleri?

Doğa Yürüyüşleri’ni yazmak benim için çok eski, deyim yerindeyse yıllanmış bir hayaldi.18 yaşında gazetede stajyerlik yapan çelimsiz bir kız çocuğu olduğum günlerden beri aklımı kurcalıyor, hayallerimi süslüyordu; kendi edebi üslubumla edebiyata, hayata, yazmaya ve okumaya dair denemeler yazmak. Zaman bu hayalimin içine doğayı da ekledi. Bugün geldiğim noktada nasıl ki edebiyatın doğayı merkeze alarak devam etmesi gerektiğini düşünüyorsam, edebiyat eleştirisinin de bu izleğe oturması, insan-doğa-edebiyat üçgeninde edebi üretimler verilmesi gerektiğini zannediyorum. İşte bu hayal ve zannedişlerle yazdım Doğa Yürüyüşleri’ni.

Diğer yandan kendi okuma ve yazma deneyimim içinde fark ettiğim bir şey vardı. Orhan Kemal, John Fowles, Virginia Woolf, Sevgi Soysal, Ursula K. LeGuin, Atwood gibi eleştiri ve deneme kaleme alan yazarlarla daha çok bağ kuruyor, daha çok bu türden yazarlara hayranlık besliyordum. Ağaçların Rüyası’nı yazarken bir yandan da kendi okurumla farklı edebi türlerde bağ kurma arzusu düşmüştü içime. Deneme ve eleştirinin edebiyatın ölmez ve vazgeçilemez türlerinden olduğunu kanıtlamak istedim bir yanıyla da kendime. Böylelikle roman ve deneme iç içe geçti, Ağaçların Rüyası’nı ve Doğa Yürüyüşleri’ni eşzamanlı olarak yazdım.

Kitabın hemen başında geçen “İnsan hep niyetlerle doludur…” cümlesiyle okuyucunun önüne güçlü bir tez koyuyorsunuz. Bu cümle sizin için ne ifade ediyor? Yazıya başlarken bu cümleyle neyin kapısını aralamak istediniz?

İnsan diğer canlılardan farklı olarak hem doğada hem de kendi doğallığı içinde kendiliğinden var olmayı, var olagelmeyi beceremeyen bir tür. Basit bir doğa yürüyüşünden bile nice beklentiler içine girip türlü faydalar umabiliyoruz. Bu niyet hali bir illet gibi ama bir yandan da bizi biz yapıyor. Kendiliğinden varoluş meselesi Doğa Yürüyüşleri’nin de temel meselelerinden biri olduğu için böyle başlamak istedim denemelere. Yani kısacası “İnsan hep niyetlerle doludur…” cümlesi bizim doğamızı işaret ediyor ve Doğa Yürüyüşleri insanın kendi doğasını da anlamaya, bununla yüzleşmeye çalışan denemelerden oluşuyor.

Kitap boyunca sık sık doğaya dönüyorsunuz ama bunu sadece romantik bir biçimde yapmıyorsunuz. Doğayla kurduğunuz bu mesafeli yakınlık sizce edebiyatınıza, bakışınıza ne katıyor?

Doğa bizim hem hayalimiz hem de kabusumuzdur. Dışarıda bir bahçe, bir su kenarı, bir küçük meşe korusu, bir tatlı yemyeşil park var ve biz hadi çıkıp biraz onlara, biraz doğaya karışalım! Bir yanıyla bu kadar basitken bir yanıyla hiç de bu kadar basit ve kolay değildir doğaya dönmek. İnsan dünyaya gözlerini açtığı günden beri, kendini buraya yabancı hissediyor, doğanın içinde tehlikede hissediyor. Ve bu konuda hiç de haksız değil. Var olduğumuz ilk günlerden bugüne birbirimize anlattığımız hikayeler aracılığıyla kendi türümüzü korumanın yollarını da, bu kadim bilgileri de aktarmış oluyoruz birbirimize. Hikayeler eğer gerçekten bir işe yarıyorsa, işte buna yarıyor: Doğada nasıl ayakta ve hayatta kalırız! Dolayısıyla doğanın bizi içine çeken bir pastoral senfoniden ibaret olmadığını, vahşi, tekinsiz, yeşilden çok karanlık bir yer olduğunu pekala biliyorum ve ben de ayağımı buna göre denk alarak yürüyorum benden önceki yazarların açtığı gölgeli patikalardan. Öte yandan bu karanlık ve gölgeli bölge kendi adıma keşiflerle dolu. Kendi edebi yolculuğumun rotasını da uzun zamandır buraya çevirdim. İnsan merkezli düşüncenin dışında bir dil, bir hikaye, bir dünya, bir hayat arıyorum.

Son iki çalışmanız bana sizin hakkınızda şunu düşündürtüyor: Edebiyat ve doğanın birlikte hareket etmesi, ilerlemesi pek mümkün hatta belki de bu şekilde kol kola yürümeli. Önce doğru mu düşünüyorum diye sorayım, sonra da “Peki öyleyse neden ve nasıl mümkün?” diye devam edeyim.

O zaman ne mutlu bana, bir sevgili okuruma bunları düşündürtebildiysem… Bu elbette ki politik bir önerme, edebiyatın içinde alınmış politik bir tavırdır. Bugün dünyanın içinde bulunduğu siyasi sistem insanı da, doğayı da, düşünceyi de ezip geçen zalim ve sürdürülemez bir sistemdir. Biz kendimizi birbirimize anlattığımız hikayelerle değiştirip dönüştürmeye başlayan bir türüz ve dilimiz, sesimiz, hikayelerimiz değişirse, bizi yok eden bu sistem de değişecektir.

İngiliz kırlarından Bodruma, Tolkiendan Halikarnas Balıkçısı’na uzanan bir edebi güzergah çiziyorsunuz. Bu rotayı nasıl belirlediniz?

Yazmak ve yürümek bu noktada birbirine çok benziyor, başlamadan önce aklınızda bir güzergah, bir çerçeve belirliyorsunuz ancak yolun da, yazının da sizi tam olarak nereye götüreceğini bilmeniz imkansız. Doğa Yürüyüşleri’nde de böyle oldu. Başlangıçta doğayla kendi kişisel ilişkimden, deneyimlerimden yola çıkmayı planlamıştım sadece ancak günün sonunda Halikarnas Balıkçısı, Tolkien, Bronte kardeşler, Cortazar, Melville, Latife Tekin gibi edebiyatlarının merkezine doğayı alan yazarlar ve metinleri tamamladığı yolculuğu. Ama şunun ısrarla altını çizmem gerekiyor, ele aldığım tüm metinlerde doğa pastoral bir arka plan olarak kullanılmış değil, aksine politik bir merkezilik durumunda. Benim derdim de doğayı edebiyatının merkezine alarak politik metinler üreten yazarların izini sürmekti zaten.

Kadın bedeni, doğa ve yazı arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz? Sizce doğayla ilişki kurmak, kadınlar için neden bu kadar tarihsel ve politik bir anlam taşıyor?

Kadın bedeni, doğa ve yazı birbirine kanla bağlanmıştır. Aralarında kan bağı vardır. Çünkü ışıltılı medeniyeti erkekler aldılar ve biz kadınlara doğayı, karanlıkları, gölgelerle savaşmayı, rüyaları, hayalleri, fantastiği, olağanüstünü bıraktılar. Biz de pekala dedik ve yazmaya başladık. Başka çaremiz de yoktu. Ancak burada bizi tekrar tekrar içine düşüren bir kuyu var. Geçenlerde çağdaşım İrlandalı bir kadın yazar şöyle yazıyordu, kadın dili deyip duruyoruz iyi güzel ama bugüne kadar erkeklerin kaleme aldığı metinleri okuya okuya kaleme aldığımız metinlerde nasıl saf ve gerçek bir kadın dili kurabiliriz ki! Bunun iki cevabı var, birincisi kadınların yazdıklarını daha çok koruyup gözeterek onların yazdıklarını okumak, yani bir çözeltiyi seyreltir gibi kendi dilimizin peşinden gitmek. İkincisi de eril aklın yazdığı metinlerin dışına çıkıp gözümüzü korkmadan doğaya dikmek.

Ormanın içinde hiçbir şey yapmadan duramama” hâlinizden bahsediyorsunuz. Bu hal, çağın hastalığı mı sizce? Duramamak, boşlukla baş edememek?

Çağın değil, insanın varoluşsal hastalıklarından biri bence bu. Onun için meditasyon teknikleri falan geliştirmeye başlamışız bin yıllar önce. Boşluk bizim için kaos demek ve ondan korkup kaçıyoruz, yerine düzeni, medeniyeti koyuyoruz. Ama bunu yaparken kendi doğamıza da sırt çevirmiş oluyoruz. Biz de o kaosun bir parçasıyız çünkü.

Deneme ve eleştiri, neredeyse yok olan bir tür. Hem eleştirmen hem de yazar olarak çağdaş Türkçe edebiyatın bu konudaki durumunu nasıl değerlendirirsiniz?

Sanki bir kıtlık, bir kuraklık, bir doğal felaket edebiyatımızı vurmuş da, kimseler deneme ve eleştiri yazmaz, yazılanlar da satmaz, okunmaz olmuş gibi, değil mi? Başımızdaki felaket, politik iklimle birlikte edebiyatın itibarsızlaştırılmasıdır. Piyasa, kolaycacık okunup geçilecek, sözde aşk, psikoloji, toplumcu gerçekçi vs. türde romanları önümüze koyup geçerken, bir yandan da bazı homurtular çalınıp duruyor kulağımıza. Çağdaş edebiyatımız neden bu kadar zayıfladı, neden o büyük romanlar artık çıkmıyor, edebiyat ve edebiyatçıların sesi neden bu kadar cılız? Eğri oturup doğru konuşalım, edebiyat dergilerimiz, beğen beğenme kitap eklerimiz sistemli bir şekilde yok edildikten veya el değiştirdikten sonra eleştiri, deneme ve hatta kitap tanıtımı denen metinler bile yok oldu. Eleştirinin, denemenin, incelemenin olmadığı bir edebiyat ortamında kurmacanın da bir değeri kalmayacaktır çok kısa bir süre sonra. Sadece kitap kapağı ve kitaplardan alıntılar paylaşarak nereye kadar gidebiliriz, söyler misin? Şu anda bunun krizini yaşıyoruz hep beraber.

Son olarak, eğer siz bir ağaç olsaydınız, hangi ağaç olurdunuz? Ve neden?

Bu harika soru için çok teşekkürler! Hiç düşünmeden kestane ağacı diyebilirim. Ama deli kestane, uslusu değil! Doğup büyüdüğüm Büyükada’nın sokaklarını kaplardı yabani at kestanesi ağaçları, diplerine döktükleri kestaneleri toplayıp içlerini oyarak yüzük yapardım küçük bir kız çocuğuyken. Orta Avrupa kültüründe cadılar da at kestanelerini sararak koruma büyüsü yapar, atları iyileştirirlermiş. Bu ağaçlar gösterişlidir, yaprakları yere ve insana yakın durur, çiçekleri rengarenk ve kokulu, gölgeleri yaz geldi mi serin bir soluk arayanlara derman olur. Şimdi yaşadığım yerde de ne mutlu ki çokça varlar. Yaygın, gösterişli, çocuksu ve işe yaramaz gözüktükleri için bu ağaçlardan biri olmak isterdim.

Dadanizm sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin