Tahammülünüz varsa buyurun: Inside the Manosphere ve Louis Theroux’nun iç karartan yakın planı
Erkeklerin aksine kadınların doğuştan gelen “değerleri” yani vajina ve memeleri olduğunu; kadınları mutlu eden tek şeyin evlenip çocuk bakmak olduğunu düşünüyorlar. Matrix filminden alınan “kırmızı hap” kavramına, yani toplumun erkek karşıtı olarak kurulduğuna ve bunun sorumlusunun kadınlar ve feminizm olduğuna inanıyorlar. Depresyona inanmıyorlar, etraftaki her şeyin erkeklerin eseri olduğunu söylüyorlar. Ve bu durumun kötü bir şey olmadığını, hatta kadınların da bundan memnun olduğunu öne sürüyorlar. Tek eşlilik yalnızca kadınlar için olmalı; erkeklerin birden fazla partneri olabilir, elbette bunu da savunuyorlar. Hayır hayır, sakın kadınlardan nefret ettiklerini ve onları anlamadıklarını aklınızdan bile geçirmeyin. Onlar “kadınları çok seviyor, çok iyi anlıyor ve onlar için en iyisini kendilerinin bildiğine inanıyorlar. Feminizm düşmanı ve homofobik olduklarını söylememize gerek yok sanırım.
Buraya kadar okurken nefesiniz daraldı biliyorum. Ve hepsine olmasa da bir kısmına katılan ya da ifade etmese de bunlara inanan erkeklerle de karşılaşıyor olabilirsiniz. Ancak ben bu gün size, ‘‘geleneksel” erkekliği savunan, ilişkilerde erkek egemenliğini öne çıkaran ve feminizmi açıkça küçümseyen erkekleri yani “manosphere”i ele alan bir belgeselden bahsedeceğim. Baştan uyarayım, yaklaşık 70 dakikalık bu belgeseli kontrol edemediğiniz mimikler ve “Buradan nasıl çıkacağız” duygusuyla izleyeceksiniz.
Tarikatlardan suç dünyasına, aşırı sağ hareketlerden oyun kültürüne, ünlülerin yaşamlarından silah meraklılarına ve porno yıldızlarına uzanan sıra dışı belgeselleriyle tanınan Louis Theroux bu kez kamerasını “geleneksel” erkekliği savunan, ilişkilerde erkek egemenliğini öne çıkaran ve feminizmi açıkça küçümseyen erkeklere çevirdi. Ortaya ise Inside the Manosphere adlı belgesel çıktı. Theroux’yu bilmeyenler için not düşelim: Ödüllü belgeselci nüktedan bir yaklaşımla filmlerine konu ettiği öznelerin hayatlarına sızıyor, onlara cesur sorular soruyor. (Theroux’ya yönelik eleştiriler ve tartışmalar bir başka yazının konusu olsun.)
Theroux bu filminde de her zamanki yöntemini sürdürüyor; hareketin önde gelen ve en tartışmalı figürleriyle görüşüyor. Belgeselde, sosyal medyada kadın düşmanı tavırlarıyla öne çıkan isimlerinden Harrison Sullivan (sosyal medyada bilinen ismiyle HS TikkyTokky) ve Justin Waller yer alırken, kendisini ‘‘kadın düşmanı’’ olarak tanımlayan, çocuk kaçakçılığı, tecavüz, reşit olmayan biriyle cinsel ilişki ve kara para aklama suçlamalarıyla yargılanan Andrew Tate’e doğrudan söz verilmiyor; onun yerine arşiv görüntüleri kullanılıyor. Theroux röportajlarında onunla yüz yüze görüşme ayarlamaya çok yaklaştığını ancak başaramadığını söylüyor.
Yönetmenle savaş…
İspanya’nın Marbella şehrinde bulunan 23 yaşındaki İngiliz influencer Harrison Sullivan, yani HSTikkyTokky, film boyunca en çok gördüğümüz isim. Kendisi Theroux ile de sık sık tartışmaya giriyor hatta çekimler sırasında canlı yayınlar açıp bu videoları kullanarak yönetmeni de bir içeriğe dönüştürüyor, onu kıskıvrak yakalamaya çalışıyor. İşin ilginç olanı, Theroux’yla paylaştığı videolara gelen yorumlar onu daha da hırçınlaştırıyor. Zira yönetmenin alametifarikasını bilenler, bunun Sullivan’a yapılmış bir itibar suikasti olduğunu, kariyerini mahvedeceğini söylüyor. Sullivan daha da hırslanıyor ama en sonunda “Beni homofobik, kadın düşmanı ya da nasıl gösterdiğin umrumda değil” diyor. Yani normal şartlarda insanın yüzünü kızartması ve toplumdan dışlanmasını gereken bu sıfatları gururla sahipleniyor.

Bu arada yönetmenin sorduğu sorulardan sonra Sullivan, annesinin ırkçılıktan, homofobiden ve özellikle kadın düşmanlığından nefret ettiğini, bunları dile getirdiğini duysa kendisini tokatlayacağını söylüyor. Buna karşın, OnlyFans hesaplarını tanıtan bir ajans işletmesine rağmen, kendi kızının böyle bir şey yapması durumunda onu reddedeceğini ifade ediyor. Benzer şekilde, oğlu eşcinsel olursa onu da reddedeceğini söylemekten çekinmiyor.
Kadınlar nerede?
Harrison Sullivan filmde tek başına değil. “Manosphere”in öne çıkan figürlerinden Myron Gaines ve Nicolas Kenn De Balinthazy ile kendisini zenginlik, başarı ve erkek egemenliğinin bir temsili olarak sunan Justin Waller da film boyunca karşımıza çıkıyor. Açıkçası her birini izlemek ayrı ayrı zorlayıcı.
Belgeseli izlerken, zaten geniş kitlelere ulaşma gücüne sahip bu erkeklerin, kendi platformlarında söylediklerine oldukça yakın ifadeleri burada da dile getirebildiğini; yani bir anlamda onlara yeniden alan açıldığını hissettiren bir durum ortaya çıkıyor. Louis Theroux sorularıyla onları köşeye sıkıştırmaya çalışsa da bu isimlerin büyük ölçüde bundan etkilenmediği, yüzleşme gibi bir motivasyon taşımadıkları görülüyor. Öte yandan filmde de açıkça görüldüğü üzere, bu erkekler, özellikle genç yaştaki geniş bir takipçi kitlesine sahipler. Bu izleyicilerin söz konusu figürleri neden rol model olarak benimsediğine dair daha derinlikli bir çerçevenin sunulması, filmi daha doyurucu kılabilir ve hepimizi biraz daha fazla dehşete düşürebilirdi.
Filmde dikkat çeken bir diğer unsur ise kadın temsiliyetinin sınırlı oluşu. Konu itibariyle bunun normal olduğunu düşünebiliriz ancak izleyiciye nefes alacak alanlar açması ve özellikle öznelere ses vermesi adına önemli olduğunu düşünüyorum. Bu arada hiç mi kadın yok derseniz, yine belgeseldeki erkeklerin şaşırtmayacağı üzere nesne olarak kullanıldıklarını görüyoruz. Ayrıca Theroux, görüştüğü erkeklerin eşlerine ya da partnerlerine -izin verildiği ölçüde- sorular yöneltiyor; ilişkilerine ve gündelik hayatlarına dair izler sunuyor. Bu da sinirleri daha çok bozuyor.

Belgeselin tek iyi yanı!
Yine de dikkat çeken bir nebze de olsa içlere su serpen bir gelişme var: “Manosphere” içinde özellikle Fresh and Fit adlı programıyla bilinen ve kadınlara, Yahudilere, LGBTQIA+ topluluğuna ve pek çok gruba yönelik saldırgan söylemleriyle öne çıkan Myron Gaines’in kız arkadaşı Angie (Angelica Camacho), ondan ayrılıyor. Daha sonra yaptığı açıklamada belgeselin bir parçası olmak istemediğini belirten Angie, “zaten çok şey atlattığını”, terapi gördüğünü ve arkadaşlarıyla ailesinden güçlü bir destek aldığını belirtiyor.
Rakamlar daha da korkutucu
Başlarken de bahsettiğim gibi halihazırda şahit olduğumuz bu erkek egemen ve kadın düşman zihniyeti bu kadar pervasızca savunan erkekleri bir arada görmek izleyiciyi tetikliyor. Ancak bundan çok daha fenası da var. Krizler çağında, her şeye ulaşmak çok kolayken sosyal medya, nefret söylemleri etrafımızı sarmışken biz buradan nasıl kurtulacağız? Zira gidişat çok iç açıcı değil, yolun sonunda ışık zerresi görmek çok zor.
Dünya genelinde yapılan bir araştırma, genç erkeklerin toplumsal cinsiyet rolleri konusunda önceki kuşaklara göre daha gelenekçi görüşler taşıyabildiğini ortaya koydu.
Ipsos ile King’s College London bünyesindeki Global Institute for Women’s Leadership tarafından 29 ülkede 23 bin kişiyle gerçekleştirilen ankete göre Z kuşağı erkeklerin yüzde 33’ü bir evlilikte son sözü erkeğin söylemesi gerektiğini, yaklaşık üçte biri ise eşlerin kocalarına itaat etmesi gerektiğini düşünüyor.
Araştırma, genç erkeklerin yalnızca kadınlar için değil, kendi davranışları konusunda da daha geleneksel beklentilere sahip olabildiğini gösterdi. Z kuşağı erkeklerin yüzde 30’u erkeklerin arkadaşlarına “Seni seviyorum” dememesi gerektiğini düşünüyor. Yüzde 21’i çocuk bakımına aktif katılan erkeklerin daha az “erkeksi” göründüğünü düşünüyor. Bu oranlar baby boomer erkeklerde sırasıyla yüzde 20 ve yüzde 8.
Yeterince tahammülünüz varsa, buyursunlar. Louis Theroux: Inside the Manosphere, Netflix’te yayında. Film, bu figürlerin nasıl bu kadar görünür, etkili ve “ikna edici” hale gelebildiğini gözler önüne seriyor. Çelişkileri, korkunçlukları ortaya çıkarsa da bu büyük problemden nasıl kurtulacağımıza dair bir çözüm sunmuyor. Ki amacı ya da görevi bu değil. Belgeselin asıl ağırlığı da burada yatıyor: Yanıt vermekten çok, kaçınılması zor bir soruyu ısrarla önümüze koyuyor. Esas soru bu erkeklikten nasıl kurtulacağımız. Neyse ki çözüm belli: Kadınlar ve kuirler, safları sıklaştıralım. Mücadeleye devam!