Affetmenin dönüştürücü gücü: Zeynep Köprülü ve Yasemin Szawlowski ile Su Yüzü filmini konuştuk

Dadanizm newsletter duyuru (600 x 600 px)

Yaşadığımız coğrafyanın getirisi “güçlü aile bağları” kimi zaman bir lütufken kimi zaman bir yüke dönüşebiliyor. Fiziksel olarak büyüdüğümüz yerden bazen mental olarak büyüyemeden ayrılabiliyoruz. Ve aile evine yapılan bir ziyaret her şeyi başa sardırıp yüzleşme konusunda bizi zorlayabiliyor. 30 Mayıs’ta vizyona giren Su Yüzü, bir anne-kız ve hayatla yüzleşme filmi. Hiçbir yüzleşme kolay değil elbette ama “arkada bırakmanın” da başka yolu yok gibi gözüküyor.

Dalyan’da geçen filmde Deniz’in (Cemre Ebüzziya) mecburiyetten geri döndüğü ‘‘ana evi’’, onu istemediği anılarla yüzleştirmek üzere beklemektedir. Kendinden ve hayattan kaçan Deniz için ağlarını ören kader, aslında ona bir yandan da yeniden başlama fırsatı sunmaktadır. Bu tanıdık hikayenin senaristlerinden ve yönetmeni olan Zeynep Köprülü ve de filmde Selen karakterini canlandıran Yasemin Szawlowski ile Su Yüzü’nü konuştuk…

Zeynep Köprülü

Su Yüzü; Selin Sevinç’le beraber kaleme aldığın bir film. Selin’le ortak bir dertte nasıl buluştunuz? Süreç nasıl ilerledi?

Su Yüzü’nün ilk tohumları, içimde uzun zamandır taşıdığım duygulardan filizlendi. Kendini gerçekleştirememe, büyüyememe hissiyle baş etmeye çalışan bir karakter yaratmak istiyordum. Gitmekle kalmak arasındaki sıkışmışlık hissi de kısa filmlerimde ele aldığım bir temaydı. Deniz karakteri bu duygulardan doğdu. Fikirler netleştikçe, ilk uzun metrajımı deneyimli bir senarist ile birlikte yazmanın bana iyi geleceğini hissettim. Yapımcımız Utku sayesinde Selin’le tanıştım. İlk görüşmemizin ardından bu yolculuğu birlikte yürümeye karar verdik. Büyüyememek, kök salamamak gibi dertlerimiz farklı yerlerden gelse de aynı yoğunlukta içimizdeydi. Selin Amerika’da yaşıyor, uzak mesafelere rağmen çok disiplinli ve verimli bir süreç yürüttük. Selin’in yapıcı yaklaşımı bu süreçte bana çok şey kattı.

Genelde hikayeler çok kişiseldir ve biriyle yazma süreci zannedildiğinden daha meşakkatlidir. Beraber nasıl bir tempoda yazdınız?

Yazmak sanırım başlı başına meşakkatli bir şey. En azından benim için öyle. Her gün aynı disiplinle masaya oturmak kolay değil, insanın bazen kaçtıkça kaçası geliyor 🙂 Bu yüzden Selin’le birlikte çalışmak benim için büyük şanstı. Hikayeyi birlikte kurmak, yazıya daha dürüst ve disiplinli yaklaşmamı sağladı. Yazma sürecimizi en baştan net bir plan çerçevesinde kurduk. Fiziksel olarak aynı yerde olamasak da online görüşmelerimiz hiç aksamadı. Bu iki yıla yayılan bir süreçti. İlk taslaklardan sonra senaryoyu danışmanlar, senaryo doktorları, atölyeler gibi farklı gözlerle geliştirmeye devam ettik. Her geri bildirimden sonra senaryoya tekrar geri döndük. Ardından fonlara başvurduk, reddedildik, tekrar yazdık. O sürekli “yeniden yazma” hali zorlayıcı olabiliyor ama ikimizin de ortak bir derdi vardı: hikayeyi daha iyi hale getirmek; bu da önemli bir motivasyon oldu bizim için.

Anne- kız arasındaki çatışma hayatın ve sinemanın kaçınılmaz bir konusu/gerçeği. Su Yüzü’ndeki anne-kızın çatışmasının özgünlüğünü nasıl özetlersin?

Su Yüzü’ndeki anne-kız çatışmasının kalbinde, konuşulamamış duygular ve sarılamamış yaralar var. Yıllarca birbirini duymamış, anlamamış anne – kızın bir araya gelişine tanık oluyoruz ve film ikili arasındaki kırılma anına odaklanıyor. Tülin geçmişiyle yüzleşmeye hazır; Deniz ise hâlâ kaçmak istiyor. Ama bu yüzleşme, Deniz’e de kendini dönüştürme cesareti veriyor. Bence çatışmayı özgün kılan şey bu iki kadının birbirine karşı dürüst olmayı seçmesi. Anne hayatına yeniden başlamayı, geçmişin acılarına takılı kalmamayı seçmiş biri; kızına da o kapıyı aralıyor. Deniz’in durumu kabul etmesi, konuşabilmesi ve hem kendisini hem de annesini affetmesi, kendine alan açmasını sağlıyor aslında. Hikayenin merkezinde de kabul etmenin, affetmenin dönüştürücü gücü var aslında.

Bu aynı zamanda ilk uzun metraj filmin. Seni uzun metrajda en çok şaşırtan, zorlayan neler oldu?

Süresi 🙂 Gerçekten uzun bir süreç: yazması, çekmesi, post prodüksiyonu, gösterimi derken yıllar geçiyor. Su Yüzü benim için neredeyse dört-beş yıla yayılan bir yolculuk oldu. Bu kadar uzun sürede bazen yola çıkarken seni heyecanlandıran o duyguyu, o derdi unutabiliyorsun. Sanırım en zorlayan şeylerden biri de buydu: o duyguyu unutmadan, yılmadan filme tutunmaya devam etmek.

Bir de bağımsız sinemanın zorlukları var: kısıtlı bütçe, az zaman, sınırlı imkân… Tüm bunlar içinde üretmeye devam edebilmek ayrı bir efor gerektiriyor. Bazen de işin doğası gereği bir mekan iptal oluyor, ekip değişiyor, bazen beklenmedik bir anda fırtına çıkıyor…  Ama tam da böyle anlarda esnek kalabilmek, hızlıca yeniden yol bulabilmek, ekibine ve hikayene güvenmek önemli oluyor. Zorlu ama bir yandan da insana çok şey öğreten bir süreç.

İlk uzun metraj deneyimi bir sonraki filmler için nasıl bir motivasyon kaynağı oldu? Filmi çekmeden önce düşüncelerin değişti mi?

Filmi çekmeden önce sürece daha kaygılı yaklaşıyordum. Film yapımına daha stresli, biraz da kontrolcü bir yerden bakıyordum. Şimdi ise biraz daha sürece güvenebilen, daha sakin kalabilen biriyim sanki, bu da benim için güzel bir değişim ve motivasyon kaynağı.

Film yapma isteği içimde hâlâ çok güçlü. Süreç ne kadar zorlu olursa olsun, bir hikâyede buluşmanın, onu hayata geçirmenin dönüştürücü bir tarafı olduğuna inanıyorum. İlk uzun metraj deneyimi de beni bu yolda daha kararlılıkla ilerlemeye motive etti diyebilirim.

İlk filmde ister istemez her şeye aynı anda hâkim olmaya çalışıyorsun; çok fazla bilinmez var. Ama şimdi ikinci film yolunda daha özgüvenli hissediyorum. Neyi nasıl yapmak istediğimi, nerede durduğumu daha iyi biliyorum gibi.

Türkiye’de film yapmanın git gide zorlaştığı şu günleri ve yakın geleceği nasıl görüyorsun/ değerlendiriyorsun?

Film yapmak gerçekten her geçen gün daha da zorlaşıyor; ekonomik kriz, bütçe kısıtları, enflasyon, uluslararası fonlara ve festivallere erişimde yaşanan zorluklar derken, film yapmak ciddi bir mücadeleye dönüşüyor. Ama yine de bu dönemde etrafımda harika filmler yapan, birbirine destek olan, birlikte üreten çok kıymetli sinemacılar var. Bu dayanışma hissi bana güç veriyor. Kısıtlı imkanlarla yaratıcı işler ortaya koymak mümkün ve bu da umut verici. Yakın geleceğe dair net bir şey söylemek zor ama yine de karamsar olmak istemiyorum. Bir şekilde film yapmaya, hikayeler anlatmaya, duygularda buluşmaya devam edeceğimizi umuyorum.

Yasemin Szawlowski

Su Yüzü filmi seni hayatının nasıl bir döneminde buldu?

Gerçek değerlerimi ve arkadaşlıklarımdaki samimiyeti sorguladığım bir dönemdi. Neye gerçekten çekiliyorum, neyi gerçekten yapma ihtiyacı hissediyorum… Tüm bunları anlamaya çalışırken Su Yüzü geldi ve beni buldu.

Senaryoyu okur okumaz kendimi içinde bulduğum bir projeydi. Selen’in, hayatını ondan beklenen şekilde yaşamak yerine, her ne kadar zor da olsa ona neşe veren, anlam katan bir yolu seçmesi çok ilgimi çekti.

Filmde canlandırdığın Selen’i ve Deniz’le olan ilişkisini nasıl tarif edersin?

Selen ve Deniz’in ilişkisi, tipik bir çocukluk BFF’liği aslında. Yetişkin yaşta tanışsalar belki asla anlaşamayacak bir ikili ama yılların getirdiği bağ sayesinde birlikte kalmayı ve küslüklerin üstesinden gelmeyi başarıyorlar.

Su Yüzü’yle ilgili aklına kazınan bir an/sahne ya da replik var mı?

Aklımda kalan en özel anlardan biri, Dalyan’da Meryem Teyze ile tanışmam. O bana bahçesini açmıştı, filmdeki nar bahçem olmuştu orası. Nar nasıl koparılır, nasıl kesilir, zeytin nasıl toplanır… İki-üç hafta boyunca yanına gidip gelmiştim. Gerçekten o bahçe artık benim gibiydi. Orada yeni dostluklar edindim, bir rutinim oluştu. Kendimi çok zengin hissettiğimi hatırlıyorum. Sanırım oyunculuk yapmamın sebeplerinden biri de bu. Her projeyle birlikte gelen yeni insanlar, yeni hayatlar, yeni bilgiler… Özellikle şehir dışı ya da yurt dışı projelerinde, başka insanların yaşam alanlarında onlarla kaynaşmak çok özel bir deneyim oluyor. Bu alışveriş hali beni gerçekten çok heyecanlandırıyor.

Gelecekte nasıl bir projede hayal ediyorsun kendini? Hem hayalindeki proje hem de canlandırmak istediğin karakteri biraz dinleyebilir miyiz senden?

En büyük hayalim, hayal gücüne, vizyonuna, kalbine ve sanatına derinden güvendiğim başarılı bir yönetmenle uzun ve yoğun bir yaratım sürecine girmek. Dans kökenli biri olarak, dans da edebileceğim, şarkı da söyleyebileceğim bir film. Başta beni, sonra birçok kişiyi kalbinden yakalayacak gerçek bir kadını canlandırmak istiyorum. “Biz bu filmi bu yüzden çekiyoruz ve bu çok önemli” diyebileceğim, tüm kalbimle arkasında durabileceğim bir proje. Niyetim bu yönde, gerisini hayata bırakıyorum.

Şu sıralar Londra’dasın. Londra nasıl geçiyor biraz da onu dinlemek isteriz…

Evet, bir süredir Londra’dayım. Biraz kişisel bir keşif sürecindeyim diyebilirim. İzlemek istediğim birçok şey vardı. Oyunlar, müzikaller, baleler, operalar… Onları biriktirmiştim. Ama sanırım en çok, güzel havada şehirde ve parklarda boş boş yürümeyi özlemişim. Şimdi onun tadını çıkarıyorum.

Dadanizm sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin