Geçmiş geri mi geliyor yoksa yeni mi geliyor?: Popüler kültürün nostalji döngüsü
90’ların kültürel olarak “geri dönüşü” sıklıkla gündeme gelir oldu. 2000’lerin ilk on yılı da o nereye koyacağını bilemediğimiz estetik anlayışıyla karşımızda. Tam bunlarla baş etmeye çalışırken bir de 2016 nostaljisi çıktı karşımıza. Bir zamanlar “eski” dediğimiz şeyler bugün yeniden dolaşımda: diziler, filmler, modalar, ikonlar ve estetikler durmadan geri çağrılıyor. Nostalji her dönemde kendini yeniden üreten bir mekanizma olarak işliyor ve çok da garanti bir şekilde işliyor. Yine de bir taraftan da bu bitmeyen ilgi karşısında sormadan da edemiyoruz: Popüler kültür neden sürekli geçmişe dönüyor, bu döngü gerçekten bir özlem mi yoksa bugünü tarif etmekte zorlanan bir çağın refleksi mi?
Dön dolaş herkesin bu aralar gündeminde ve sosyal medya akışında tek bir soru var: 2026 yeni 2016 mı? Bu, on yıl öncesinin fotoğraf ve akımlarının paylaşıldığı bir #2016 anmasına dönüştü. Tabii ki 2016’yı da öve öve bitiremedik: samimi gibi görünen “influencer” fotoğrafları, Snapchat filtreleri, Beyoncé ve Adele gibi divaların pop dünyasına hakimiyetleri… Herkes kendince kendi gençliğine duyduğu özlemi dile getirdi. Ama sahiden de hatırladığımız kadar “güzel” miydi 2016? Ya da gerçekte, şimdiden ne kadar farklıydı?
1990’lar ve bu dönemin bir “geri dönüş” yapıyor olması üzerine onlarca şey yazıldı. Bu, geniş bir alanı kapsayan; gerçekten de her alandan üzerimize 90’lar nostaljisinin atıldığı bir dönem. Moda alanında GAP, Abercrombie, Levi’s gibi markaların, 90’larda kullandıkları reklam senaryolarını günümüzün popüler sanatçılarıyla yeniden çekerek bir dönemin estetiğini geri çağırdığı üzerine konuşuluyor. Modada, çeşit çeşit markanın pazarladığı kargo şortlar ve kapriler görmek mümkün. (Daha ne kadar kötüleşebilir?) Reddit gibi çeşitli bloglarda konuyla ilgili, benim de istemeden (çünkü yaşım tam olarak o döneme ve işaret edilen kitleye tekabül ediyor) katıldığım şöyle yorumlar gördüm: “90’lar çocukları artık bir şeyleri tüketebilecekleri, kendi nostaljilerini yaşayabilecekleri yaşlara geldiler. O yüzden bunu yaşıyoruz.” Haksızlar demek zor değil mi? Tüketime sunulabilecek her alanda 90’lar etkisini hissetmek mümkün; kasetler ve walkman’ler geri geliyor, plak zaten çoktan baş köşeye kurulmuştu. (Kaset kadar kötü bir teknolojinin geri dönüşünü anlamamı beklemeyin, çok üzgünüm.) Geçen gün bir kafede prizde şarj olan bir Gameboy gördüm. Gameboy!
Tam da 90’lara yakışır şekilde, kız ve erkek grupları Big 5 ve benzeri yarışmalarla ışıltılı güzel günlerine dönüyor gibi görünüyor. Manifest’le finger snap’leyenler online mı? Pek çok 90’lar ya da 2000’ler grubu tekrar bir araya gelip son bir turnenin peşine düşmüş durumda: Limp Bizkit, Oasis, Guns N’ Roses… Eski bir Şeboist olarak, tabii ki Şebnem Ferah’ın yeniden konser vermeye dönmesi ihtimali beni heyecanlandırıyor.
Okuma önerisi – 90’lar, 2000’ler ve hatta 2010’lar: Nostaljiyle tutunduğumuz yaşam
Geçtiğimiz aylarda internet, Devil Wears Prada’nın ikincisinin aynı başrol oyuncularıyla New York sokaklarında çekilmeye başlanması üzerine set fotoğraflarıyla doldu taştı. (Evet, yeni kadrosu da en az eskisi kadar etkileyici görünüyor; yalan yok.) 90’ların efsanevi dizilerinden Sex and the City, eski yanlışlarını biraz da olsun düzeltmek için 2020’lerde daha güncel olmaya çalışarak hayatımıza And Just Like That ile geri girmişti. Bu yeni evrende Miranda lezbiyen olarak, Charlotte’ın çocukları ise non-binary olarak açılıyor. Önceki dönemlerdeki beyazlık eleştirilerine de, çok zengin bir “Ivy League” Afro-Amerikan aileyi anlatıya ekleyerek cevap vermişler. Maalesef ne Carrie Bradshaw cringe narsizminden bir şey kaybetmişti ne de diğer karakterler hiper beyazlıklarından ödün veriyordu. Ama izledik mi? Tabii ki… Evet, post-modern çağ bunu gerektiriyor. Var olanların evrilip çevrilip yeniden sunulması; “rebranding”, “repackaging”… En heyecanlandığım örneklerden biri Buffy the Vampire Slayer’ın yeniden çekilmeye başlanması. Çünkü Twilight ile başlayan teenage drama vampirlik anlatılarından sıkıldım; derinlikli karakterlere ve lezbiyen cadılara ihtiyacım var. Harry Potter dizisi, Freaky Friday’ın yeniden çekilmesi, Practical Magic’in devam filminin duyurulması… Filmler diziye uzatılıyor, diziler filme sıkıştırılıyor. Zoë Kravitz’in başrolünde döktürdüğü High Fidelity de hiç fena bir uyarlama sayılmazdı. Kişisel olarak X-Files’ın reboot yapmasına da hayır demem. Özetle, iyi örnekler de yok değil.

Peki neden kötü de olsa bu yeniden uyarlamalardan kopamıyoruz? Nostalji hissinin şu anki gençler arasında bu kadar yoğun yaşanmasını, değişen ve giderek daha fazla dijitalleşen kültürle ilişkili okumak mümkün. İnsanlar ChatGPT ile derin ilişkiler kuruyor; sosyalleşmek ise özellikle pandemi sonrası alışkanlıklar ve yüksek enflasyon nedeniyle ekonomik olarak gitgide daha zor erişilir bir hâle geliyor.
Fredric Jameson, nostalji hissini ve bu hissi kullanan görsel ve yazılı üretimleri “bir dönemi ya da periyodu tüketilebilir hâle getirme çabası” olarak açıklar. Jameson’a göre nostalji, hiçbir zaman gerçekleri temsil etmez; ancak bir tarihsellik ve gerçeklik sağlıyormuş gibi davranır. Oysa aslında izlediğimiz ya da okuduğumuz şey, 1990’ların daha tüketilebilir ve daha anlaşılabilir hâle getirilmiş bir versiyonudur. “Bu nedenle bu filmler ikili bir semptom olarak okunabilir: Kendi şimdiki zamanını tanımlamaya çalışan kolektif bir bilinçdışını gösterirken, aynı zamanda bu girişimin başarısızlığını da ortaya koyarlar. Bu girişim, geçmişin çeşitli stereotiplerinin yeniden bir araya getirilmesiyle sınırlı kalmaktadır.” Her şeyin uçuş uçuş olduğu, hızla unutulduğu ve pek çok konforun parmak uçlarımızda olduğu bir dönemi yaşadığımız ise aşikâr.
Nostalji hissiyle ilgili yazan teorisyenler, bunun ortak bir bağ kurmaya dair bir çaba; daha basit zamanlara, her hareketimizin takip edilmediği, akıllı telefonlarımıza yapışık yaşamadığımız bir döneme doğru bir kaçış olduğunu iddia ediyor. Gerçekten de 90’lara, 2000’lere dair bir şeyler izlediğimde kendimi çocukluğuma ve gençliğime ait, benzersiz bir konfor kozasının içinde buluyorum. Esasında o döneme dair özlediğim şey, muhtemelen çocukluğun sorumsuzluğu. Jameson, nostalji hissinden beslenen bu tür üretimlerin “en az bilimkurgu kadar kurmaca olduğunu” da iddia ediyor. Yani 90’ların bu denli tazyikli bir şekilde geri dönmesi, bizim dönemimize özgü bir durum değil. Her dönemin kendince özendiği, daha iyi olduğunu düşündüğü başka bir dönem var. 90’larda gençliğini yaşayanlar için bu muhtemelen 60’lar ya da 70’lerdi. 2000’liler içinse 90’lar… Matematik, böyle böyle Jameson’ın da bahsettiği 1950’lere kadar geri gidiyor. Bakarsanız, 1980’lerin nostaljisi de 1950’lere uzanıyordu.
Ezcümle, nostaljiyi her dönem kendini yeniden yaratabilen, işlevsel hâle gelebilen bir çeşit mumya ya da zombi karakter gibi düşünebiliriz. Şu an 90’lar, sonra 2000’ler; bir süre sonra da 2020’ler nostaljik olacak… Evet, zamanın doğrusal akışı bizi buna sürüklüyor. Şimdilik 90’larda büyümüş, erken 2000’leri ve o tuhaf modaları hatırlayan bir nesil olarak bu konforlu hissettiren sürecin tadını çıkarabiliriz. Ama belli ki bu da sonsuza kadar sürmeyecek.