And Just Like That… Kendimizle kalakaldık…
Efsanevi dizi Sex and the City’nin devamı olan And Just Like That… hiç beğenilmeyen ve fahiş hatalarla dolu üçüncü sezonuyla final yaptı.
Dizinin anlatıcısı ve baş karakteri Carrie Bradshaw, Mr. Big’in ölümü, Aidan’la yeniden yaşadığı dev hüsran ve yazar komşusu Duncan’ın Londra’ya dönmesinin ardından kocaman evinde bir başına kalmışken romanına ‘yalnız değilim, kendimleyim’ diye bir son yazdı ve laptop’ını kapadı.
27 yıldır iki dizi ve iki filmle devam eden bu hikayenin böyle bitişi biz dizinin sadık hayranlarına büyük bir şok yaşattı. SatC ve AJLT’in yaratıcısı Michael Patrick King ve Carrie’yi canlandıran Sarah Jessica Parker hikayenin bu şekilde bitişinin doğal olduğunu, özellikle Carrie’nin “yalnız değilim, kendimleyim” sözünün hikayenin ruhuna uygun olduğunu iddia ediyorlar. Diziyi dikkatlice izlemiş, hatta dizideki karakterlerle büyümüş ve yaş almış birisi olarak ikna olmadığımı söylemem gerek. Bu yazıyı bunun hüznüyle yazıyorum biraz.

Bir zaman hatasıydınız, anladık
SatC fenomeni 2021’de yeni adı AJLT ile geri döndü. Ama sanki bu yeni diziyi yazanların amacı bize bu dört kadının hikayelerinin geçen yıllarda nereye gittiğini göstermek değildi de, Y ve Z kuşağının SatC’yi on yıllar sonra izlediğinde girdiği o malum “cringe” nöbetlerini yatıştırmaktı.
SatC’nin New York’un zengin, imtiyazlı ve beyaz kadınlarının dertlerini anlatması yeni kuşaklara hiç çekici gelmemişti, hatta bunu itici bulan pek çok insan vardı. Bu tip değerlendirmeler kimi zaman anakronik kaçsa da haklı oldukları bir nokta vardı: Samantha’nın Brezilyalı bir sanatçı olan Maria’yla ilişkisi, Miranda’nın siyah komşusuyla kısa flörtü veya Stanford’ın beyaz don fetişiyle barışması dizinin ruhunu derinleştiren ve çeşitlendiren ögeler değil, bu özgürlükçü kadınların ve arkadaşlarının hayatlarının kısa, önemsiz ve bazen komedi unsuru yapılan dönemleriydi. SatC’nin sadece beyaz ve imtiyazlı kadınların ve onların eksantrik gay arkadaşlarının bu hayattaki üstünlüklerini pekiştirme görevi üstlendiğini düşünmedim hiçbir zaman. SatC karışık bir evrendi, iyi niyetli ama bilgisizdi. Bunu en iyi özetleyen olay belki de AJLT’e dönmedi diye karalar bağlanan Samantha karakterinin ev alarak soylulaştırdığı Meat Packing mahallesindeki trans seks işçilerine önce ağza alınmayacak hakaretler etmesi, sonra da onlara kendini affettirmek için evinin çatısında parti düzenlemesiydi.

Geçmişin günahlarını çıkarmaya çalışan AJLT oldukça kalabalık ve yorucu bir resim çizdi bizlere. Mesela çalışkanlık ve kararlılık timsali Miranda alkolik, cinsel kimliğini sorgulayan, kariyerinde dişe dokunur bir şey yapmak ve hatta hayatını baştan sona yenilemek isteyen birine dönüşmüştü. Diğer karakterler de SatC’deki aşk, cinsellik ve kariyer gibi günümüz insanına “boş” gelen konulardansa önemli konulardaki sorunlarını çözmek zorundaydı. Her şeyin en mükemmelinin peşindeki Charlotte’un küçük çocuğu cinsiyet kimliğini sorguladığında ne yapacağını bilemiyor, ilişkiler ve seks hakkında yazdığı gazete köşesinden ekmeğini çıkaran Carrie ise bir anda vefat eden büyük aşkı Mr. Big’in arkasından gözyaşı döküyordu. Samantha Carrie’ye küsüp Londra’ya taşınmış olsa da bu üçlü eksik kalmamıştı: tüm bu “gerçek” sorunlarla mücadele ederken hepsinin yanında birer tane yeni beyaz olmayan arkadaşları vardı.
AJLT’in genel hikayeye dair çıkardığı günahlar da oldu. Bunlardan en önemlisi, pek çok hayranının gönlünü almak için yazılmış gibi duran, Carrie’nin Aidan’la yeniden mutlu olmayı denemesiydi. Zamanında Carrie’nin herkesin sevgilisi Aidan yerine toksikliğin kitabını yazıp tüm dünyaya bedava dağıtan Mr. Big’i seçmiş olması AJLT’te düzeltiliyordu. Mr. Big’in yasını tuttuktan sonra Carrie artık evlenip bir Virginia köyünde çoluk çocuğa karışmış olan Aidan’la yeniden bir ilişki deniyor, hatta işler iyiye gidince New York’taki en lüks semtlerden biri olan Gramercy Park’tan birlikte oturacakları kocaman bir ev alıyordu. (Gramercy Park’ın ne kadar lüks olduğuna dair bir not: Bu semte adını veren park özel bir park var, yani sadece o parka bakan binalarda yaşayanlar bu parkı kullanabiliyor.)

Y ve Z kuşağı mutlu olabilirdi, istedikleri her türlü kapsayıcılık bu imtiyazlı kadınların hayatlarında artık mevcuttu. En basitinden orijinal dizinin en büyük günahı Mr. Big gitmiş, yerine mobilyacı yiğit Aidan geri gelmişti. AJLT’in ilk iki sezonu tüm hatalarına rağmen bir şekilde orijinalinin havasını yakalamış, hem de bunu bu sefer New York’ta olan biten kimi siyasal ve toplumsal gerçeklerden kaçmadan, düşe kalka da olsa yapmıştı. Ama sonuç böyle olmadı. Hayranlar daha da öfkelendi.
Uzun hikayelerin hafıza ve gerçeklik problemi
Bir hikayeyi uzatmak herkesin harcı değil. Yaşar Kemal veya Richard Linklater değilseniz, çuvallama olasılığınız oldukça yüksek. Dizinin evreni kapsayıcı olmak için uğraşırken, bir sürü hikayeyi ya yanlış anlattı ya da yarım bıraktı. Mesela Lisa’nın babası iki defa öldü. Miranda’nın profesör arkadaşı Nya bir anda kayboldu. Son sezonu izlerken düşünüp durdum: Miranda, Nya ile tanıştığı programı bitirdi mi yoksa bu onun için sadece bir arkadaş edinme macerası mıydı? Ya da Brady ve Lilly’nin aralarındaki romansa ne oldu? Bu tip hatalar yaratıcıların izleyicileri ciddiye almadığının bir göstergesi ne yazık ki.
Ancak bence AJLT’in en büyük hatası gerçek ile kurduğu samimiyetsiz ilişki. Bihter İyidoğan’ın yazdığı gibi, SatC’ye referans vermek, konu özellikle ilişkiler olunca, kaçınılmaz bir hareket dizinin hayranları için. Ben de kaç defa başımdan geçenleri bu dörtlünün renkli hayatlarından örneklerle arkadaşlarıma anlatmışımdır. Tüm eksiklik ve bilgisizliğine rağmen SatC’nin tılsımı gerçekle kurduğu samimi ilişkiden geliyordu. AJLT’in son sezonu bu tılsımı bozdu. Hem zayıf hafızasıyla izleyici için büyük can sıkıntıları yarattı hem de bu karakterleri gerçeklikten iyice kopararak bizleri üzdü.

Carrie’nin kendisiyle baş başa kalması belki doğal ama bunun yerine (ya da bunun yanında) 50 yaş üstü kadınların hayatına dair başka şeyler söylemez miydi AJLT? Madem artık SatC’nin genç ve ne istediğini bilen kadınları yaş aldı ve hayatın farklı yerlerine savruldular, bunları gerçekçi bir yerden izlesek daha güzel olmaz mıydı? Mesela Samantha’nın böyle küsüp gitmesi bu gruba hiç koymadı mı? Bunu aralarında ciddi ciddi hiç tartışmadılar mı? Ya da Carrie, Miranda ve Charlotte’un çocuklarıyla nasıl bir ilişkiye sahipti? Carrie kurgu dışı yazarıyken bir anda kurgu yazmaya karar verdiğinde neden bir biyografi yazarından akıl aldı? Ya da bu konuda hiç mi zorlanmadı? Evet, ikinci filmde Samantha’nın menopoz hikayesini izlemiştik ama bu konu AJLT’in kapsayıcılık güdüsüyle yeniden daha yapıcı bir yerden işlenemez miydi? Aklımda deli sorular.
Sosyal medyanın hayatımızı ele geçirip bizi ufacık yankı odalarına hapsetmesinden beri popüler kültür ufacık parçalara ayrılmış durumda. Hangi diziyi takip edeceğimizi şaşırdık artık. Herkes farklı bir şey izleyip birbirine “bunu izlesene” diyor. Herkesin izlediği ya da en azından aşina olduğu evrenler artık çok az. Evet, hiçbirimizin Gramercy Park’ta evi yok, evet çok az insanın bir anda hukuk bürosundaki yüksek pozisyonunu bırakıp bir STK’ya geçme imkanı var. Ama SatC ve AJLT’i tüm bu hatalarına rağmen seven insanlar olarak eksik hafıza ve kötü hikaye anlatıcılığı yüzünden hoş bir anıdan mahrum kalmış durumdayız. Acısıyla tatlısıyla sevip benimsediğimiz büyük bir ortaklaşma hikayesinin mirasına ihanet edilmiş gibi geliyor. Umarım AJLT’in yaptığı hatalar başka hikayelerin devamını yıllar sonra anlatmak isteyen yaratıcıların kulağına küpe olur. Biz de televizyonu kapatıp “artık sevdiğim dizilerin anıları bile yok, kendimleyim” demek zorunda kalmayız.