Dadanizm ekibi iyi yıllar diler: 2025 yılında en çok nelere dadandık?

Dadanizm newsletter duyuru (600 x 600 px)

2026’nın ilk günlerinden sesleniyoruz: Burada her şey yine bildiğimiz gibi. Aman zaten öyle büyük umutlar, hayaller ve kararlar deyip de büyük coşkulara kaptırmamıştık zaten kendimizi. (Temkinli mi davranıyoruz acaba? 2025 fazla sert geçti, malum…) Aklımızda yine 2025’ten sesler ve görüntüler, biz bildiğimiz yoldan ilerlemeye devam ediyoruz. Ve tabii ki adettendir diyerek 2025’te dadandıklarımızı sıralamaya girişiyoruz. Ha evet, büyük hayallerimiz yok falan dedik ama 2026 için bir dileğimiz var elbette: Bu yılda da dadanalım sıkı sıkı!

Kapak kolajı: Melisa Su Akar

İris Işık: Eski diziler, aynı hikayeler, farklı kimlikler

2025’te kendimi nostaljinin sıcacık kollarına bıraktım. Ama bu kez mesele sadece geçmişe dönmek değildi. Eski yapımları, bugünkü benle (yorulmuş, biraz sakinleşmiş, daha çok soru soran halimle) yeniden izlemek istedim. Tıpkı ortaokuldaki edebiyat öğretmenimizin dediği gibi ‘’Bir kitabı ömrün boyunca üç kere okumalısın; 20’lerinde, 40’larında ve 60’larında.’’ Buradan yola çıkarak 40’larıma yaklaşırken 20’lerimde izlediğim 2000’lerden iki diziye yenide dadandım: Desperate Housewives ve ardından Mad Men.

Desperate Housewives’ı ilk izlediğimde 20’lerimin başındaydım. Benden büyük, banliyöde yaşayan kadınların hayatları bana uzaktan eğlenceli geliyordu. Entrikalar, sırlar, dramatik iniş çıkışlar… Şimdi ise aynı sahnelerde başka detaylar görüyorum. Sessizce yapılan fedakarlıklar, evin içinde görünmez olan emek, ilişkilerdeki güç dengeleri, annelik ve babalığın ağırlığı. O zaman pek bir anlam ifade etmeyen olaylar, bugün epey bir net. Aynı dizi ama bambaşka bir okuma.

Sekiz sezonu silip süpürdükten hemen sonra Mad Men’e başlıyorum ve 60’lar Amerika’sına ışınlanıyorum. Diziyi ilk kez yine 20’lerimin ortasında izlemiştim. O zamanlar Don Draper’ın karizması ekrana bağlayan temel sebep olsa da beni asıl çeken şey, ofis içi diyaloglar ve iş dünyasının dinamikleriydi. O dönemde benzer sektörlerde çalıştığım için ofis içi bana çok tanıdık geliyordu. Müşteriler, sunumlar, yaratıcı içerikler, akla yatmayan revizeler ve uzun süren uzlaşmalar… Ofis dinamikleri bir kenara tabii 60’lar Amerika’sında feminizmin yükselişini, cinsel özgürleşmeyi, sivil haklar hareketlerini bir reklam ajansının penceresinden seyretmek ise başlı başına ayrı bir deneyimdi.

Şimdi ise diziyi izlerken daha çok durup düşünüyorum. Roman okur gibi akan her bölümde, savaş sonrası kimlik arayışındaki orta sınıfın “bir şey olma” hırsının tüketimle kurduğu ilişki daha belirgin geliyor. Bugünün teknolojiyle hızlanan, sürekli daha fazlasını isteyen dünyasından bakınca, aslında ne kadar çok benzerlik var diyorum kendi kendime. Zaman değişmiş gibi yapıyoruz ama bazı refleksler pek de değişmemiş.

Nostalji galiba sandığım kadar masum bir şey değil. Geçmişi izlerken aslında bugünü tartıyoruz. Aynı hikayeler, farklı yaşlarda, farklı yerlerden konuşuyor. Ve insan, farkında olmadan, en çok da kendisinin nerede değiştiğini fark ediyor.

Seden Mestan: Kalbimde pogo’lar kopuyor

Benim için 2025’in başladığı yer ile bittiği yer arasında dağlar kadar fark var. Bildiğim her şeyi unutup çoğu şeyi baştan yazdım gibi hissediyorum. Ama tüm bu değişikliğin arasında değişmeyen sabit duran bir şey vardı: Müzik.

Yine aynı müzikleri defalarca dinlerken buldum kendimi. Tüm zorbaları karşısına alan IDLES bu sene de vazgeçilmezlerim arasındaydı; hatta şanslıydım, bu sene de sahnede izleyebildim kendilerini.

Geçmiş yıllardan sinsice gelip hayatımın merkezine yerleşen bir isim daha oldu bu yıl: Turnstile. 2000’lerde hayatı rock müzikle iç içe geçmiş Y kuşağını düştüğü yerden kaldırdı Turnstile. Rock müziğin farklı seslerini beklenmedik şekillerde müziğinde harmanlayan Turnstile, geçmiş heyecanları yeniden alevlendirdi sanki. 2025’te yayınladıkları NEVER ENOUGH albümlerindeki DREAMING şarkısını her dinleyişimde duyduğum şeye inanamayacak gibi oluyorum! (Bir de bayıl Feriha!) Tanıdık sesler, yenilikçi formüller eşliğinde şiir gibi bir şeye dönüşüyor resmen. (Tamam, bu noktada bayıldım artık.)

Hayatımın hiçbir noktasında mosh pit sevdalısı olmadım olamadım, öylesi bir fiziksel temas aklımı kaçırmama sebep olabilir. Bu yaştan sonra da değişmem artık. Ama 2026’da bir Turnstile konserine denk gelsem de o meşhuuuur mosh pit anlarına bir leydi gibi uzaktan baksam, kalbimde pogolar kopsa…

@lisamarie.poulain

#turnstile #neverenough #berlin

♬ original sound – Lisa

Melisa Su Akar: Küçük parçalar, sessiz kaçış

Aslında bu hikaye bu yıl değil, herkes gibi çocuklukta başladı. Küçükken LEGO’ların üstünde uyuyakaldığım günleri hatırlıyorum; 2025’te LEGO’ya dönmek bu yüzden yeni bir hobi değil, yarıda bıraktığım bir filme kaldığım yerden devam etmek gibi.

Sonra büyüdük ve LEGO gündemden düştü. Ta ki yeniden hayatımıza “ideal hediye” konseptiyle sızana kadar. Bizim arkadaş grubunda da olay iyice kontrolden çıktı: doğum günü, yılbaşı, tebrik hediyesi… Her fırsatta biri birine LEGO aldı ve ister istemez koleksiyoner olduk 😂 Benim kendisiyle yeniden bulaşmam da bir doğum günü hediyesiyle başladı: Friends / Central Perk. (Friends sevgimiz de malum; dadanıp dadanıp duruyoruz.)

@varsitybricks

LEGO Central Perk, but clicky! (1070 pieces, Model 21319) #lego #legoasmr #asmrlego #legotok #legofyp #legofriends #legocentralperk #legofriendsedit #centralperk #friends

♬ original sound – VarsityBricks – VarsityBricks

2025 LEGO menümü şöyle özetleyebilirim: çiçek buketleri, Formula 1 arabaları, dizi–film setleri ve retro objeler… Kısaca, evde minyatür bir yaşam alanı kuruldu. Henüz koleksiyonum küçük ama emin adımlarla ilerliyorum. Evde ise asıl tartışma konusu tasarım değil, yer problemi: “Bunlar nereye sığacak?” 🫠

Bir süre sonra anladım ki LEGO, herkesin zayıf noktasını biliyor. Botanik meraklıları, araba sevdalıları, dizi–film evrenlerine gömülenler, mimari ve sanat hayranları… Herkes için ayrı bir tuzak var. Bu yüzden de aslında hem mükemmel bir hediye hem de mükemmel bir koleksiyon parçası.

@hdubs

This trend but with LEGO #lego #collection #trend

♬ La La La – Sped Up Version – Naughty Boy & Sam Smith

LEGO’nun benim için en iyi yanı da günümüzde yetişkinler için meşru bir kaçış alanı olması. Telefonu bir kenara koyup hiçbir bildirim duymadan, sadece ellerinle bir şey kurmak… Parçalar birbirine oturdukça kafa da biraz yerine oturuyor. Tam bir mindfulness değil de ne?

@carlylego

They’re ARTTT! #lego #legocommunity #legotok #legocollector #afol

♬ original sound – Eliz

 

Tabii LEGO’nun bugün bu noktada olması da tesadüf değil. Bir zamanlar sadece 5–12 yaş çocuklarına seslenen marka, şimdi dev bir yetişkin topluluğuyla (AFOL / Adult Fans of LEGO) popüler kültürün tam ortasında. Setlerin koleksiyon değeri artıyor, limitli kutular piyasaya düşünce ortalık borsa ekranına dönüyor. Ama tabii yatırım tavsiyesi değildir 🙃

Yılın son döneminde ise LEGO gündemime bambaşka bir katman eklendi: Stranger Things. Teoriler, bekleyiş, heyecan, hayal kırıklığı… ayrı bir yazı konusu. Ama benim için iki obsesyonun kesiştiği adres çok net: 3 Ocak’ta satışa çıkacak olan Stranger Things – Creel House seti.

@firanbricks

2026 LEGO x Stranger Things set! This is not just a house. It’s a mechanical masterpiece! Thank you LEGO group for sending me this set for the review! Icons series set #11370 The Creel House would be released on January 1st, 2026. It consists of 2593 pieces and costs 299.99 USD / 279.99 EUR / 1279.99 PLN. Set contains 13 Unique Minififures. It comes with GWP #40891 WSQK The Squawk Radio Station which comes with 2 unique Minifigures of Joyce Byers and Jim Hopper. What I like: – You’ll probably say I’m wrong, but this set is unmatched – it exceeded my expectations tenfold after seeing it assembled. The house transformation mechanism is a LEGO Technic masterpiece. With a single movement, multiple modules are set in motion (on different axes). You need to do this several times to understand what’s happening and how it works. – For Stranger Things fans, this Minifigure set is a must-have. I’m not talking about Vecna – he’s okay – but Dustin Henderson in the Hellfire Club T-shirt is a hit! Plus, we get Season 5 exclusive characters – Holly, who was a very minor character, and Mr. Whatsit. Joyce and Hopper have been added to the GWP. – Two cars – they didn’t need to be here, but they complement the whole set quite nicely. I’m guessing the dark red one is Steve’s BMW. – The details in the house (furniture, accessories such as tableware, telephone, etc.) and boarded-up windows – all this makes the set complete. What I don’t like: – Despite the large number of pieces, you might be surprised to learn that the house isn’t actually very deep. At its deepest point, the baseplate has only 18 studs (including the terrain in front of the building). I suspect this was required for the transformation mechanism to work, but it also enhances the house’s playability rather than its shelf display. – Unfortunately, we get a lot of stickers and often these are the hated stickers that have to be stuck to the concave interior of the panel, which makes it difficult to position the sticker at the right angle and with even margins. #lego #rlfm #reviews  

♬ Stranger Things – Kyle Dixon & Michael Stein

Umarım yeni yılda hepimizin hayatında doğru parçalar denk gelir 🤍

Herkese iyi seneler 🎄

Zeynep Naz İnansal: Tanıdık komedyenlerin yumuşak kolları – Amy Poehler ve Seth Rogen’la ikinci bahar

2025, kişisel olarak iyi komediye en çok ihtiyaç duyduğum yıllardan biriydi. Neyse ki en sevdiğim komedyenlerin yepyeni projeleriyle döndüğü bir yıl oldu. Her hafta yeni bölümlerin başına geçerken kendimi o tanıdık yumuşak kollara bırakmak bana çok iyi geldi.

İlk olarak Amy Poehler, Good Hang adında taze bir podcast’e başladı. Bir süredir gerçekleştirmek istediği bu projesini sürekli erteleyen Poehler, erkeklerin minimum çabayla podcast dünyasına girdiğini fark edince kolları sıvayıp stüdyoya girmiş. Tina Fey, Michael Schur, Aubrey Plaza, Kristen Wiig, Maya Rudolph ve Andy Samberg gibi kankilerinin yanı sıra Rachel Sennott, Maya Hawke, Selena Gomez gibi genç oyuncularla da sohbet ediyor. Poehler’ı kendisi olarak, ilham aldığı insanlarla sohbet ederken izlemek ve zihin açan sorularını dinlemek pek keyifli. Her hafta yeni bir bölümün geleceğini bilmenin konforu anlatılmaz yaşanır.

Seth Rogen da Apple TV’deki iki şahane dizisiyle beni haftalık bir mutluluk sarmalına soktu sağ olsun. Dev bir film stüdyosunun başına geçen beceriksiz bir patronu canlandırdığı The Studio yılın en etkileyici dizisiydi benim için. Bir de tabii Rose Byrne’le yetişkin olmayı bir türlü beceremeyen iki kankiyi canlandırdıkları Platonic var. Her bölümde kendilerini düşürdükleri saçma sapan durumları ve şahane performanslarını izlemek çok eğlenceliydi.

Şimdi dönüp bakınca komedinin ne yüce bir amaca hizmet ettiğini fark ediyorum. 2026’da daha fazla kaliteli komedi görmek dileğiyle…

Merve Bayram: Uzun yürüyüşler, kulağımda yeni müzikler

Bu yıla geri dönüp baktığımda, bolca içime döndüğüm bir sene geçirdiğimi fark ediyorum.

Kendimle baş başa çıktığım uzun yürüyüşlerimde -özellikle yurt dışın seyahatlerimde- soğuk havada ellerim ceplerimde, müzik dinleyerek Londra ve Edinburgh sokaklarını arşınlarken kendi romantizmimi yarattım dersem abartmış olmam.

Bu yürüyüşlerin, sisli sokakların ve iç monologların kulağımdaki eşlikçilerine gelecek olursak:

Turnstile: Never Enough albümü

Bu albümle ilgili hislerimi anlatmaya başlarsam gerçekten beş sayfa yazabilirim. O yüzden tek söyleyebileceğim şey: Şu an koşarak gidin, açın ve dinlemeye başlayın.

Jimi Tenor, Cold Diamond & Mink: Summer of Synesthesia şarkısı

Mevsimsel olarak şarkının adıyla tezat bir şekilde 3 Ocak’ta yayımlanan bu tekliyi dinlemeye başladığınızda bence durmanız pek mümkün olmayacak. Bir bakmışsınız 3 saattir aynı şarkıyı döndürüyorsunuz. 
Bu şarkıyı, sonbahar renkleri arasında, Orta Çağ’da kalmış hissi veren Edinburgh’ta, yağmurlu bir havada sokaklarda gezerken dinlenmek benim için unutulmaz bir seyahat soundtrack’i oldu.
Şarkı, adıyla müsemma duyularınızı birbirine karıştıracak ve o synth’lerin içinde kaybolarak sineztezi deneyimine sizi yaklaştıracak.

Night Tapes – portals//polarities albümü

Grubun ilk albümü benim için ‘no skip’ yani ‘bir şarkı bile atlamadan dinlediğim’ albümlerden biri oldu. Dream pop, synth pop ve trip hop arasında gezinen, rüya gibi, atmosferik bir dünya kurmuşlar ve solisti Iiris Vesik nasıl yapıyor bilmiyorum ama sakinliğiyle bizi sürükleyerek diyar diyar gezdiriyor. 
Geçtiğimiz ay Salon İKSV’deki konserlerinde sahnedeki enerjilerini de gördükten sonra grupla olan bağım başka bir seviyeye taşındı.

Wet Leg – Moisturizer albümü

Wet Leg, ikinci stüdyo albümlerinde geleneksel indie rock ve post-punk köklerine sadık kalırken; aşk, romantizm, cinsellik, kişisel keşif temasını kendilerine has mizahları ve alışılmışın dışında sözleriyle anlatıyor.
Eğlendirirken düşündüren bu albüm, beni beklediğimden çok daha fazla içine çekti.

Janset Atacan: Aşk adam Ilya Rozanov’a sevgilerimle

Ilya Rozanov ve Shane Hollander. Bu iki ismi yılın son günlerinde keşfettim fakat öyle dadandım, kalbim öyle uçtu ki kelimelerim kifayetsiz kalıyor. Tabii ki Heated Rivarly’den bahsediyorum, elbette onlardan bahsediyorum sevgili okurlar. Vampire Diaries’ten bu yana bir fandom için bu kadar gözyaşı dökmemiştim. Ilya Rozanov, sen nelere kadirsin. Heated Rivarly, iki hokey oyuncusunu merkezine alıyor: Rusya’nın sert prensi Ilya ve Kanada’nın altın çocuğu Shane. Birbirlerinin en dişli rakibi olması gereken bu iki oyuncu aşık oluyor. Olayların yavaş yavaş geliştiği, kahramanların zaman içinde aşkını itiraf ettiği dizileri unutun. Bu dizide hiçbir şey olağan hızında akmıyor. Shane ve Ilya, dizinin başından bu yana yanıp tutuşuyor. Aşk be aşk! Böyle aşk hikayesi izlemeyeli kaç yıl oldu? Fakat bu ikilinin önünde engeller de var. Zor, aşılması güç engeller. Onlara da ağlamayalım mı?

Ilya’nın Shane’e sevdasını, aşkını, yürek burkan Türk dizisi yangınını Rusça anlattığı sahneyi işe giderken, işten dönerken, markette ödemenin tamamlanmasını beklerken (temassız kartım yok), duştan çıkınca, duşa girerken, öğle yemeği yerken tekrar tekrar izliyorum. Böyle aşk itirafı görülmedi. Behlül Haznedar gel gör beni, aşk neyledi. Bu diziyi izlemeyen bin pişman ama izleyen de pişman. Zira izlediğim günden bu yana aklımdan çıkaramıyorum. Gece gündüz, sabah akşam, her gün düşünüyorum. Dizinin ikinci sezonunun 2027’den önce gelmeyeceğini öğrenince yıkıldım ve birkaç gün etrafımdaki insanlar yokmuş gibi yaparak, evet doğru tahmin ettiniz, bölümleri tekrar izledim. Ilya ve Shane’e Sezen Aksu şarkısı eşliğinde video yapan ve Instagram’da yayınlayan kişi her kimse beni bulsun. 2025, gözümün nuru Saint Levant’a da dadandığım yıl oldu. Ancak Ilya ve Shane’in aşkı beni alıp Facebook’ta Team Edward, Salvatore Fan Club, Harry Potter TR sayfaları açtığım günlere götürdüğü için gözüm başka kimseyi görmüyor. Fan sayfası açacak konumdayım, bildiriyorum. Dizinin sezon finali 26 Aralık’ta yayınlanıyor. O zamana dek sizi şu videoyla baş başa bırakıyorum.

Berrak Göçer: Dawson’s Creek’ten Jane Austen’a uzanan o hat

2025’le ilgili benim için öne çıkan, “Biz ne yaşadık ya?” hissi (tek sorun yaşananın henüz bitmemiş olması). Herhalde bu yüzden çoğunlukla önceden bildiğim dizilere, özellikle de kısa komedilere verdim kendimi bu yıl. The Office ve Brooklyn Nine-Nine’ı baştan izledim. Çocukluğuma dönüp Dawson’s Creek’i de seyrettim. Sonra, kader bu ya, New York metrosunda boş kalan son koltuğu Katie Holmes’a kaptırdım!

Kitaplarda da çok sık tekrar okumalar yaptım. İş dışı, sadece canımın çektiği şeyleri okuyamadım ama neyse ki şanslıyım, iş için güzel şeyler okuyorum. Bir ayda kaç kitap okunabilir tartışmaları dönerken 2025 benim için hayatımda herhalde en az (ama en derinlemesine) kitap okuduğum yıl oldu. Edebiyatta, aralık ayında 250. doğum günü kutlanan Jane Austen ve bu yıl 100. yıldönümü olan Muhteşem Gatsby’ye dadandım.

Daha yenilerden ROSALÍA’nın “Berghain” şarkısıyla ayrı, şarkının klibiyle ayrı saatler geçirdim. sombr’dan “12 to 12”i de hâlâ tekrarda dinliyorum. Heated Rivalry’ye neymiş ya diye bir bakayım dedim ve demez olaydım, resmen içinden çıkamıyorum. (Bütün kitapları bir çırpıda okusam aylık kitap ortalamam ne kadar yükselir acaba?) Lena Dunham’ın yeni dizisi, Too Much, bir Girls olmasa da aynı anda hem çağımıza ait hem nostaljik olmayı başardı benim için.

Gönül isterdi ki son filmi One Battle After Another vesilesiyle PTA’in ya da After Hunt’la Luca Guadagnino’nun filmografisini baştan izleyeyim mesela ama onun yerine bol bol YouTube’da CHP mitingleri ve Özgür Özel’in açıklamalarını takip ettim. Bu da başka bir heyecan. Birbirimize anlattığımız hikâyeler, bu hikâyelerin anlamları, bizi ve toplumu nasıl biçimlendirdikleri üzerine çok kafa yorduğum bir yıl oldu. 2026’ya, her şeye yetişemiyorsam yetiştiklerimin tadını çıkarayım bari, düsturuyla giriyorum. Herkese iyi seneler!

Asena Bulduk: Sırat başta, geri kalanı peşinde

2025 senesi, kendi rızamızla ve ilgimizle bir şeylere dadandmaktan ziyade, sanki bize bir şeylerin dadandığı bir yıl gibi geçti. Yine de tamamen boş geçtiğini söyleyemem, dadandıklarımız oldu tabii.

Filmler açısından şanslı bir seneydi. Bu yılın filmi benim için Cannes Jüri Özel Ödülü’nü alan Sırat oldu. Her film muhabbeti açıldığında konu bir şekilde Sırat’a gelsin diye beklediğim, gelmiyorsa da konuyu bir şekilde Sırat’a getirdiğim bir hayranlık süreci yaşadım. Bence çok haklıyım ama çok seveni olduğu gibi nefret edeni de var. Müziklerinden prodüksiyon tasarımına kadar her detayıyla ilgiyi sonuna kadar hak ettiğini düşünüyorum. Sırat’tan sonra ikinci favorim ise Cannes Grand Prix ödüllü Sentimental Value oldu. Filmi kendi şehri Oslo’da izlemek, filmle kurduğum bağı ekstra bir tatlılığa taşıdı. Sonrasında Joachim Trier filmografisini baştan sona yeniden ziyaret ettim ve bu sene en çok dadandığım yönetmen kendisi oldu.

Adolescence’tan ben de herkes kadar etkilendim ama iş dizilere gelince bu yıl pek bir şeye dadanamadım. Kıskanmak ve Pluribus’a dadanmayı çok istemiştim ancak maalesef iki üç bölüm sonra bıraktım. Bu sene benim için “hiç diziye dadanamama” yılı olarak kayıtlara geçti.

Spotify karneme bakılırsa nostaljiye epey düşmüşüm; bol bol 90’lar Türkçe pop dinlemişim. Onun dışında Aleyna Tilki’nin Kırlar albümü, severek ve yer yer şaşırarak (iyi anlamda) dinlediğim bir albüm oldu. Kimse kusura bakmasın ama 2025’in bıktığım hypelarından Rosalía’dan daha kalıcı bir albüm yapmış, o yüzden buradan kendisine sevgiler. Bu sene bir diğer çokça dinlediğim Men I Trust’ın yine 2025 çıkışlı Equus Caballus albümünü ve Lin Pesto’dan da Kabul’u anmadan geçmek istemem. Müzik demişken, bu sene iki büyük konser izleme şansım oldu: biri Berlin’deki Tarkan konseri, diğeri ise talihsiz açıklamalarıyla kafa düşürten Radiohead. İkisi de çok farklı açılardan son derece etkileyici performanslardı. Konserden sonra uzun süre Tarkan’a ya da Radiohead’e dadanmamak neredeyse imkânsız.

Dadanma listemin en üst sıralarında her zaman izleme ve dinleme var ama bu yıl ikinci ele de fazlasıyla dadandım, özellikle kıyafet ve mobilya konusunda. Hem sattım hem aldım, böylece tüketim alışkanlığımı kökten olmasa da ciddi ölçüde dönüştürdüm.

İlker Hepkaner: DRAMA: Sadece albüm adı değil, bir yılın özeti

“Hiç yaşamamış olmayı dilerdim bu seneyi. Unutana kadar acıyla, nefretle hatırlayacağım.”

Her sene biterken kulağımda Bihter Ziyagil’in o mükemmel sözleri çınlar, ama 2025 bu sözlerin hakkını gerçekten verdi. Ülkedeki haksızlıklar devam ederken hâlâ en çok izlemek istediğim hukuk draması televizyonlarda yayınlanmıyor, ancak ben yine de bu sene birkaç şeye dadanarak bir şekilde hayata tutundum.

Televizyondan başlıyorum. Sene biterken zirveye The Pitt veya Too Much’ı koyarım diyordum ama Shane ve Ilya’yanın çekimine kim dayanabilir? Bu sene Heated Rivalry bana iyi geldi, yaralarımı sardı. İşin güzel yanı Heated Rivalry sadece biz geyler arasında sevilmedi, hayran kitlesinin ne kadar büyüdüğünü görmek için kısacık bir TikTok araması bize yetiyor. Amatör hokey takımı kuracak olsam gelen olur mu?

Edebiyattan devam edelim. Bu sene Miray Çakıroğlu’nun Metis Yayınları’ndan çıkan Annem isimli kitabı bana kayıp, yas ve hayata devam etme konusunda hem yeni şeyler öğretti hem de bilsem de unutmaya çalıştığım kimi şeyleri hatırlattı. Bu sene aynı zamanda Mary Oliver ve Furuğ Ferruhzad’ın şiirlerine dadandım. Ferruhzad’ın tutkuyla ve Oliver’ın doğayla ilişkisinin herkese hayatın özüne dair önemli şeyler anlattığını düşünüyorum.

Müzik açısından özellikle geçen seneyle kıyasladığımda bu sene biraz yavaş geçse de iki tane “olay albüm” çıktı. 2025’te Türkçe’de en iyi albümü Sibel Can yaptı. DRAMA konsept bir albüm. Bir sanatçının yeniden doğuşunu şarkıların yeniden söylenmesiyle harmanlaması benin Sibel Can Fan Club kartımı yeniledi. Yabancı müzik dünyasında ise Rosalía’nın LUX’ı müzik dünyasına güneş gibi doğdu. Önümüzdeki on yıla şimdiden damgasını vuran bu albümü hâlâ dinlemediyseniz çok geç değil. Bu iki albüm gökyüzündeki gökkuşağı ve boynumdaki atardamar gibi hayatımın bir parçası artık. Ne mutlu bana.

2026’nın hepimizi iyi bir şekilde şaşırtmasını diliyorum. Ben heyecanlandıran bir popüler kültür olayı olduğunda 24 saatten kısa sürede, uyumadan, yemek yemeden yazıp yetiştirdiğim yeni yazılarda Dadanizm’de yeniden görüşmek üzere. Tschüss.

Gamze Akyol: Doyamadığım romanlar, kaçamadığım klişeler

Bu sene tanıştığıma çok memnun olduğum bir kişi var. Yael Van Der Wouden ve ilk romanı Emanet. Çoğunlukla bir evde geçen bu roman ile ev, yuva, aidiyet, bağlılık gibi kavramları 1960’lı yıllarda, hayatını amcası tarafından satın alınan bir evde geçirmiş olan Isabel üzerinden sorguluyor ve onunla beraber yavaş yavaş zincirlerimizi kırıyor, özgürlüğümüzü tadıyoruz.

Ve bir de senenin ilk aylarında başladığım, ortalarında sürdürdüğüm ve son ayında bitirdiğim bir kitap var. Kitap binlerce sayfa değil, tembelliğimden de değil, dikkat eksikliğim de daha o safhada değil çok şükür; tamamen kıyamadığımdan. Bahsettiğim kitap Gianrico Carofiglio’nun Sabahın Üçü kitabı. Başlar başlamaz çok seveceğimi anlayıp aralara başka kitaplar serpiştirip en sonunda da yıl bitmeden kendime verdiğim bir armağan oldu bu kitap. Epilepsi teşhisi koyulan bir gencin tedavi amacıyla gittiği Fransa’da, tedavinin etkili olup olmadığını anlamak için babasıyla beraber Marsilya sokaklarında uykusuz geçirdiği iki günü anlatıyor Sabahın Üçü. İki gün deyip geçmeyin, zaten insan hayatı dediğimiz şey üç beş kısa mutlu andan ibaret değil miydi?

Son olarak bu sene artık klişelere düştüğümü kabul edip bu durumla barıştım. Mesela evet, saçı başı dağınık orta yaşlı bir FBI ajanının içeceğine gizli gizli içkisini katıp zorlu suçları çözmesini ya da heyecanlı vakalar içeren hastane dramlarını izlemek hoşuma gidiyor. Yüz defa da izlesem sıkılmayacağım bu klişe temalarda bu senenin favorileri benim için Task ve The Pitt oldu. Özellikle Task’i gözden kaçırmayın derim ve herkese dadanmaktan bıkmayacağı bir ton şey bulacağı, sağlık ve mutluluk dolu yıllar dilerim.

Nazlı Senem Dalgıç: Taylor’ın peşinde, kadın popçuların izinde

Bu yıl nelere “dadandığımı” düşünürken çıktığım küçük yolculuk, beni baya geriye; hatta bu listeye ilk dahil olduğum 2020’ye kadar götürdü. O yıl, Taylor Swift’e büyük tutulduğum zamandı. Pandeminin ve bazı kalp kırıklıklarımın getirdiği melankoliyle folklore/evermore albümüne düşmüş, yazısını yazmış; hatta Taylor’ın hikaye anlatma konusundaki yeteneğinden bayağı etkilenmiştim. Görüyorum ki geçen yıllar, zevklerime ve tercihlerime dair pek bir şey değiştirmemiş. Bu yıl da Spotify karnemin verileri aynı şeyi gösterdi: En çok Taylor Swift dinlemişim. (Evet, yine…) Üstelik The Tortured Poets Department’a sadece “dadandım” demek yetmez; resmen suyunu çıkarmışım. Sebebi ise malum, Taylor’ın bu albümü yapmasına yol açan nedenlerle aşağı yukarı aynı.

Oysa 2025’e girerken kendimden epey emin olduğumu söyleyebilirdim; otuzlu yaşlara adım atmanın verdiği özgüvenle mağrur, son on yıldır kişisel gelişmek adına yaptığım tüm çalışmalardan dolayı da gururluydum. Ta ki hayat, o tanıdık hikâyeye beni bir kez daha sürükleyene dek…

Futbolla uzaktan yakından ilgim yok; dahası, insanların bu oyuna duyduğu büyük tutkuya, heyecana ve bağlılığa çoğu zaman anlam da veremem. Ama insan kendini bazen en olmayacak yerden şaşırtıyor işte. Bu yılın ortalarında, yeni tanıştığım o kişiyle sohbet ederken, halı sahada topa vurmak için yaptığı bir ataktan sonra aşil tendonunu nasıl kopardığını anlatıyordu. Ben ise tam o anda—hâlâ neden tam o an olduğuna dair bir fikrim yok—ondan hoşlandığımı fark ettim. Sonrasında gelişen ve gelişemeyen olayları ne siz sorun, ne de ben anlatayım. Neyse ki sonra Taylor, The Life of a Showgirl albümünü çıkardı da havamız değişti.

Zaten bu yıl en çok kimlere teşekkür edersin diye sorarsanız, şu sıralarda pop’un başını çeken tüm kadın sanatçılara derim. Benim için o isimler; Sabrina Carpenter, Olivia Dean, Chappell Roan, Dua Lipa ve tabii ki Rosalía. Neden bilmem ama pop müziğin kaliteli yükselişi bana her zaman umut vermiştir; belki de kolektif bilinçaltımıza işlediği o “nedensiz neşe” yüzünden. Bu yıl en hızlı okuduğum kitap ise Natasha Lunn’dan Conversation on Love. Roxane Gay, Dolly Alderton ve Esther Perel gibi isimlerle, sevginin her haline dair yaptığı kısa röportajların samimiyetini ve doğallığını o kadar sevdim ki bir çırpıda okudum, herkese öneririm.

Son olarak, içinde yaşadığımız dünyanın siyasi, ekonomik ve trajik yanlarına rağmen dilerim ki bu yıl hepimiz için pop şarkılarının hayatımıza fark etmeden sızması kadar kolay aksın. Arzu ettiğimiz tüm başarılar, maceralar ve planlar hızla gerçek olsun. En kötü deneyimlerin etkisi kısa sürsün. Ne ara ezberlediğimizi bilmediğimiz ama asla unutamadığımız sözler gibi, akılda kalacak anlarımız da bol olsun. Mutlu yıllar!

Buse Ertarman: Biraz kitap, biraz dizi, biraz Lily Allen ve bir podcast

Öncelikle önümüzdeki yıl daha fazla ne yapacağımı sizinle de paylaşayım ki, artık geri dönülmez bir yol olsun. 2026’da daha çok okumak istiyorum.

Çünkü 2025’te bir kitap kulübüne dahil oldum ve her ay en az bir kitap okudum, okudukça da elim kulüp buluşmalarını beklerken daha fazlasına gitti. Böylece okuma alışkanlığımı geri kazandım farkında olmadan.

İlk madde gelsin o zaman, ben bu sene kitaplara dadandım. İnanabiliyor musunuz; TikTok yerine kitaplarıma uzandığım anlar oldu! Bu yıl okumaktan en keyif aldığım üçlüyü de sıralayayım; belki canınız çeker.

JM Coetzee – Utanç
Daniel Mason – Kuzey Ormanları
Édouard Louis – Bir Kadının Kavgaları ve Dönüşümleri

Birçok Dadanizm yazarı arkadaşım gibi, eski yerli dizilere dadandım. Yaprak Dökümü, Aşk-ı Memnu, zaman zaman Yabancı Damat ve en çok da Avrupa Yakası. Öyle ki, sorularını tamamen kendim hazırladığım (ve sunduğum) bir Avrupa Yakası quiz night bile organize ettim evde, 15 kiş

i ağırladım. Bu vesile ile, size yolculuğa Avrupa Yakası üzerinden çıkıp 2000’lerin sosyolojik, ekonomik, kültürel olaylarını ve atmosferini uzun uzun konuşan bir podcast de önermek isterim:

Sütçüoğlu Apartmanı Podcast, üst satırlarda da kendisini görebileceğiniz Dadanizm yazarlarından İlker Hepkaner ile Alican Acanerler’in Avrupa Yakası dizisinden yola çıkarak 2000’ler İstanbul’unu ve popüler kültür olaylarını konuştukları şahane bir seri.

Lily Allen’ın, Stranger Things’in gürbüz oyuncusu David Harbour ile sona eren evliliği üzerine kurulu albümü West End Girl bana dadandı; bırakmadı. Harbour’un duygusal manipülasyonları ve onu aldatışını, bu kadar üzüntü verici olayları bile yeni kendine özgü dark humor’la anlatan Allen’ın bu albümü yılın sonuna benim için damga vurdu.

Ve tabii ki White Lotus üçüncü sezon. Birçokları gibi bana da dizinin en zayıf sezonu olmasına rağmen 2025’e harika bir giriş yapmamı sağladı dizi.

Lütfen beni yanlış anlamayın; yine çok keyifli, çok eğlenceliydi ama özellikle ikinci sezonun eşsiz karakterlerinden sonra Tayland’da kendimle bütünleştirebildiğim bir ruh bulamadım kendime. Paris ve Fransız Rivierası’nda geçecek yeni sezona da şimdiden hazırım!

Lara Özlen: Tavşan uykusu, Buffy sevdası ve diğer takıntılar

2025 ne ara geldi ne ara gitti hiç anlamamışken, yılın nasıl geçtiğine bakınca kafamda çalan bir tek şarkı var: Tavşan Uykusu. Yılı kör topal kapatacakken bizi tekrar karanlıklara sürükleyen Dilan Balkay’a buradan tekrar teşekkürler. Ezgi Sevgi Can’ın içinden çok duygu taşan Karanfiller ve Bir Nefes teklilerine de gönlümü kaptırdım. Bu yılın en iyi konser performansı açık havada, ay ve yıldızlarla dinlediğim için de minnettar olduğum Jazzmeia Horn oldu. Hiç kendimden beklemediğim şekilde Lily Allen’ın West End Girl albümüne haftalarca dadandım, ayrılığı iliklerimize kadar işlettiği için belki de.

Bu yıl epey Türkiye ve Amerika filmi izlemişim. Gündüz Apollon Gece Athena en sevdiğim kadın anlatılarından biri olurken, Frankenstein’da biraz içim geçmiş açıkçası. Re-make, re-build, pastiş kültürü beni biraz yıprattı. Ama tüm bunlar beni Freakier Friday izleyip Jamie Lee Curtis’e tekrar hayran kalmaktan da alıkoymadı. Yıllar sonra kavuştuğumuz uzun metrajıyla Pelin Esmer tutunamayan erkek karakteriyle içimizi kıyarken, anlatmak, yaratmak üzerine derinleşen anlatısıyla biraz içimizi ferahlattı. Yeni yıl dileğim, Ceylan Özgün Özçelik’in Antalya’da yapılmış bir ekolojik oteli konu alan janralar ötesi distopyası “Hiçbir Şey Normal Değil”in gösterime girmesidir.

Bu yıl izlediğim ve yeterince ilgi görmediğini düşündüğüm Hakkı ve Büyük Kuşatma filmlerine de minnetim büyük. Tek meseleleri taşra ve “erkeklik” eleştirisi olmadığı için elbette. Ayrıca Türkiye’den insanı üretmekle ilgili umutla dolduran Dilan Hakkında Konuşmalıyız, Görüşürüz Kaplumbağa ve Merhaba Anne Ben Lou Lou gibi kısa filmleri de es geçmeyelim.

Benim için bu yılın en büyük bağımlılığı Buffy the Vampire Slayer’a yeniden başlayıp bitirmek oldu. Uzun ve güzel bir ilişkimiz oldu. Kapanışın biraz aceleye getirildiğini düşündüm, bazı kavramların nasıl da eskidiğini gördüm, ama olsun. Buffy sevdamız engellenemez. Güncel olarak, “Hacks” dizisinin 4. sezonunu silip süpürdükten sonra daha fazlası için hazır olduğumu ilan edebilirim.

Bu yıl en aklımı alan tiyatro yapımı Bülent Gültekin’in yazdığı ve oynadığı tek kişilik oyunu Aramızdaki Mesafe oldu. Ses tasarımı ve Gültekin’in karakterden karaktere süratle geçiş yapan şahane oyunculuğuyla bezeli oyun, kuşaklar arası benzer travmalar yaşan bir yeğen ve amcanın çok sesli hikayesi…

Bu yılın şüphesiz en yıpratıcı, ama yine de umut verici olayı bu sefer fotoğrafçılar özelinde başlayan ve sanat camiasında tekrar alevlenen yeni ifşa dalgalarıydı. “İptal kültüründen bağlam kültürüne geçilebilir mi, bütün bunlar kimin ne işine yarıyor” gibi sorular üzerine uzun uzun düşünürken Contrapoints’in saatlerce süren Canceling videosundan da çıkamadım. Bu karmakarışık akış içimin dışıma yansımasıdır diyor ve herkese yeni yılda yeni dadanışlar diliyorum.

Elif Türkan Erışık: LUX’tan One Battle After Another’a uzanan bir yıl

Benim sanırım bu sene Spotify Wrapped’ime damga vuran birkaç büyük isim var; bunlardan ilki tanrıyla olan ilişkisini irdelediği LUX albümüyle Rosalía, ikincisi sosyal medyayı skandallarla dolu boşanma albümü West End Girl’le sallayan Lily Allen, üçüncüsü de dördüncü stüdyo albümleri Getting Killed ile tam anlamıyla ana akıma dahil olan Brooklynli indie rock grubu Geese. 2025’in bitmesine bir ay kala çıkmasına rağmen LUX ilk dinleyişimde benim yıl sonu listemin başına oturdu diyebilirim. 2022’de çıkardığı Motomami’yle pop müziğin sınırlarını zorlayan Katalan pop yıldızı Rosalía, dördüncü stüdyo albümünü kaydetme sürecinde Katolik azizelerden tutun, hayatı boyunca tanrıyla kişisel ilişkisi hakkında bir hayli yazı üreten Fransız filozof Simone Weil’e kadar dünyanın her bir yanından kadın mistik ve düşünürlerden esinlenmiş. Albüm boyunca toplamda 14 farklı dilde şarkı söyleyen Rosalía’nın her yeni projesiyle sadece global bir pop yıldızı olarak değil, aynı zamanda sanatçı kimliği bağlamında da çıtayı daha da yükselttiği yadsınamaz.

Sinemaya gelecek olursak, her büyük Paul Thomas Anderson hayranı gibi benim de aklımda tabii ki tek bir isim var, o da: One Battle After Another. Münzeviliğiyle bilinen Amerikalı postmodern yazar Thomas Pynchon’ın herhangi bir romanını sinemaya uyarlamaya çalışmak kolay olmasa gerek. Anderson’ın 2015’te prömiyer yapan ilk Pynchon uyarlaması Inherent Vice’dan sonra yazarın Vineland romanını da beyaz perdeye uyarlamak için tekrar yönetmenlik koltuğuna oturması insanı ister istemez hayrete düşürüyor. Leonardo DiCaprio ve Kanye West’in ilham perisi şarkıcı ve model Teyana Taylor’ın başrolleri paylaştığı bir Pynchon uyarlamasının senenin en çok konuşulan filmi olabileceğini kim öngörebilirdi ki? Ben One Battle After Another’ı iki kez sinemada izleme şansı elde edebildim ve izleyişimde filmin kurgusundan çekimlerine iki buçuk saat boyunca Anderson’un özenle kurduğu zalim, bir o kadar da abzürd dünyaya seyirciyi nasıl dahil ettiğini yeniden deneyimledim. Filmin ilk yarısının ikinci yarısından daha  provokatif – ve bu vesileyle daha başarılı – olduğunu savunan sinemaseverlere rağmen benim için One Battle After Another, insana sinemaya kaybettiği inancı yeniden kazandırabilen nadir filmlerden biri olduğu için yılın en iyileriyle anılmayı hak ediyor.

Şimdiden herkese iyi seneler diliyorum!

Zehra Kalaycı Erdiren: Bad Bunny’den Gorillaz’a, şarkılarla gelen garip bir aydınlanma

Bu sene farkında bile olmadan politik müziğe dadandığımı fark ettim (evet, aldığımız nefes bile politik). Ben daha çok melodisi kulağıma hoş gelen her şeyi dinleyen biriydim; meğer kulağıma hoş gelen her şeyin bir derdi varmış.

Bad Bunny, Kendrick Lamar, Gorillaz, Muse ve kendimi aynı masada bir akşam yemeğinde hayal ediyorum mesela.

Hizmet ettikleri alanı destekleyerek büyümeleri, farkındalık yaratmaları ve bunu yaparken süreci yozlaştırmadan, sığlaştırmadan yapabilmeleri bana gerçekten çok güçlü geliyor.

2025 zaten hem Türkiye hem de dünya için zor bir yıldı. (Gerçi Türkiye için ‘kolay bir yıl’ diyen birini henüz duymadım ama yine de not düşelim.) Böyle bir yılda insanın kulak verdiği şeylerin de biraz daha sert, biraz daha gerçekçi olması çok şaşırtıcı değilmiş aslında.

Yüksek lisans için tüm seneyi İngiltere’de geçirdim. Sanırım bu da müzikle kurduğum ilişkiyi iyice değiştirdi. Bu süreçte en çok dinlediğim sanatçılar Bad Bunny ve Gorillaz oldu. Uluslararası öğrencilerle aynı ortamda bulunduğumuz her an; göç, kimlik, kayıp, aidiyet ve öfke gibi konuların konuşulması, sonra bunların şarkılarda yankı bulduğunu fark etmek garip bir aydınlanma yaşattı. Daha önce sözlerini dikkatle dinlemeden, anlamını tam düşünmeden açtığım şarkıların aslında bir yerlere tanıklık ettiğini çok sonradan fark ettim.

(It’s finally clocking for me, Justin…)

Bu sene yine ve yeniden sanatın her alanının politika ile iç içe olduğunu bir kez daha teyitlemiş oldum. Ama kabul edelim, bu süreçte politik müziğe de bayağı dadandım.

Ne diyebilirim ki hastasıyız bu tarz eylemlerin.

2026’da konserlerinde de bulunmak dileğim ile…

Senem Çelikörslü: Bir yılın his–müzik haritası

Bu sene dağıldım. Hata üzerine hatalar yaptım ama dans etmeyi hiç bırakmadım. O yüzden bu yazı derli toplu bir yıl özeti olmaktan çok, dağınık bir his–müzik haritası gibi. Yıl boyunca benimle kalan parçaları hatırlama denemesi. Kulağımda, salonda, sporda, arabada, vapurda… Bazıları fark ettirmeden eşlik etti, bazılarıysa tam ihtiyacım olan anda ortaya çıktı.

Bu senenin benim için en net keşiflerinden biri notdavid oldu. Yanıtını aradığımı bile bilmediğim sorulara, şarkı sözleriyle karşılık verdi. meant to be more, not love, never tried, connect, oh you… Bazı sözler hâlâ aklımda dönüyor.

Oxis’in tatlı elektronik işleri, eve arkadaşlarım geldiğinde açılan warm-up listelerinin başındaydı. Ortamı yumuşatan, sohbet açan bir yerden.

Kendi kendime kaldığım, biraz enerji toplamam gereken zamanlarda 3LNA’nın Lifestylefrage albümüne sık sık geri döndüm; özellikle Hayat parçasına. Fred again ve Skepta’nın albümü ise tam tersine, yerinde durmamayı hatırlattı. Koşuyorsam tempoyu artırdı, spordaysam “devam” dedirtti. İki albüm de farklı yerlerden ama aynı şekilde harekete geçirdi.

Uyuyamadığım gecelerde Saya Gray’in SAYA albümüyle indie bir yolculuğa çıkıp saatlerce çizim yaptım. Sabaha kadar süren, bitsin istemediğim sohbetlerde Night Tapes’in portals//polarities albümü on repeat’ti. Evde, duvarların arasına zor sığarken 1tpsp’nin Hotel Living EP’siyle sabaha kadar dans ettiğim geceler oldu. Daha sakin, içe kapandığım anlarda ise ear’in The Most and Dear Future albümü vardı; soru sormayan, sadece orada duran.

Sınırları biraz zorlamak istediğim anlarda Bubble Love & Ross From Friends – Push Me açıldı. Kontrolü gevşetmek istediğimde Seb Wildblood – Control devreye girdi. Sigara molalarında Sam Austins’ten Smoke Break dinledim. Tam adını koyamadığım bir yükseliş hâlinde Amir Garcia – Fast Lovely döndü. Düşüşlerde, ayrılıklarda ise Kevin Abstract ve Love Spells’in Post Break Up Beauty’si vardı.

Yaz denizinin tuzu hâlâ üzerimdeyken Ruby Waters’tan Wet T-Shirt her yerde yankılandı. O anın hissiyle, fazlasını istemeden. Swimming Paul’un Smiling Through The Pain 2 albümü ise unuttuğum bazı hislere ritim tutan bir yerde durdu.

Tame Impala cephesinde Deadbeat, türler arasında ani geçişleri nedeniyle “sound’unu bulamamakla” eleştirilse de beni tam da bu dağınıklıkla yakaladı. No Reply ve Afterthought uzun süre tekrardaydı.

Bu sene kulaklığım hiç susmadı.

Ceren Muslu: ‘Teoride’ ilişkiler, kitaplardan öğrenilenler ve küçük aydınlanmalar

Etrafım; birbirinin gözünün içine bakarken eriyen çiftler ve her hafta sonu bir yenisine katıldığım “mutluluğa evet” temalı düğünlerle çevriliydi 2025’te. Benim ise modern ilişkiler denizinde akıntıya karşı kürek çekmekten kollarım kopunca, ‘’teorik olarak’’ ilişkilere dadandım bu yıl. Sex and City ile üniversite yıllarını geçirmiş biri olarak Carrie Bradshaw’a çoğunluğun aksine derin bir hayranlık beslesem de harika bir mentor olmadığını kabul etmek zorunda kaldım artık… Bu işin pratiğini beceremiyorum, bari teorisine çalışayım” diyerek ilişki kitaplarını resmen yuttum.

Önce bir psikologlara sormak lazım diye önce Irvın Yalom’un Aşkın Celladı ile güzel seanslar yaptım. Ardından kadınların mutsuz ilişkilerde inatla kaldıklarını gördükçe kafayı yediğim için Robin Norwood Aşırı Seven Kadınlar’ını okudum. Aşkı Yeniden İcat Etmek: Patriyarka Heteroseksüel İlişkileri Nasıl Sabote Ediyor? Kitabı ise bende cidden devrim yarattı. Bir kadın ve erkek olarak aşk yaşamanın aslında derinlikle bu hissi deneyimlemekten bizi nasıl alıkoyduğunu çok iyi anlatmış.

Eğer siz de benim gibi “Erkekler düz varlıklardır, basittirler” cümlesini duyunca kaşıntısı tutanlardansanız, “Divanımdaki Erkekler” tam size göre. Erkeklerin o “basit” denilen dünyasının aslında ne kadar karmaşık olduğunu, bu lafları aslında bir kaçış olarak kullandıklarını bilimsel olarak açıklamış.

Yılın en “kalbe dokunan” anı ise Natasha Lunn’ın “Conversations on Love” kitabıydı. Aşkın, o filmlerdeki büyük patlamalardan ziyade, birine gösterdiğimiz “bilinçli bir özen” kadar sade ve kıymetli olduğunu bu kitapla iliklerime kadar hissettim. Annie Lord ise “Notes on Heartbreak” ile bana veda etmenin sadece birini kaybetmek değil, o ilişki içindeki “kendini” bulma yolculuğu olduğunu hatırlattı. Modern kadının aşkı değil, “kendini sevmeyi” öğrenme rehberi gibiydi adeta.

Ve… André Gorz, “Son Mektup”. “Yakında seksen iki yaşında olacaksın. Boyun altı santim kısaldı, olsa olsa kırk beş kilosun ve hâlâ güzel, çekici, arzu uyandırıcısın. Elli sekiz yıldır birlikte yaşıyoruz ve ben seni her zamankinden çok seviyorum.”

Baştan sona boğazımda bir düğüm, o düğüme rağmen de kocaman bir gülümsemeyle okuduğum bir kitap bütün bu araştırmanın bana aşkla ilgili aslında hiçbir şey öğretemeyeceğini anladığım yer oldu.

Aşk, anlaşılacak öğrenilecek hatta yaratılacak bir şey bile değil. Ancak ‘’büyütülebilecek’’ bir şey. Ve onu büyütmek için her zaman ikinci bir kişiye ihtiyacınız yok. Varsa sizinle o toprağa su döken biri daha ne güzel, ama siz içinizde taşıdıkça o duyguyu, o gerçek. Ben hala yazmaya gücümün yetmediği hayal kırıklıklarına rağmen aşktan bahsedebiliyorsam kaynağı bende diyedir. -Ama tabii bu okumalar yine iyi oldu, liste önerim geçerlidir hepsi müthiş işler.

Aysu Uzer: Sırat’tan İstanbul sokaklarına

“2025 hepimiz için zor bir yıldı, 2026 daha da zor olacak” söylemleri eşliğinde yeni yıla hazırlanırken bu yılı nasıl geçirdiğime dair retrospektif bir araştırmaya yöneldim.

Her şeyden çok kendime yöneldiğim yoğun terapi seanslarını bir köşeye bırakırsak -ve baktığım her yerde kendimi gördüğüm o yoğun self analiz haftalarını- bu yıl sırasıyla filmlere, seçilmiş bazı sergilere ve oyunlara fazlaca dadanmışım. Müzik keşifleri için aynısını söyleyemiyorum ne yazık ki.

Sırayla bakacak olursak yıla aklımı başımdan alıp başlamama neden olan “The Girl With The Neddle” hemen ardından sanatçıların ve tasarım becerisinin büyüleyici zekasına tanıklık ettiğim “The Brutalist” ilk sırayı alıyor. Allahtan o dönemin ardından “Complete Unknown” gelmiş de playlistim biraz hareketlenmiş. Hatta sene sonu karneme göre yıllar sonra yeniden keşfettiğim Baez ve Dylan ilk sıralara kadar yükselmiş, Morphine de eşlikçileri olmuş.

Bu senenin biraz tuhaf ama asla unutulmaz deneyimleri arasında izmaritler söndürülmüş çirkince bir pastayı Markiz’in muazzam ambiansında kaşıkladığımız MentalKlinik’in “Dehşetli Güzel”ini, hemen ardından kendi zihnime ne kadar yabancı olduğumu yüzüme çarpan “Endophasia”yı (tekrarlayan gösterimleri asla kaçırmamanızı öneririm, Tarihi Kulveroğlu Han’da oraletlerimiz eşliğinde hayatımda ilk kez deneyimlediğim meddah gösterisi (gibi) “Çerkes Rıdvan’ın Dolabı” ve Tophane Noise Band’i ilk kez keşfettiğim Arter performanslarını sayabilirim. Benim için bu sene eksikliğini hissettiğim Borusan Noise Festival’in tuhaf keşifler yeri ve işlevini de Arter’in Yeni Müzik Festivali aldı. En son yeşil çöp poşetlerinden yapılmış kostümüyle müzik üreten sanatçılar geçiyordu gözümün önünden… Herhangi bir sırayla saymadım; ancak benzetmemi maruz görün; günlük hayat içerisinde hala “iyi” bir travma etkisiyle gözümün önüne bu deneyimlerden flashback görüntüler geliyor -hâlâ.

Senenin ikinci yarısında yapay zeka ile kurgulanan Eno belgeseli, The Ugly Stepsister, Öldürdüğün Şeyler ve Sırat filmlerine tahmininizden daha fazla dadandım. Keşke siz de dadansanız. Senenin en sevdiğim korku filmi Being Her Back oldu, hiç kuşkusuz.Başıma bir şey gelmeyecekse Weapons’u yüzyılın overrated filmleri listesinde ilk beşe eklediğimi söyleyeyim. Overrated demişken; Pedro Pascal’ı her gördüğümde “Akşam lokale geliyor musun aşkısı?” cümlesini kulaklarımda çınlatan çağrışımlara kapıldığımı da eklemek istedim.

Ama bu yıl en çok İstanbul’a dadandım. Tarihi kültürü hakkında pek çok okudum, seminerlere katıldım, dersler aldım. Hatta belki biraz fazlaca şehrin efsununa kapılıp gittim: Beyoğlu’nun arka sokaklarına yüzlerce yıllık bir binaya taşındım, sokaklarda yürüyüp  hayran hayran çevreyi seyrederken irili ufaklı kazalar atlattım. Umarım 2026 yılı da en çok bu şehrin efsunundan bahsetmeme alan açar.

İyi seneler!

Dadanizm sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin