Bir evde büyüyen sessizlik: Sentimental Value ve bir ailenin kırılgan hafızası
Sessiz Bir Hafıza Odağı Olarak “Ev”
Bir evden bahsetmiştik, oradan devam edelim. Çünkü buradaki ev, her ev gibi yalnızca bir yapı değil; akıp giden yaşamın sakin tanığı ve sessiz bir hafıza odağı. Ailesine karşı ilgisiz ve tahammülsüz yönetmen Gustav Borg’un (Stellan Skarsgård) şiddetli geçimsizliğine, eşini ve iki kızını terk edişine şahit olan bir yuva burası.
Film, büyük kız Nora’nın (yönetmenin bir önceki nefis filmi The Worst Person in the World filminden tanıdığımız Renate Reinsve) bir okul ödevi için bu evin dilinden hayatlarını anlattığı bir metni okumasıyla açılıyor. Nora’nın sesinde ev, sakinlerinin afacan koşturmasıyla mutlu, dinmeyen kavgalarıyla yorgun bir karakter olarak canlanıyor. En sonunda babanın gidişiyle ise tamamen neşesini yitiriyor.

Sanatın gölgesinde bir yüzleşme
Ve zamanda ileri gidiyoruz: bu terk edişin üzerinden onlarca yıl sonrasına. Babaları tarafından terk edilmenin travmasını atlatamayan kızları ise artık büyümüştür: Nora, ileri derecede sahne fobisi olan bir tiyatro oyuncusu; Agnes ise bir tarih akademisyeni olmuştur. Yıllar sonra annelerini kaybettikleri gün eve dönen baba, artık onlar için bir yabancıdır.
Ancak Gustav, eski başarılı günlerine dönmesini sağlayacak, hayatlarından derin izler taşıyan güçlü bir senaryoyla çıkagelmiştir. Kendi kızı Nora’nın bu filmde başrol oynamasını ister. Nora, kapatamadığı yaralarının faili olan babasının bu teklifini sertçe reddeder.
Babasıyla konuşmaya çalıştıkları birkaç denemede ise iletişim kuramadıkları ortaya çıkar. Nora, babasının hâlâ onlara ne kadar uzak olduğunu anlatmaya çalışır. Bir oyununu bile izlemeye gelmediğini söyler. Ancak sorularına cevap alamaz; babasının tavrında ve gözlerinde geçmişi iyileştirebilecek bir yol göremez.
Babası kendisini, sanatı, özgürlüğü ve mesafeyi seçmiştir. Film boyunca bundan bir pişmanlık duyduğunu görmeyiz. Üzgündür, evet; ama pişman değildir. Bazen anlamaz, bazen de çaresiz görünür.

Boğazdaki düğüm ve sahnedeki çığlık
Film boyunca Nora’nın derin melankolisini ve kimseyi yanına yaklaştıramayan yalnızlığını izleriz. Boğazında bir düğümle yaşayan bu kadının nefes alabildiği tek yer, ölümcül bir korkuyla çıktığı sahnedir. Çıkaramadığı sesi, sahnede adeta bir çığlığa dönüşür.
En yakın olduğu kişi, kız kardeşi Agnes (Inga Ibsdotter Lilleaas) ise mutlu bir aile kurmuş, eşi ve oğlu Erik’le sakin bir hayat sürmektedir. O da babasının gidişini unutamamıştır. Ancak ablasının ona kol kanat germesi sayesinde hayata tutunabildiğine inanır. Aynı zamanda Agnes, Nora’nın da hayattaki tek tutunacak dalıdır.
Bir tarihçi olan Agnes aile tarihlerini araştırdığında babaannesinin Nazilere yardım etme suçundan yakalanıp işkence gördüğünü öğrenir. Babaannesinin ifadesine ve türlü delillere ulaşır. Bu ifadenin oldukça duygusuz yazılan dilinden etkilenen Agnes’in sözleriyle, babaannelerinin de duygular konusunda mesafeli biri olduğu fikrine varırız. Sonrasında evliliğinde de mutlu hissedemeyen kadın, kendini yine aynı evde yıllar önce asmıştır.
Tüm parçalar yer yer geçmişte, yer yer günümüzde gözlerimiz önüne serildikçe aslında Gustav’ın da benzer bir melankoli ve yalnızlıkla büyüdüğünü anlarız. Tatmadığı sevgi ve yakınlığı ailesine de verememiştir. En iyi bildiği şeyi, yani sinemayı, daha iyi yapabilmek için neredeyse ayak bağı gördüğü ailesinden kaçmıştır. Ancak yıllar geçip yaşlandığında, yaşlılıkla ve zamanla yüzleşmeye çalışırken yine kelimeleri ve yakınlığı eksik ya da yapaydır. Oysa görürüz ki kızından, annesinden ve kendisinden parçalar taşıyan, genç bir kadının intiharıyla son bulan yeni senaryosu onun da duygularıyla yüzleşme ve ifade etme biçimidir.

Kızının reddettiği rolü, onun eski cazibesinden ve sanatçı ruhundan etkilenen genç ve ünlü bir Hollywood oyuncusuna (Elle Fanning) vermiştir. Ancak oyuncu rolde rahat hissetmez; hikâye ona fazla kişisel ve yabancı gelir. Bu nedenle projeyi yarım bırakır.
Daha sonra, kardeşi sayesinde Nora, okumayı reddettiği senaryoyla yüzleşir. Kendi hayatından çok önemli parçalar taşıdığını fark eder. Babasının aslında sandığı kadar duygularına uzak olmadığına, bu ortak yoksunluğu ve melankoliyi paylaştıklarına ve ikisinin de ifade alanının sanat yoluyla olduğuna ikna olur. Yine kendi evlerinde çekilen filmde Nora’nın başroldeki vurucu performansı, baba kız arasında sessiz bir anlayışa kapı aralar ve film ışıklarını söndürür. Filmde Gustav’ın kendi çocukluğuna denk düşen çocuk karaktere ise torunu Erik can verir. Kuşaklar boyunca kanamaya devam eden bu aile içi travma, sevgisiz ve uzak yetişen nesiller aslında aynı yarayı taşımaktadırlar. Sanatın bir ifade ve iyileştirme gücü sayesinde bir araya gelmişlerdir.
Çocukluktan sağ çıkmak üzerine
Tüm bu duyguları gık demeden yüklenen sessiz tanığımız, o güzelim ahşap ev ise her dönemde yenilenerek bu ailenin yaşamındaki ortak manevi değerini sürdürürken, paylaşılan tek şeyin o olmadığını da görürüz. Oslo’daki o evde de, tüm dünyada olduğu gibi sevgisiz ebeveynler, boğazlarındaki düğümleri çözemeyen çocuklar dünyaya getirmiştir. O çocukların ise her zaman çocukluklarından sağ çıktıkları söylenemez.