Ter, spor, tekno ve yakın çekim: 2024 filmleri, özbakım kültürünü tekno müzikle yoğuruyor

Dadanizm newsletter duyuru (600 x 600 px)

Akan terlere mikroskopik derecede yaklaşan kameralar, yakın çekimler, aydınlık ve steril ortamlar… Ter ve tekno 2020’lerin sinema kültürünün anahtar kelimeleri mi olacak acaba? Elektronik müzik sanatçılarının ve DJ’lerin soundtrack’lerini planladığı bu yeni akım filmlerde artan cinnet seviyelerini damarlarımızda hissederken filmlerde geçen diyaloglar film müziklerinin arkasında cılızlaşıveriyor. Gymcore, technocore; tam bir adı yok bunun ama biz koyabiliriz sanki. Peşi ardına gelen terli ve birazcık “çirkin” filmler 2023’ün ve 2024’ün camp, steril ve rave kültürüyle birleşmiş hayat tarzına hitap ediyor. Ana akım kültürün spora, özbakıma ve teknoya olan bağlılığı film dünyasının da bundan ilham almasına sebep oluyor. Belki de “gymcore” diye adlandırabileceğimiz (bir yerde aramayın, bu sefer biz koyduk) bu fenomenle birlikte filmler sıralanıyor; Challengers, Love Lies Bleeding ve son olarak The Substance ile soundtrack’ten çok DJ seti andıran albümler çıkıveriyor. Peki son zamanlarda neden tüm filmler biraz… tenli ve terli? Bu ‘sportif’ filmlerin kulak tazeleyen soundtrack’lerine, spor kültürünün filmlere yansıyışına dadanıyoruz.

Ne Zendaya’yı ne de Josh O’Connor’ı atlatamadık

Mayıs ayında ‘gerçek bir aşk üçgeni’ni anlatan Challengers’a dadanmıştık. Challengers, Zendaya’nın her zamanki müthiş performansıyla başka bir evreye ulaşmış, geçmişte gördüğümüz aşk üçgenlerini bize -neredeyse- unutturmuştu. Kortların yemyeşil çimenleri ve güneşin göz yakıcı parlaklığı hikayedeki her şeyi apaçık ediyordu.

Bize kendimizi karakterler kadar savunmasız hissettirecek bu görselliğin yanında oyuncuların yanı başında biten o kamera hareketleri, karakterlerin stresli ruh halini tüm gerçekliğiyle aktarıyordu; insan vücudunun savunmasız taraflarını ya da belki de kendini zor anlarda nasıl savunduğunu anlatmanın son derece estetik bir yolu. Artan tansiyonu ise Nine Inch Nails ikilisi Trent Reznor ve Atticus Ross’un ellerinden çıkan o meşhur soundtrack destekliyordu; ikilinin yaptığı besteleri de Alman DJ ve prodüktör Boys Noize mikslemişti.

Bu soundtrack albümü synthesizer’ların yoğun bir şekilde duyulduğu 80’ler havasından hard techno’ya ilginç geçişler yapıyor, bünyeyi aynı o sahnelerdeki gibi hırsla gerdikçe geriyor. Challengers, ikilinin ilk soundtrack projesi değil tabii bu arada: Bundan önce Facebook’un hikayesini anlatan The Social Network ve yine David Fincher imzalı Gone Girl’ün de soundtrack’lerini Reznor ve Ross üstlenmişti.

Challengers albümü harika bir tech house, synthwave albümü; filmin de tüm ruhunu içine alabilmiş durumda. Filmin dışında dinlendiğinde bile aynı hisleri uyandırabiliyor. Nine Inch Nails ile müzik dünyasına adını yazdıran Reznor sinema tarafında da oldukça iddialı projelere imza attı. Aslında hiç Disney’lik biri olmasa da izlerken ağlamadan edemeyeceğiniz The Soul filminin soundtrack’ini besteleyip bir de üzerine Oscar kazanan bir isim. İşte bu yüzden yarattığı etkiye çok da şaşırmadık.

Love Lies Bleeding ile pump’lansın kaslar, gelsin synthesizer’lar

Bırakalım NIN övmeyi de biraz Kristen Stewart’tan bahsedelim. Yine aynı temadan ilerleyerek bize erotik bir gerilim (kesinlikle Challengers’tan daha gerilimli) sunan Love Lies Bleeding, 80’lerin vücut geliştirme dünyasına çağrıyordu bizi. Film gitgide daha ekstrem boyutlara ulaşıp parodileşen haliyle dikkat çekiyordu. Challengers’tan alıştığımız terli ve kokulu sahneler, bu sefer çok daha az steril bir dünyada, şırıngaların etrafımızı sardığı, floresan ışıkların çirkince yüzümüze vurduğu bir halde karşıladı bizi. Spor salonu menajeri Lou (Kristen Stewart) ve vücut geliştiricisi Jackie’nin (Katy O’Brian) aşk ve gerilim dolu ve bir anda değişen hayatına yakın çekim yaparken film, spor salonunda dökülen terler, büyüyen kaslara odaklanmayı ihmal etmedi.

@a24

Love at first sweat. #LoveLiesBleeding opens in select theaters March 8, everywhere March 15.

♬ original sound – A24

Bu sefer soundtrack’inde yine 80’ler synthwave deryalarını barındıran Love Lies Bleeding tabii ki de 80’lerin ünlü parçalarıyla da desteklendi. Orijinal müziklerini ise Black Swan ve Requiem for a Dream gibi filmlerin de müziklerinin arkasındaki Clint Mansell besteledi.

Filmin ilerleyen dakikaları vahşete sürüklenirken Mansell’in nabız yükselten müziği de hislerimize eşlik ediyor tabii ki.

Body Horror’a daha ne iyi gidebilir? Tabii ki endüstriyel tekno…

The Substance, kendini feminist korku filmi olarak tanıtırken dünyayı da ikiye ayırmış gibi görünüyor; hatta belki de üçe, dörde, beşe… Sevenler, sevmeyenler, nefret edenler, sevecek gibi olmuşken bir anda feci itilenler… The Substance, şöhret ve hırs gibi kavramlara getirdiği eleştirilerin yanı sıra istenen hayatı “başkası üzerinden” yaşamaya da değinerek yer yer Challangers ile benzerlikler gösterdiği gibi body horror’ı ve kan-vücut-iğne üçgeniyle biraz Love Lies Bleeding’i de hatırlatıyor.

Demi Moore’un Elisabeth Sparkle isimli, yaşı ilerledikçe şöhretin zirve basamaklarından aşağı yuvarlanmış bir Hollywood yıldızını canlandırdığı bu film bu film kadınlığın vücut ve yaşla olan ilişkisini satirik ve parodik bir yerden eleştiriyor. Gitgide ipin ucunu kaçıran film izlemesi bağımlılık yapıcı türden ve bu sefer dubstep, synth türü müzikleriyle tanınan Raffertie orijinal müziklere imza atıyor.

Elektro-endüstriyel, bas, dark ambient ögeleri barındıran bu soundtrack albümü ise bembeyaz fayansların rahatsız ediciliğiyle birleşiyor, sahnelerin o garip etkisini daha da pekiştiriyor. Margaret Qualley’nin oynadığı ‘genç karakter’ Sue’nun ilk defa Elisabeth Sparkle’ın yerine geçtiği sahnede çalmaya başlayan 2004 çıkışlı “Pump it Up” ise gerçek bir gece kulübü klasiği olarak filmi yine gymcore sahalarına taşıyor.

Son zamanlarda gore’un önce sinema sonra da popüler kültür alemlerine son sürat dalışı kimileri için şaşırtıcı olabilir. Bunun tam olarak sebebini bilmek pek de mümkün değil sanırım. Gore bir film türü olarak korku filmlerinin bir alt kategorisi aslında. Grafik yönden fazlaca rahatsız edici ve şiddet içeren ögeler barındırırken belki de dijital dünyaya fazlaca bağlanmış bedenlerimizi bir şeyler hissetmeye itiyor.

Pandemiden sonra artan mikrop-virüs korkusu steril alanlarla, alternatiften popüler kültüre kayan rave dünyasıyla birleştiriliyor. 2020’ler sinema sahnelerini de işte tam olarak son zamanlarda hızlıca değişime uğramış hayatlarımızın bir sentezi dolduruyor bu şekilde. Self-love’dan özbakım kültürüne, sonu gelmeyen tedavi ve ürünlerden sporcu takviyelerine birçok alanda gelişen bilim bu hızıyla bizi elbette ki birazcık korkutuyor. Bir şeyleri kaçırıyor olmanın verdiği bu hırs dolu hisler (yeterince güzel ve sağlıklı değil miyiz yoksa?!) ter ve müziğin iç içe geçtiği sahnelerle birleşince bize de bir haller oluyor tabii; gerildikçe geriliyoruz.

Artan gerginliğin elektronik müzikle buluşması bir trend olmaya doğru kayarken TikTok kullanıcıları da kendi film ve müzik mikslerini yapmaya başladı bile. Chappell Roan’ın Super Graphic Ultra Modern Girl parçasının enstrümental versiyonu Hereditary’nin o meşhur yemek masası sahnesiyle de işte bu vesileyle buluşuyor.

@sushifridays

This idea came to me on the toilet #chappellroan #supergraphicultramoderngirl #hereditary #lesbiansoftiktok

♬ original sound – SushiFridays

Her zaman bilinmeyenin bilinenlerle açıklanmaya çalışıldığı bu dünyada bildiğimiz iki şey var: Günümüz, gelecekteki korkularımızın yansımasını barındırıyor, ayrıca Demi Moore harika bir oyuncu.

Dadanizm sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin