Yolunu kaybetmiş bir karakter ve yönetmenin filmi- Joker: İkili Delilik

Dadanizm newsletter duyuru (600 x 600 px)

Todd Phillips’in yönetmen koltuğunda oturduğu, DC Sinematik Evreni’nden beyazperdeye uyarlanan Joker: Folie à Deux (İkili Delilik) gösterime girdi. Venedik Film Festivali’nde prömiyerini yapan filmin kötü eleştiriler aldığını elbette biliyorduk. Ancak yine de izledik, biz iflah olmaz bir DC hayranıyız. Joaquin Phoenix ve Lady Gaga’nın başrollerini paylaştığı film tahmin ettiğimizden de kötüydü. Sevgili okurlar biz ne izledik bilmiyoruz ama bu film üzerine konuşmamız gereken meseleler var. Buyurun.

Bir suçlunun psikolojik anatomisini çözümlemeye çalışan ilk film değil Joker. Yüksek ihtimalle sonuncusu da olmayacak. Todd Phillips’in yönetmenliğini üstlendiği devam filmine dair beklentimiz yüksekti, yalan söylemeyeceğiz. Joaquin Phoenix’e güveniyorduk çünkü. Onun yanlış bir hikayede rol almayacak kadar işine sahip çıktığını, özenli çalıştığını biliyorduk. Bu devirde kimseye güven olmuyor gerçekten. Lady Gaga’nın En İyi Kadın Oyuncu dalında Oscar’a aday olma arzusuyla yanıp tutuştuğunun da farkındayız. Bu rolü kabul etme sebebini tahmin etmek zor değil o yüzden. Ancak seyirci yorgun, seyirci sitemli. Todd Phillips’in karakterin iç dünyasını gözle görülür kılma çabası seyirciyi yoğun bir kaosun içine sürüklüyor. Sofistike olarak tanımlanabilecek kamera açıları yakalayan Todd Phillips, filmin görsel yapısını inşa ederken titiz. Nitekim aynı eforu hikayenin bütünlüğünü sağlamak için sarf etmiyor. Senaryonun Phillips’e dönüp dördüncü duvarı yıkarak ‘‘Ben nasıl bir filmim?’’ diye sorduğunu düşlüyorum. Phillips’in artistik bakış açısı filmin karakterlerine şans vermiyor. Joaquin Phoenix’in ihtişamlı performansına rağmen Arthur Fleck kendi başına bir cumhuriyet değil. Bir film karakterinin çekiciliği, karizması ve seyirciyi doyuma ulaştıran hikayesi yok Arthur’da. Filmin kuşkusuz en çekici sahnesi Joaquin Phoenix’in Arthur Fleck karakterini bir kenara bıraktığı ve Joker’i sahiplendiği mahkeme sahnesi. Sıra dışı bir karakter çünkü Joker. Joker zaten şüpheci, deli, boyundan büyük işlere karışan bir karakter. Bu filmde, ilk filmde işlediği suçlardan yargılanıyor. Arthur’un psikolojisinin derinliklerine inmemize gerek var mı peki?

Yönetmen direksiyonu yanlış noktada kırıyor

Todd Phillips, aksini düşünüyor olmalı ki ilk filmde olduğu gibi bu filmde de Arthur’u katil (Joker) olmaya iten sebepleri, motivasyonları irdeliyor. Bu noktada hikaye iki farklı yöne ayrılabilir: Seyirci veya mahkeme, Arthur’u anlayabilir ve davranışlarını belli sınırlar altında geçerli bulabilir. Böylece Arthur bir akıl hastası olarak etiketlenir. Ya da Arthur’un eylemleri haksız bulunur ve ölüm cezasına çarptırılır. İkisi de olmuyor. Film bu sorunun cevabını vermiyor. Çünkü filmin de bir cevabı yok. Todd Phillips, senaryoyu yazmaya başlamış ve yarısında ne yapacağını bilememiş gibi. Film, inanır mısınız, uzadıkça uzuyor, günler geçiyor adeta, film bitmiyor. Bir sonuca bağlanacağını düşündüğünüz her düğüm daha da sıkılaşıyor. Filmin esas kahramanı Joker mi? Hayır. Arthur mu? Sanmıyorum. Film yönünü kaybetmiş bir karakteri, direksiyonu yanlış noktada kıran bir yönetmenle anlatmaya çalışıyor. Film boyunca Arthur’un kimliğine dair kafa karışıklığı yaşayan başka karakterler de eşlik ediyor bize. Avukatı kişilik bölünmesinden muzdarip olduğunu iddia etse de bölge savcısı ruh hastası olmadığını dile getiriyor. Lady Gaga’nın canlandırdığı Lee bile Arthur’u yeterince ilgi çekici bulmuyor, Joker’i istiyor. Filmin karakterleri Arthur’un kim olduğunu bilmiyor, Todd Phillips de Arthur’un kim olduğunu açıklamıyor. Filmin son sahnelerine dek Arthur bir bilinmezlik içinde savruluyor. Filmin tamamı, çok uzun süren bir mahkemeden ibaret. Ancak mahkemenin seyirciyi yakalayan, hafızasını zorlayan bir yanı yok. Todd Phillips’in Amber Heard ve Johnny Depp davasını izlemediğine eminim.

Lady Gaga bu filmde neden var?

Öte yandan Phillips, yalnızca Arthur ve hikayesiyle değil, Lee karakteriyle de ne yapacağını bilemiyor. Lee, dünyanın en gıcık ve rahatsız edici karakteri olmanın dışında hikayede başka bir göreve hizmet etmiyor. İşini pek de iyi yapmayan birinin Lady Gaga gelsin, birlikte şarkı söylesinler dediğini tahmin ediyorum. Lee ve Arthur arasındaki ilişki yüzeysel bir şekilde geçiştiriliyor. Görünüşe göre, Todd Phillips için bu da önemli değil zira hikayenin karakterleri bile hikayeye tutunamıyor. Lee ve Arthur’u merkezine alan karakter dinamiğinin varlığı da sorgulamaya açık. Bu trajik bir aşk filmi mi? Bu karakterler gerçekten aşık mı? Film sorgulamalara doyamıyor. Ne var ki sorduklarının cevabını veremiyor. Çıldırmamak imkansız. Seyirci eli boş bir şekilde, ne izlediğinin farkında olmadan filmden ayrılıyor. Filmin müzikal sahneleri de tartışmanın bir parçası. Bu sahneler belki de filmin en ikna edici tarafı.

La La Land etkisi denen bir şey var

Müzikal sahnelerin gerçeklikten uzak oluşu, Arthur’un gerçeklik algısının tamamen kırıldığının ve yönetmenin ısrarla cevabını vermeye çalıştığı kişilik bölünmesi sorusunun da yanıtı. Arthur’un var olan dünyanın içine sıkıştırdığı paket evreni görkemli bir dekorla şekillendiren Todd Phillips, La La Land benzeri bir sahne kurguluyor. Lee ve Joker’in hapishanenin çatısında dans ettiği sahneyi izlerken Mia ve Sebastian’ı hayal etmekten kendimi alamadım.

Heath Ledger gerçeği

Todd Phillips, kamerayı seyircinin karakterlere odaklanmasını sağlayacak bir ustalıkla çeviriyor. Fakat aynı açıları sık tekrar edişinin tembelliğiyle Arthur’un sıradanlığı kesişiyor. Phillips, karakter filmi yaratma kaygısında boğuluyor ve su yüzeyine ulaşmak için nafile bir çaba gösteriyor. Bir katilin etrafında dönen psikolojik bir suç filmi çekmek istediği ortada ancak bunu yaparken Joker’i kimliksizleştirdiği gibi Arthur’u da bir anti kahraman ilan etmeye gayret ediyor. Seyircinin Arthur’u anlamasını umuyor. Ancak seyirci ne Arthur’u anlayabiliyor ne anlamak istiyor ne de onunla bağ kurabiliyor. Todd Phillips’in bu filmle beraber DC Sinematik Evreni’ne veda ettiğini duydum. Ona bir sonraki projesinde başarılar diliyorum. Joaquin Phoenix’in kendi jenerasyonunun en iyi oyuncularından biri olduğu gerçeğini de buraya not bırakıyorum. Phoenix’in rolü ve Joker’i sahiplenme biçimi özgün ve her formunda yaratıcı. Aynı sahiplenmeyi Arthur için de göstermeye çalıştığı bir gerçek. Fakat ortada iyi bir hikaye yok. Phoenix’in tüm çabası beyhude. Zaten yeni bir Joker doğuncaya kadar benim Joker’im hâlâ Heath Ledger.

Dadanizm sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin