Modern zamanlarda aşk: Flört etmenin ekonomik tarihi

Dadanizm newsletter duyuru (600 x 600 px)

İzlediğimiz filmler, okuduğumuz kitaplar aşkın o yoğun duygularını yansıttı hep. Yoksa biz Hollywood filmlerini gerçek mi sandık? Son zamanlarda sanki aşk kimyasını kaybetti, tüm filmler de yalan… Aşk ve Gurur izlerken heyecanlanmak zor geliyor, romantik komedi piyasası da… Eh, biraz yavaşladı gibi. Şimdilerdeyse aşktan bahsederken kendimizi sanki teknolojik, finansal bir denklemin bir ortasında buluyoruz gibi: Bumble, Tinder gibi flört uygulamalarının duyguları bazen yok sayan dinamikleri bir yana, günlük hayatın koşuşturması arasında çalışma-verimli olma-dinlenme üçgeninde kaybolup giderken aşka zaman ayırmak da bazen bir lükse dönüşüyor. Değişen flört kültürü bizi bıktırırken, “nerede o eski aşklar” denildiğini duyuyor gibiyiz. Sanki mantık evliliği kavramı yeni çıkmış gibi, neden eski aşkları arar haldeyiz? Aşk ne zaman can alıcılığını bıraktı bilmiyoruz, belki de hiçbir zaman can alıcı değildi. Aşkın matematiği her zaman değişirken modern flört hayatı ise sandığımızdan çok daha kısa bir tarihe sahip. Her şey gibi bu da ekonomik. Aşkın ekonomik tarihine ve hülyalı gerçekliğine dadanıyoruz.

Flörtü merkezine alan Amerika

Adını ne koyarsanız koyun; ‘‘flört’’, ‘‘çıkma’’, ‘‘sevgililik’’ (hatta eskilerin dediği gibi ‘‘görüşme’’) bugünkü bildiğimiz haliyle aslında sadece son yüzyıl içerisinde ortaya çıkmış bir ilişkilenme hali. Öncesinde ise görücü usulü ilişkiler, çöpçatanlar, sınıfsal mantık evlilikleri ve aile gözetimi altında gerçekleşen görüşmeler bu ilişkilenmelerde belirleyiciydi. Tam da bu noktada Amerika’dan bahsedeceğiz. Biz ne alaka derseniz, flörtleşmenin global tarihini etkileyen bazı durumlar aslında Amerika’dan çıktı çünkü. Bu olgular flört etmenin, evlilik ilişkilerinin rutinini tamamen değiştirdi ve dünyayı yeni ilişki dinamikleriyle tanıştırdı. Sosyoloji profesörü Eva Illouz’un Consuming the Romantic Utopia adlı kitabında anlattıklarına göre 20. yüzyılın başında aşk üzerine yapılan tartışmalar evlilik kurumunun büyük bir krizden geçtiği üzerineydi. Kadın hareketlerinin güç kazanmasıyla daha fazla özgürlük ve ifade hakkı kazanan kadınlar artık seslerini daha çok yükseltebiliyor, kendilerine doğrultulan gerçek dışı beklentilere karşı çıkabiliyordu. Bu sebeple gazetelerin köşe yazarları tarafından “endişelenecek bir durum” olarak görülürken bir yandan da yeni medya teknolojilerinin artışıyla aşk konusu çok daha konuşulmaya başladı.

Kısacası kadının artan hakları ve zamanın Hollywood filmleriyle çoğalan romantik beklentiler evlilik kurumuna saldırı olarak görülmeye başladı. Flört dediğimiz şey evlilik kurumuna götüren bir yol olmakla kalmamış, artık bir tatmin ve eğlence yolu haline de gelmişti. Ve tabii romantik ilişkiler bu şekilde evrilirken aile evlerinden çıkıp kamusal alanlara taşındı. İşin içinde eğlence, birlikte zaman geçirme olduğunu söylemiştik; sinema salonları, muhallebiciler (bu bizim ülkeye mahsus tabii), parklar, çay bahçeleri… Flört artık dışarıya taşan bir sosyalleşmeye türüydü. Tabii bu vesileyle de ekonomik günlük alışveriş rutinlerinin de bir parçası haline geldi. Bundan önce ekonomik bir tarafı yok muydu? Vardı tabii, fakat böylece hediye almanın ötesinde flört etme etkinliğinin kendisi de bir ekonomik durum göstergesi haline geldi. Bu durumları karşılayabilecek güce sahip olanlar da elbette orta üst sınıftı.

Okuma önerisi – Romantik kuraklık: Online flört uygulamalarında aşkı aramak

Araba sayesinde artık başka mahallelere, açık hava sinemasına gidebilen çiftler, aileleri ve küçük şehirlerinde tanıdıklarıyla karşılaşma riskinden kurtuluyor, kendi kendilerine vakit geçirebiliyorlardı. Bu özgürlük yine birtakım “aile” yapılarını bozduğu düşünülerek herkes tarafından hoş görülmedi. 1912’de Irving Berlin “Keep Away From the Fellow Who Owns and Automobile” (Otomobil Sahibi Olan Arkadaşınızdan Uzak Durun) isimli bir yazı yazdı. Aile gözetiminden ve mahalle baskısından uzak flört hayatı bu şekilde üretilmişken bir anda eleştirisiz bir şekilde kabul edilmeyecekti tabii ki. Her zaman olduğu gibi “geleneksel aile yapısı” kavramına bir engel olarak görüldü. Aynı anda sinemaların yoğunlaşması, o sinemalarda izlenen filmler, yeni medya araçlarının popülerleşmesi de aşkı ekonomik döngünün içine iyice soktu. ‘‘Onun arabası var’’ şarkısı bu ülkede boşuna yazılmadı, araba sadece Amerika’da değil tüm dünyada kişilerin taşınabilir özel hayat kutucuğu haline geldi.

Modern zamanlarda aşk, bu mudur?

Aşk her zaman vardı var olmasına da tüm bu ekonomik yenilikler, değişen hayat tarzlarına baktığınızda aşk sanki biraz üretilmiş gibiydi. Zamanın hallerine adapte olan tarih boyunca anlamı ve üzerine kurulan beklentiler değişmiş. Biraz biz tanımlamışız, biraz filmler, biraz da anneler-babalar… Biraz da evden mahalleden ne kadar uzağa gidebileceğimizle alakalıydı belki. Sonuçta ne zaman evlilik yaşına gelineceği, ne zaman çocuk yapılacağı, ne zaman “aşık olunabileceği” sürekli değişmiş durmuş. Antropoloji profesörü Charles Lindholm’ün yazdığı makaleye göre romantik klişeler aşk hakkındaki fikirlerimizi ortaya çıkarıyor. “Aşkın gözü kördür, aşksız hayat yaşamaya değer değildir, evlilik sadece aşk için yapılmalıdır”, liste daha da uzar. Bir de şu var tabii; ekonomik konularla de kesinlikle ilişkisi olmamalıdır, ama uğruna paralar feda edilebilir tabii ki de. Çünkü insan aşık olunca, başka bir şey göremez. Aşk sayılamaz, para değeri biçilemez, tüm insani duyguların en yoğunlarından biridir. Aşk ve ondan beklentilerimiz her daim kapının kenarında hayatımıza yeni duygular atamak için bekler durur, kimi zaman içeri girer birkaç laf söyler, kimi zaman da bizim kapıya yaklaşmamızı bekler. Lindholm’e göre bu romantik beklentiler sadece Amerika’da değil, çapraz kültürel araştırmalara göre dünyanın birçok yerinde görülmüş durumda. Gençler artık ayarlanmış evlilik istemiyor, ayaklarını yerden kesecek ruh eşleriyle hayat kurmak istiyorlar.

İçten içe bu iflah olmaz romantikler dünyanın dört bir yanını sararken araştırmalara göre Batılılar içinse romantik aşklar gitgide daha az inandırıcı geliyor. Yükselen bireyselcilik ve özgür irade aşkın anlamını ve aşktan beklentileri de boş bırakmaya devam ediyor. Son dönemlerin en popüler filozoflarından biri olan Slavoj Žižek de son zamanlardaki bu değişen aşk sicili hakkında birtakım analizler yapıyor. Love Without the Fall isimli konuşmasında bizim de bahsettiğimiz gibi tutkulu aşkların bir orta üst sınıf sevdası olarak kendisini bir zamanlar öne çıkardığından bahsediyor. Fakat şimdilerde o her şeyin feda edilebileceği aşklara pek çoklarının derin korkuyla yaklaştığının altını çiziyor. “Love without fall” sözü aslında İngilizce “falling in love”dan geliyor. Normalde aşık olmak diye çevireceğimiz bu sözü Tarzanca çevirirsek “aşka düşmek” de diyebiliriz. Tökezleyerek düşülüveren bu aşk çukuru zamane hızlı hayatları için çok tehlikeli, çünkü hayatı durdurmak imkansız, kişisel gayeler sosyal hayatların önüne geçerken. Aşk olsun, ama içine düşmeden.

Žižek’e göre günümüz toplumu “aile kur, çocuk yap” sözlerinin yanında “potansiyelini öne çıkar, farklı yollar dene, tek bir yerde takılı kalma” gibi sözlerle farklı beklentileri de bireylerin önüne çıkarırken “aşık olmak” ya da “aşka düşmek” hayatın önüne köstek olma fikrinden başka bir şey de olmuyor. Yani mahalle baskısı sadece evlilik dayatmıyor; potansiyellerinin ötesine giden, hiçbir zaman durmayan, iş hayatında da dinamik, hayata tutku ve maceracı ruhla sarılmış bireyler de bekliyor. Romantik, gözyaşlarıyla dolu iniş-çıkışlı bir hayat, ekonomik dünyada en büyük kabus; kariyeri engelleyecek, kişinin bireyselliğine ket vuracak yegane şey gibi görülüyor. Kontrolü kaybetmek kişinin başına gelebilecek en kötü şeyken, bata çıka ateşe düşmek için kimsenin vakti ve tahammülü de yok Žižek’e göre. Mert Demir’in dediği gibi şu ateşe düşer miyiz bu durumda, pek de bilmiyoruz ama aşk değişiyor, insanlar da.

 

Dadanizm sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin