Kadere başkaldırmanın dayanılmaz hafifliği: Ova Ceren ile Kalp Kırıklığı Kitabı üzerine
Kalp kırıklığını onarmanın imkansız olduğu iddiasındayım. Zaman zaman bu fikrime karşı çıkanlar olmuyor değil. Bazı diziler mutsuz sonla bitiyor mesela. Çiftler asla istediğimiz koşullarda bir araya gelmiyor. Can yakıcı olduğu düşünülen şarkılar var; sımsıkı tutunup hiç bırakmadıklarımız. Kalp kırıklığının çaresi yine, yeni, yeniden sevmeye açık olmakta gizli aslında. Öyle söylüyorlar. Ancak siz de benim gibi aşka temkinli ve şüpheci yaklaşıyorsanız, merak etmeyin. Doğru yerdesiniz. Ova Ceren’in kaleme aldığı Kalp Kırıklığı Kitabı, cesaretini kapalı kapılar ardına gizleyenlere göre. Amansız bir lanetle dünyaya gelen ve kalbi kırıldıkça ölüme bir adım daha yaklaşan Sare’nin öyküsünü anlatıyor.
Genç yetişkin roman okumaya hasret kaldığımız bir dönemde hayatımıza giren Yuzu Kitap’ın son harikaları arasında. Ova Ceren’in de ilk kitabı. Sare, öyle bir lanetle doğuyor ki… 18 yaşına basmadan önce kalbi beş kez kırılırsa ölecek. Kalbi bir hayli kırık bir okur olarak, Sare’nin yerinde olmak istemezdim ancak ondan önemli hayat dersleri öğrendiğimi de gizlemeyeceğim sizden. Ova Ceren, Sare’ye yüklediği birinci sınıf cesareti okurlarına da aşılamak için önemli bir görevin peşinde. Kalp Kırıklığı Kitabı, bu görevin nişanesi.
Yazarla, övmelere kıyamadığımız kitabı ve Kibariye’den ricacı olduğumuz sözler üzerine söyleştik.

Hikaye Sare’nin kalbinin dört kez kırılmasıyla başlıyor; beşinci kırılmada ise onu ölüm bekliyor. Ama Sare pes etmiyor, savaşçı bir ruh. Onu her seferinde yeniden denemeye iten şey neydi?
Sare en başta kaderine teslim olmuşken annesinin geçmişini araladıkça kuşaklar arası travmayı kıran kişi olmak istiyor. Normal bir insan gibi yaşamak istemesinin yanı sıra ailesinin üstündeki bu kara bulutları da dağıtmak istiyor.
Bir kalp kaç kez kırılabilir, kırıldıkça zayıflar mı ya da güçlenir mi sizce?
Bu kişiye göre değişir diye düşünüyorum. “Seni öldürmeyen şey seni güçlü kılar” sözüne inanan biri olarak, kalp kırıklığı deneyimi bence insanı güçlendirir.
İstanbul, kalp kırıklığının en karmaşık fonlarına ev sahipliği yapıyor. Sare’yi bu şehirde konumlandırmak bilinçli bir seçim miydi?
Bu hikaye başından beri bir Türkiye özlemi hikayesiydi. İstanbul sokaklarından başka bir yere ait olamazdı.
Bazı şehirler kalp kırmakta diğerlerinden daha mı usta?
Bazı şehirler kalplere diğerlerinden daha az değer veriyor, sevildiklerini hissetmediklerinden olsa gerek.
Fantastik edebiyat bir kaçış, çoğu zaman gerçekliğin doğaüstü bir yansıması olarak karşımıza çıkıyor. Fakat Sare bir kaçış peşinde değil, insan ruhunun derinliklerine inen bir yolculuğa çıkıyor. Gerçeklikten uzaklaşırken Sare’nin kalbine daha fazla mı yaklaştık acaba?
Sare’nin kalbi, hikayenin en başından beri en kırılgan haliyle ortada diye düşünüyorum. Bu kitabı bir kaçıştan çok, bir yüzleşme olarak da yazdım sanki. Kalp kırıklığını genelde bastırarak, unutmaya çalışarak, yokmuş gibi davranarak yaşıyoruz hayatlarımızda. Halbuki onunla gerçekten yüzleşip, başımıza gelen şeyden dolayı kendimizi kurban gibi hissetmek yerine, “Evet, bu da oldu ama ben buradayım ve artık daha güçlüyüm” diyebilmek daha önemli değil mi?
Kitapta yalnızca Sare’nin değil, diğer karakterlerin de bir amacı, görevi var. Bu da okuyucuya tek bir anlatıdan ziyade katmanlı bir dünya sunuyor. Aklınızda geniş bir kurgu planı var mıydı yoksa karakterler kendi yollarını çizerek sizi bu evrene mi çekti?
Aslında yazmaya başlarken aklımda sadece bir dede-torun ilişkisi vardı. Birbirini tanımayan, farklı kültür ve kuşaktan iki insanın birbirini iyileştirmesini yazmak istemiştim. Ama hikayeye girdikçe daha çok karakter, daha çok efsane, daha çok İstanbul geldi. İlk kitabım olduğu için hala roman yazmakla ilgili çok şey bildiğimi iddia edemem ama şu an ikinciyi yazarken de benzer bir deneyim yaşıyorum.
Sare, kaderiyle yüzleşmekle yetinmeyip ona karşı harekete geçiyor. Bu okuyucuya kaderin bir son değil, aynı zamanda bir seçim alanı olduğunu mu anlatıyor?
Kaderi başımıza gelenler kadar, bizim ona verdiğimiz tepkiler ve yaptığımız seçimler de belirlemiyor mu sizce de? Sare’nin yolculuğu, “yazılmış olan”a boyun eğmek yerine, onunla diyaloğa girme cesaretini gösteren bir karakterin hikayesi. Olanı olduğu gibi kabul etmekle yetinmiyor; kendi iradesini devreye sokuyor. Bu da okuyucuya şunu düşündürmek istiyor: Kader dediğimiz şey, etrafımıza çizilmiş bir sınırdan çok, sadece bir başlangıç çizgisi olabilir. Asıl önemli olan, o çizgiden sonra hangi yöne yürümeyi seçtiğimiz.
Kız Kulesi’nin zamansız ve simgesel ağırlığını Sare’nin hikayesiyle buluştururken onun kişisel dönüşümüne de zemin hazırlıyorsunuz. Okuyucu Sare’den ne almalı, neyle yüzleşmeli?
Kız Kulesi hem dışlanmış hem de merkezde, hem gizemli hem de herkesin bildiği bir yapı. Sare’nin iç dünyası da böyle aslında. Onu tanıdıkça, yalnızlığının ne kadar derin, mücadele gücünün ne kadar büyük olduğunu görüyoruz. Okuyucunun Sare’yle birlikte kendi korkularıyla, bastırdığı duygularla yüzleşmesini, geçmişiyle barışırken kendi merkezini yeniden kurmasını istiyorum. Sare, bize kırılmış olmanın aynı zamanda yeniden inşa etme şansı verdiğini hatırlatıyor.
Gelelim Kibariye’ye… Kitabın “Teşekkürler” bölümünde “Sil Baştan” şarkısından
bahsetmişsiniz. Sare de 18 yaşına girdiğinde hayatı sıfırlıyor. Leon’la yeni bir yolculuğa atılıyor. Diyelim ki Sare’nin hikayesine bir şarkı eşlik ediyor, o şarkı “Sil Baştan” mı olurdu? Bu şarkı Sare’nin içsel kırılmalarını nasıl yansıtıyor?
“Sil Baştan”, Sare’den çok benim şarkım. O şarkı, kendime kurduğum düzene başkaldırma hakkım oldu. Sare’nin şarkısı (eğer Türkçe biliyor olsaydı) Can Kırıkları olurdu (Kibariye’den bunu da söylemesini rica etmiş olayım buradan). Ama benim zihnimde Sare’nin favori şarkısı Paint It Black ya da Until It Sleeps. O karanlıkla baş etme hali… Sare’nin ruh haline daha çok onlar eşlik ediyor sanki.