Kışkırtıcı, erotik ve aslını inkar eden bir uyarlama: Uğultulu Tepeler’e dair düşünceler
Büyük soru işaretleri eşliğinde vizyona giren yeni Uğultulu Tepeler uyarlaması (herkesin soru işareti kendine), daha ilk sahnelerden o malum konuyu karşımıza çıkarıveriyor: Bir uyarlamayı neye göre değerlendiriyoruz? Kitaba ne kadar sadık olduğu mu önemli, yoksa bize ne hissettirdiği mi? Emerald Fennell’in yönetmenliğini ve senaryosunu üstlendiği, Margot Robbie ve Jacob Elordi’nin başrollerini paylaştığı bu film, romanı birebir takip etmeye çalışan bir yapım gibi durmuyor zaten. Bunu daha fragmanlardan bile anlamıştık. Emerald Fennell o tanıdık hikayeyi alıp daha serbest, yer yer fanfiction’a göz kırpan bir yerden yeniden kuruyor. Bu yüzden filmi konuşurken belki de “Ne kadar doğru anlatmış?” sorusundan çok, “Nasıl bir dünya kurmuş?” diye sormak daha anlamlı hale geliyor.
Uğultulu Tepeler’i ilk ve son okumamın üzerinden 18 yıl geçti. Twilight’ı 2008’de gösterime girdiği yaz mevsiminde altı kez baştan sona izlemiş; Uğultulu Tepeler’i ise yalnızca bir kez okumuştum. Sevdiğim kitapları birkaç kez okurum, Uğultulu Tepeler’i de sevmiştim. Ancak elim kitaba yalnızca bir kez uzandı. Çok karmaşık bir hikaye, karakterlerin birbirine acı çektirdiği, okuru yerden yere vurduğu bir hikaye. Beyazperdede hakkı verilmeyen, yüksek bir ihtimalle hiç de verilemeyecek bir roman. Belki bu yüzden. Tartışmalı bir gerçekliği, cesur bir anlatımla aktarıyor. Bu da olabilir sebep. Ya da ben bir okur olarak o gerçekliği çok benimsediğim, adeta bir Cathy’e dönüştüğüm için de olabilir. Bugün kitabı, kitaptaki sınıf çatışmasını, toplum eleştirisini, bir kadın olarak tarihin her köşesinde sıkışmış olmamızı ve sıkışmaya devam edişimizi, sömürgeciliğin yan etkilerini, bedensel ve toplumsal mülkiyet arayışını, bende bıraktığı imkansız hisleri ve bunları itiraf edebilme gücünü konuşmayacağım. Ama istiyorum ki…
Emerald Fennell’ın benden daha cesur olduğunu bilmenizi istiyorum. Bu kitabın bir aşk hikayesini anlatmadığını, romantizmden uzak olduğunu da öyle. Fakat aynı zamanda Cathy ve Heathcliff arasındaki aşkın varlığını da reddetmek istemiyorum. Yıkıcı ve yakıcı bir aşk, Brontë’nin hiçbir zaman yüceltmediği ve savunmadığı bir aşk… Ama üzerine gittiği, o bağı araştırdığı, sorguladığı bir aşk. Fennell’ın deli dolu uyarlaması bir yana, ateşin bedende değil, ruhta yandığını bilmek de önemli. Yeterince edebiyat ve manalı sözlerden sonra Margot Robbie ve Jacob Elordi’nin başrollerini paylaştığı, Emily Brontë’nin jenerasyonlara ilham veren hikayesinin yeniden okumasından bahsedelim. Bunun bir tekrar yorumlama ya da fanfiction olduğunu unutmamak ve her adımda hatırlamak lazım zira Fennell’in yönettiği filmin, Brontë’nin yazdığı romanla uzaktan yakından ilgisi yok.

Hayal gücü oldukça geniş bir yönetmenin tüm fantezilerini açığa çıkardığı 137 dakikaya eşlik ediyor seyirci. Bu filmde Cathy ve Heathcliff aşkı, arzulara ve sınırsız bir tutkuya gebe. Yadsınamaz bir heyecan, iç gıcıklayan bakışlar, abartılı coşku, gergin bir erotik dans var aralarında. Fennell elini korkak alıştırmıyor, hislerini bastırmıyor. Karanlık romansın her aşamasında seyircinin elini tutuyor. Aslında aklında kalanlarla da çekiyor bu filmi, belli. İlk okuduğunda, genç bir kızken ne hissetti ise bu filmde var. Gençliğin, ilk arzuların ve ilk aşkın dünyayı yakacağına inandığımız yıllar. Bu sebeple Fennell’a kızamıyorum ve filmin kötü olduğunu düşünmüyorum. Bu cümleyi de çok net bir biçimde kurmam gerektiğini çok sayıda kötü yorum okuduktan sonra fark ettim. Brontë’nin kitabına yüz çevirse de Fennell bambaşka bir hikaye yazıyor çünkü. Seyirci koltuğundan kalkıp kitabı elime aldığımda bu kitabın herhangi bir yönetmen tarafından tamamen anlaşılır bir şekilde sinemaya uyarlanamayacağını bir kez daha anlıyorum. Brontë ve örtülü bakış açısı, Brontë ve sırları, Brontë ve anlatmak istediklerini anladığımızı düşündüğümüz anda “Ya öyle değilse?” diye sorduğumuz her okuma bunu engelliyor. Brontë’nin metninde erotik bir gerçeklik olmasa da bir arzu estetiğinden bahsetmek mümkün. Bu arzu fiziksel değil, ruhsal bir ikilikte ortaya çıkıyor.

Cathy’nin “Ben Heathcliff’im” cümlesinde ruhunda yankılanan ya da yankılandığını düşündüğü bir arzu var. Fennell bu arzuyu Cathy ve Heathcliff’in bedenine taşıyor. Brontë’nin eserinde bunu amaçlamamış olması, Fennell’ın yorumlama biçimini değiştirmiyor. Bu Fennell’ın dünyası ve eğer karakterleri bu şekilde anlatmayı seçtiyse kendisini desteklemekten başka elimden bir şey gelmiyor. Bu uyarlama pek çok açıdan cesur bir anlatı olarak aklımda kalıyor, Fennell’in onu takip edecek eleştirileri tahmin edebilecek kadar zeki bir kadın olduğunu da biliyorum. Buna rağmen bu filmi çekme kararı almasını takdirle karşılıyorum. Yalnızca anlatıda değil, La La Land, No Time to Die, American Hustle, Saltburn gibi filmlere imza atan görüntü yönetmeni Linus Sandgren’i koltuğa oturtması da bu filmi tam olarak nasıl çekmek istediğinin bir kanıtı.

Çığlık attıracak kadar keskin görsel geçişlerle karakterlerin yaşadığı duygu fırtınasını aktarmayı seçmesi de bu yüzden. Fennell’ın bu filmi çekerken ciddi bir bakış açısına sahip olduğu da açık. Filmin kendi kendisinin parodisi olduğu bir an gelse ve gerçeklik balonu yıkılsa, bir ihtimal… Daha çok sevebilirdim. Fakat absürt komedi unsurlarına yer vermesine rağmen bir öğretmen çocuğu edasıyla o komedinin sınırlarının dışına çıkmaması bunu zorlaştırıyor. Fennell’ın son yıllarda bir filmde izlediğim en iyi açılış sahnelerinden birini çekmesini de göz ardı edemiyorum. Uğultulu Tepeler, kameranın çalışmaya başladığı andan itibaren gergin ve parmak uçlarınıza yayılan bir his veriyor. Ancak Fennell’ın kitabın ikinci yarısını ekrana uyarlamama tercihi hayal kırıklığı yaratıyor. Seyirci, Cathy ve Heathcliff’in erotik gerçekliğinde sıkışıyor, sıkılıyor, boğuluyor, nefes almak imkansız hale geliyor. Bir noktada baygınlık geçirebilirdim ancak öyle olsaydı bile Nelly beni uyandırırdı eminim. Fennell, arzuyu fetişize ederken zaman zaman bir cezalandırma biçimi olarak da kullanıyor. Öte yandan erotik ile melodramatik romans arasında hibrit bir anlatı kuran Fennell’ın uyarlamasının aşırı estetik bir kaygı güttüğünü de söyleyebilirim ama bu inat beni rahatsız etmiyor. Toplum ve kimlik eleştirilerini gölgede bırakan anlatı biçimi bir tarafta, kışkırtıcı tarzı ve fütursuz bakış açısı diğer yönde. Fennell, herkesin yönetmeni değil fakat olmak zorunda da değil. Hangi anlatı biçimini seveceğiniz size bağlı.
