Dünyaya karşı hiç azalmayan bir merak: David Hockney ve iptal edilemeyen o baharlar
David Hockney denince önce bir ışık parlamaya başlıyor zihnimizde. Bir yüzme havuzunun yüzeyinde kırılan, güzel havalara özgü bir ışık… O ışığın aydınlattığı capcanlı renkler. Palmiyeler. Çiçek açmış ağaçlar. Günün saatlerine göre yeri ve şekli değişen gölgeler. Tüm bunlar o kadar baskın ki, Hockney’nin eserlerinin neden bu kadar sevildiğini açıklamanın kolay olduğunu düşünüyorsunuz. Oysa biraz daha uzun bakınca başka bir şey ortaya çıkıyor.
Çağdaş sanatın en önemli isimlerinden biri olarak anılan Hockney, onlarca yıl boyunca resimden fotoğraf kolajlarına, sahne tasarımından dijital çizimlere uzanan geniş bir alanda üretim yaptı. Son yıllarında ise Normandiya’da mevsimlerin dönüşünü kaydediyor, seksenli yaşlarında bile yeni teknikler denemeyi sürdürüyor, iPad üzerinde çalışıyordu. 11 Haziran’da 88 yaşında hayatını kaybeden sanatçının ardından yazılan pek çok metin muhtemelen sanat tarihindeki yerini, rekor satışlarını ve ikonik eserlerini anlatacak.
Hockney’nin sanat tarihindeki yeri de biraz buradan geliyor aslında. 1960’larda Britanya pop art hareketinin yükselen isimlerinden biri olarak tanınsa da kariyeri boyunca tek bir üsluba yerleşmedi. Resim yaptı, fotoğrafla uğraştı, sahne tasarladı, dijital araçlarla çalıştı. Pek çok sanatçı yıllar içinde kendi formülünü bulup ona tutunurken, Hockney yeni bakma biçimlerinin peşinden gitmeye devam etti. Ancak Hockney’nin eserlerine biraz daha dikkatli bakınca öne çıkan şey başarılarından çok merakı oluyor.

Portrait of an Artist (Pool with Two Figures), 1972
Belki de bu yüzden onu bir ”mutluluk ressamı”ndan çok, bir ”dikkat ve merak ressamı” olarak düşünmek gerekiyor. Çünkü Hockney’nin asıl ilgilendiği şey yalnızca gördüğü dünyayı kaydetmek değildi. Dünyaya nasıl baktığımızla ilgileniyordu. Aynı ağacı tekrar tekrar resmetmesinin, aynı manzaraya farklı mevsimlerde geri dönmesinin ya da yıllar boyunca ışığın değişimini takip etmesinin nedeni de buydu. Onun eserlerinde hissedilen canlılık çoğu zaman neşeden değil, bitmek bilmeyen bir ilgiden kaynaklanıyor. Bir ağacın tomurcuklanması, gölgelerin yer değiştirmesi, bir odanın içine düşen ışık ya da bir dostun yüzündeki ifade Hockney için başlı başına bir konu olabiliyordu. Sanat tarihinde büyük olayların, büyük kırılmaların ve büyük trajedilerin peşinden giden sayısız eser var. Hockney ise çoğu zaman gündelik hayatın sessiz ayrıntılarına yöneldi. Belki de bu yüzden resimleri onlarca yıl sonra bile canlı hissettiriyor. Çünkü baktığı şey belirli bir dönem ya da belirli bir olay değil, değişimin kendisiydi.
Elbette David Hockney denince akla ilk gelen işler arasında Kaliforniya döneminde ürettiği havuz resimleri yer alıyor. Özellikle A Bigger Splash, sanat tarihinin sınırlarını aşarak popüler kültürün de parçası hâline geldi. Ancak Hockney’nin üretimi bundan çok daha geniş bir alana yayılıyordu. Yorkshire kırsalındaki yollar, Normandiya’da baharın gelişi, yakın arkadaşlarının portreleri, fotoğraf kolajları ve dijital çizimleri de aynı merakın farklı yansımalarıydı.

A Bigger Splash, 1967
Özellikle hayatının son dönemlerinde doğaya yeniden dönmesi dikkat çekiciydi. Normandiya’da geçirdiği yıllarda baharın gelişini adeta bir günlük tutar gibi kaydetti. Çiçek açan ağaçları, renk değiştiren yaprakları ve mevsimlerin dönüşümünü resmetti. Pandemi günlerinde paylaştığı “Baharın gelişini iptal edemezler” sözü de bu bakışın bir uzantısı gibiydi. Dünyanın durduğu bir dönemde bile dikkatini mevsimlerin döngüsüne, ışığın hareketine ve doğanın sürekliliğine çevirmeyi sürdürüyordu. Belki de Hockney’nin eserlerinin bugün hâlâ bu kadar etkili olmasının nedeni burada yatıyor. Onlar izleyiciyi büyük cevaplarla değil, küçük ayrıntılarla baş başa bırakıyor. Bir yüzme havuzuna biraz daha uzun bakmaya, bir ağacın mevsimler boyunca nasıl değiştiğini fark etmeye, her gün önünden geçtiğimiz şeyleri yeniden görmeye davet ediyorlar.

The Arrival of Spring in Woldgate, 2011, (iPad çizimlerinden)
David Hockney’nin ardından geriye yüzlerce eser kaldı. Ama belki daha önemlisi, dünyaya bakmak için farklı bir öneri bıraktı. Bir pencereye, bir manzaraya ya da çiçek açmış bir ağaca yeterince uzun bakarsanız, sıradan görünen şeylerin aslında ne kadar olağanüstü olabileceğini hatırlatan bir öneri.
Dünyanın bütün karmaşasına rağmen bazı şeylerin kendi ritminde devam ettiğini biliyordu Hockney. Yıllar boyunca eserlerinde peşinden gittiği şey de biraz buydu zaten: ışığın değişmesi, mevsimlerin dönüşü ve hayatın inatçı sürekliliği. Her ne olursa olsun, şu krizler çağının ortasında, baharın gelişini iptal edemeyeceklerini bize hatırlatan da o değil miydi zaten?