‘‘Ah canım aile, sen aşkların en dertlisisin’’: Aile Yalanları oyununu oyuncularından dinliyoruz

Dadanizm newsletter duyuru (600 x 600 px)

Ünlü yazar Nermin Yıldırım’ın Bavula Sığmayan isimli kitabındaki öykülerden uyarladığı Aile Yalanları Zorlu PSM, Toy İstanbul ve Melisa Sözen ortak yapımı olarak sahnede. İlk duyurulduğundan bu yana sanatseverlerin merakla beklediği oyunun kadrosu da deyim yerindeyse şampiyonlar ligi. Çağdaş tiyatro sahnesinin en başarılı isimlerinden Hakan Emre Ünal’ın yönettiği oyunda üç şahane oyuncu; Melisa Sözen (Belgin), Ülkü Duru (Müzeyyen) ve Müfit Kayacan’ı (Kamuran) izliyoruz.

Belgin evinde bekar bekar otururken, bir gün annesinden bir telefon alıyor ve kendini aile evinde buluyor. Sonrası ise tam bir “aile” komedisi ve dramı. Belgin’in de, babası Kamuran’ın da, annesi Müzeyyen’in de dertleri tanıdık, sitemleri bildik. Bu kendine has ailenin dertlerine hep beraber dadanalım istedik ve oyuncularına, oyunla ve en önemli meselelerimizden biri olan “aile” kavramıyla ilgili sorular sorduk.

Aile Yalanları; 24 ve 25 Ocak’ta Zorlu PSM’de…

Aile Yalanları’nı okuduğunuzda sahnede nasıl bir oyun hayal etmiştiniz? Hayalinizin sahneye yansımasıyla ilgili duygularınızı öğrenmek isteriz…

Melisa Sözen: Oyunu ilk kez okurken kendi kendime çok gülmüştüm, önce Nermin’in (Yıldırım) tespitlerine sonra da onların nasıl oynanabileceğine. Çok zekice tespitleri var Nermin’in, hangi karakteri takip ederseniz edin kendi hayatınıza dışarıdan bakıyormuşsunuz gibi hissetmenizi sağlıyor. Bunu yalın, dürüst ve nüktedan bir dille üstelik de her bir karakterin kendi üslubunu, nüanslarını yaratarak başarıyor. Hikayeyi üç farklı karakterinden gözünden anlatırken metni edebi bir matematiğin içine ustalıkla yerleştirmesi beni en heyecanlandıran kısımlardan biriydi. Seyirci için de, oynarken bizim için de çok keyifli bir deneyim olacağını düşünmüştüm. Tam da düşündüğüm gibi oldu. Oynandıkça, seyirci ile buluştukça metnin anlamı daha da derinleşiyor ve bizim karakterlerimizin nüansları da aynı ölçüde renkleniyor.

Ülkü Duru: Aile Yalanları’nı, bu güzel oyunu çok gerçekçi bir biçimde seyirciye aktarabileceğimizi düşünmüştüm. Hakan Emre’nin yalın rejisi ve oyuncu arkadaşlarım Melisa Sözen ve Müfit Kayacan’ın güzel enerjilerinin buluştuğu çok yoğun bir prova döneminden sonra hem güldüren hem ağlatan, herkesin kendi hayatından bir şeyler bulabileceği, üzerinde düşünebileceği seyircinin çok keyif aldığı bir oyun olduğunu düşünüyorum.

Müfit Kayacan: Oyunun metni çok özgün ve farklıydı. İlk okuduğumda beni çok heyecanlandırdı. Okurken sahnede nasıl can bulacağını, nasıl hayata geçeceğini çok merak ettim. Bu düşünce beni bir yandan da umutlandırdı. Yönetmenimizin Hakan Emre olduğunu bilmenin de katkısı büyük oldu bu umutta. Hakan Emre’nin daha önce rejisini yaptığı oyunlardaki başarılarını izlemiştim. Sonuca gelecek olursak; sahneye yansıyan düşündüğümden çok daha güzel bir noktada hayat buldu. İzleyici ile olan ilişkisi çok önemliydi ve o da tahmin ettiğim -daha doğrusu hayal ettiğim- biçimde gerçek oldu. Tüm bunlar da bugün bizi çok mutlu eden, heyecanlandıran bir oyunun ortaya çıkmasını sağladı.

Aile Yalanları aile olmak ve aile kalmak hakkında izleyiciye neler söylüyor sizce?

Melisa Sözen: Oyunun cümlelerinden biri olan “hem kendimiz olup hem de sevebilecek miyiz birbirimizi?” sorusu çok iyi özetliyor bence bu oyunu. Bizim kültürümüzün çatısı altındaki aileden yola çıkıyor oyun. İnsan tüm olmamışlıkları, hayalleri, umutları, travmaları ile yüklü kuruyor aslında “aile”sini. Daha kendi iç dünyasını keşfedememişken, genellikle genç yaşta belki severek belki görücü usulü bir yuva kuruyor. O yuvaya bir noktada çocuk katılıyor. Sonra birbiri üzerinden temize çekmeye çalışıyor herkes hayatı. Kendinde olmayanı çocuğu için istiyor, hayatta kaçırdıklarının acısını eşinden çıkartıyor, ruhu sevilmek, anlaşılmak, şefkat istiyor. Bazen tüm bu arzulara kör ve sağır kalan bir eşin ilgisizliğinde solup gidiyor, bazen de o eşin varlığındaki tanıdık yoldaşlık her şeyi sineye çektiriyor. Ve oyun aile olmanın her bir halini bizi kırıp dökmeden ama şöyle bir tutup sarsarak anlatıyor. O tanıdık bildik hisler gelip gözümüzü dolduruyor izlerken, kahkahalar attırıyor ve en çok da sarıp sarmalamaya özen gösteriyor tüm bunları anlatırken.

Ülkü Duru: Aile bireylerinin özellikle anne-babaların çocukların iyiliği için onlara tatlı yalanlar söylenebileceğini ama sonunda bunun çok da doğru bir şey olmadığını, konuşarak halledebileceğini anlatıyor. Anne baba arasındaki ilişkinin de ufak yalanlarla yürümeyeceğini, bir gün gerçeğin ortaya çıkacağını, aile olmanın en başta sevgi, karşılıklı saygı ve güvenden oluştuğunu anlatıyor.

Müfit Kayacan: Oyunun tam da sorduğu soruyla dillendirecek olursak; “hem kendimiz olup hem de sevebilecek miyiz birbirimizi?” Oyun bunu sorguluyor özünde. Toplumun en temel yapısını oluşturan hem sığamadığımız cennet hem kaçamadığımız cehennem gibi tanımları da yakıştırdığımız aile yapısını; üç farklı aile bireyinin gözünden sorguluyor ve tartışıyor. “To be or not to be” gibi de söyleyebiliriz. Aile kalmak mı, aile olmak mı? Tabii ‘aile olmak için aile kalabilmek’ ailenin tanımını belirliyor bence. Aile olmak çok önemli ama aslında bütün mesele bu kadar özel ve kıymetli olan kurumun aile olarak kalmasını sağlayacak emekleri, bilinci ve sabrı gösterebilmekte yatıyor. Bu da çoğu zaman pek kolay olmuyor. Yani en büyük mutluluklarımız da en derin travmalarımız da bu kurumun içerisinde kendisini bize yansıtabiliyor.

Aile Yalanları’nda Belgin-Müzeyyen-Kamuran’ın kendinize en yakın hissettiğiniz sahnesi veya duygusu hangisiydi?

Melisa Sözen: Belgin’in anne ve babası ile yaptığı her iki telefon konuşmasını da kendime yakın hissediyorum. Anne-çocuk, baba-kız çocuğu ilişkilerini çok iyi anlatıyor her iki sahne de.

Ülkü Duru: Müzeyyen’in kızına olan özlem duygusu ve her ne yaparsa yapsın, ona kızmadan onu her zaman seveceğini ve kızını olduğu gibi kabul ettiğini söylediği sahne… Kamuran’ın da ölmeden önce yaşamak istediği çapkınlık heveslerine kızmayıp ona şefkat duyması.

Müfit Kayacan: Aslında tüm oyunda Kamuran’a ilişkin olaylar ya da sözler açısından baktığımda hemen hemen hepsi diyebilirim. Çünkü gerçekten bu metnin bu kadar kuvvetli oluşunu da tanımlıyor bana göre. Özellikle benim yaşadığım, babamın ve çevremdeki dostlarımın gözlemleyebildiğim kadar yaşadığı bir hayata tam anlamıyla eşlik, tanıklık eden bir metin. Dolayısıyla gerçekten Kamuran’ın yer yer daha da içimi acıtan ya da beni keyiflendiren halleri de dahil olmak üzere yani tüm oyun boyunca devam eden macerası bana bütününde çok yakın ve çok gerçek geliyor.

Sizce bu ailenin en özgür ruhlusu, en mutlusu ve en endişelisi kim?

Melisa Sözen: En özgür ruh abi, en mutlusu baba ve endişelisi de anne bana göre.

Ülkü Duru: En özgür Belgin, en endişeli Müzeyyen, en mutlu Kamuran, çünkü kendince yeni bir heyecan yaşıyor.

Müfit Kayacan: Aslında ailenin özgür ruhunun Belgin olduğu düşünülebilir. Bir parça özgür olmanın, özgür ruhun kıymetini bilmesi ve bunu hayata geçirmeye inatla çabalaması ile bu tanıma yakışan oyun kişisi bence Belgin. Tabii ne kadar başardığı ve bu konuda kat ettiği mesafe başka bir tartışma konusu. En mutlusu kim diye soracak olursak, en trajik cevap da burada: hiçbiri… Günlük hayatın akışına kapılarak, deliliğe vurarak -tabiri caizse- mutlu oldukları anlar elbette var ama temelde bir mutluluktan söz ediyorsak burada hüzünlü bir durum olduğunu düşünüyorum. En endişeli kim sorusu düşünüldüğünde ise anne-baba olan kişilerdir diyebilirim. Bu, insanın doğasından gelen bir durum bence. Sezen Aksu’nun çok sevdiğim bir anekdotu geliyor aklıma bir arkadaşının bir bebeği olduğunda ona gönderdiği mesaj; “Endişeliler kulübüne hoş geldin.’’ Dolayısıyla anne-baba isen evladın adına endişelenmek bu paketin içinde yer alan en olmazsa olmaz durum.

Aile Yalanları’nı ele alırken oyunda kişisel olarak empati kurmakta zorlandığınız bir durum/duygu/karakter davranışı oldu mu? 

Melisa Sözen: Üç karakteri de çok iyi anlamakla birlikte yine de her birinin katılmadığım bakış açıları var. Birbirini anlamaktan vazgeçen ama yine de birlikte kalmayı seçen insanlar, mutsuzluklarının telafisini bir şekilde yapıyorlar. Diğerini kırıp dökerek, başka bir yaşam sürerek ya da pasif agresif bir tutum içerisinde kalarak hayatı zindan etmenin bir yolunu bulabiliyorlar. Bizim karakterlerimiz de bu kusurları barındırıyor. Onları bu denli sahici yapan bu kusurlara bir oyuncu olarak bayılıyorum, bizim için oynaması çok tatmin edici bir çeşitlilik yaratıyor. Öte yandan Melisa olarak baktığımda ise taraf tuttuğum anlar oluyor oyunda.

Ülkü Duru: Evet, elbette ki oldu. Ben Müzeyyen’in kocasının yıllar içindeki ilgisizliğinden doğan mutsuzluğu yaşamazdım. Benim duygularımı, düşüncelerimi önemsemeyen biriyle aynı evi paylaşmazdım. Kızımın hayatına gerektiği kadar müdahale eder, onun haberi olmadan onu bir görücüyle burun buruna getirmezdim.

Müfit Kayacan: Biraz abartı gibi gelebilir ama hiç olmadığını düşünüyorum. Çok sıra dışı, kuvvetli ve çok değerli bir oyun metninden söz ediyoruz. Şimdiye kadar oynadığımız oyunlarda izleyenlerin oyunu hep birlikte, aynı coşkuyla kucakladıklarını gördük. Nermin Yıldırım niye bu kadar çok okunuyor, buradan bunu da anlamak mümkün. Bu oyunda anlatılan olaylara, durumlara, karakter davranışlarına baktığım zaman empati kurmakta hiç zorlanmadığım, tam aksine çok rahat empati kurabildiğimi gördüm.

İki çocuklu bu ailede abiyi hiç görmüyoruz. Ailenin içindeki etkisi ile ilgili de bir şeyler söylüyor bu tutum. Sizce Belgin’in abisinin -görünmese de- ailede nasıl bir etkisi olmuş ya da hala var?   

Melisa Sözen: Abinin yokluğunun etkisini en çok Belgin hissediyor. Annenin her şeye karışan bunaltıcı halleri, babanın kendi dünyası hariç geri kalana karşı giderek azalan merakı abiyi bu çekirdek ailenin uzak ve ferah bir yerine yönlendirmiş. Otomatik olarak anne ve babanın beklentileri de her durumda onlar için hazırda bekleyen Belgin’e yönelmiş. Ailenin iç işlerinden sorumlu çocuğu olmuş Belgin. Abinin evlenmiş Belgin’in ise hala bekar oluşu da bu durumu iyice sıkıştırmış. Annenin tüm dikkati Belgin’e yönelmiş böylece. Artık sadece her dertte elini taşın altına koyması beklenen çocuk değil, üstüne bir de yuva kurup evlenmesi beklenen çocuk olmuş Belgin.

Ülkü Duru: Abi bir an önce evlenerek kendisini aile ortamından uzaklaştırıp başka bir aile kurmuş. Bu ailenin oyunlarına alet olmak istememiş. Olaylara seyirci kalmayı tercih ediyor. Bu yüzden biz onu hiç görmüyoruz.

Müfit Kayacan: Bence yazar, anne-baba ve evlat ilişkisi üzerinden bir aile çatışmasını aile ilişkisini her şeyiyle ele almayı denemiş. O nedenle abiyi sadece Belgin’in anlatımlarından, satır aralarından biraz tanıyabiliyoruz. Yazar anlatmak istediği aile içi çatışmayı ya da ilişkileri evlatlardan bir tanesiyle yani Belgin’le anlatmayı tercih etmiş diye düşünüyorum. O nedenle abinin varlığı tam bir çekirdek ailenin tanımını destekleyen bir kişilik, bir olgu olarak duruyor. Abi, aileye biraz uzak durmayı, evlenerek kendi dünyasına çekilmeyi tercih etmiş bir aile bireyi olarak görünüyor. Ve bunun da aile üzerinde etkisi olmuş. Ailelerde de kardeşler hiç birbirine benzemeyen tutumlar içinde olabilirler. Ama değişmeyen bir şey varsa; o da anne ve babaların evlatlarına aynı mesafede koşulsuz, neleri varsa evlatlarına verebilecekleri, bildikleri her şeyi kendi akıllarınca aktarmayı sürdüreceği bir durum içinde olmalarıdır. Tıpkı bu oyunda görüldüğü gibi.

Belgin’in anne ve babası ile kurduğu ilişki ve iletişim Melisa olarak size neler söyledi, nasıl duygular uyandırdı?

Melisa Sözen: Belgin’in ailesi ile kurduğu ilişki öyle tanıdık ki. En yakınlarına sivrilen dili, beklentilerin ve tekrarların bıkkınlığı, bağımsızlık mücadelesi, anne ve babasının kendisini sevmeye adanmış ömürleri karşısında hissettiği sağlıksız vicdan azabı ve giderek onlara benzemenin yarattığı hırçınlık… Ve bunların hepsini, her şeyi iyileştirecek kadar büyük olan anne babasına duyduğu sevgi. Ah aile, canım aile sen aşkların en dertlisisin.

Müzeyyen’i ele alırken siz nasıl bir yolculuk yaşadınız?

Ülkü Duru: Müzeyyen karakterine hazırlanırken tabii ki gözlemlerimden yararlandım. Aslında bizim ülkemizde o kadar çok Müzeyyen var ki; annemden, arkadaşlarımdan, komşudan, tanıdığım annelerden, okuduğum romanlardan, filmlerden hepsinden ufak ufak bir şeyler kattım. Ve tüm bunların karışımından bir Müzeyyen yaratmaya çalıştım ve oynamaktan çok zevk aldığım bir karakter ortaya çıktı.

Kamuran size göre biraz daha yaş almış biri. Onu canlandırırken siz neler hissettiniz?

Müfit Kayacan: Çok sevdiğim bir soru oldu bu. Çünkü ben 37 yıl önce başladığım oyunculuğu ilk günkü kadar heyecanla seven ve sahnede çok mutlu olan birisiyim. Kamuran’ı canlandırmak bana çok heyecan ve mutluluk verdi. Benden tam 10 yaş büyük, 74 yaşında bir karakter Kamuran, ama oyunun yapısı gereği gençliğinden de parçaları kısa anlarda sundum. Kamuran’ın 20’li yaşlarını da ya da evliliğinin ilk yılları yani 30’lu yaşlarını da canlandırma şansım oluyor bu oyunun içerisinde. Hatta kendi gözünden, kızının ve tabii ki bir de eşi Müzeyyen’in gözünden yolun sonu görünüyor diye tanımladığı, artık elleri titreyen, uyuyakalan, koltukta neredeyse görünmez olan, yolun sonuna gelmiş bitkin bir Kamuran’ı da… Bunlar bir oyuncu için her zaman rast gelmeyecek büyük şanslar. Burada bir de çok kıymetli bir yönetmenle çalıştığım için, onun verdiği ve bana açtığı alanlarla karakteri daha da zenginleştirme şansı bulduğum için benim açımdan çok mutlu bir süreç ve oynarken de her defasında sevinçle heyecan bir arada sahnede oluyorum.

Dadanizm sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin