Şeytan bile ikinci bir şansı hak eder (mi?): The Devil Wears Prada 2 incelemesi
Hayat, yaşamaya değer. Çünkü baharın geldiği ve çiçeklerin açtığı yetmezmiş gibi, 20 yıllık bekleyiş sona erdi ve The Devil Wears Prada 2 vizyona girdi. Hem de tam kadro, şahane kostümler ve kalpleri eriten bir senaryoyla. Bu arada bahar mutluluğumuzu anlatmak için çiçekleri kullandık, gerçekten çığır açıcı… Miranda Priestly duymasın.
Bir devam filminin hayatı yaşınılır kılması bazılarına abartı gibi gelebilir. Ancak The Devil Wears Prada’nın bir filmden çok daha fazlası olduğunu hatırlatalım. Bir jenerasyonun güvenli limanı, yakın dostu, hatta sığınağı diyebiliriz bu film için. Aynı zamanda da 2000’lerin başını en güzel detaylarıyla kapsayan, benzersiz bir zaman tüneli.
Gerçek olaylardan esinlenen, aynı isimli kitaptan uyarlanan ilk film, dünyanın en ünlü moda dergisinde asistan olarak çalışmaya başlayan Andy Sachs’in, hakkında hiçbir şey bilmediği moda dünyası ve bu dünyanın tepesindeki patronu Miranda Priestly’le başa çıkmasını anlatıyordu. Herkesin bağ kurabileceği bir konuyu—zor patronla başa çıkma sanatı—kendini sahiplenmek üzerine bir manifestoya çeviren bu tanıdık hikaye; Meryl Streep, Anne Hathaway, Stanley Tucci ve Emily Blunt’tan oluşan güçlü bir oyuncu kadrosu, zamanın ruhunu yansıtan soundtrack’i, usta kostüm tasarımcısı Patricia Field’ın kostümleri ve modanın ışıltılı dünyasıyla birleşince bir klasiğe dönüşmüştü.
Tüm bu sebeplerden, yeni filmin geleceği haberini aldığımızda hepimiz heyecandan ne yapacağımızı şaşırdık. Yapım şirketi Disney de bunu çok iyi bildiği için dev bir pazarlama bütçesi ayırdığı tanıtım kampanyasını aylar öncesinden başlatarak hayranları hiç boş bırakmadı. Meksika’da başlayan basın turu, Japonya, Kore ve Çin’in ardından ihtişamlı New York ve Londra galalarıyla tamamlandı. Streep ve Anna Wintour’u bir araya getiren Vogue çekimi, Streep ve Tucci’nin birlikte katıldığı defileler, Oscar töreninde filme yapılan gönderme, New York sokaklarında Andy Sachs edasıyla gezinen ve paparazilere yakalanan Hathaway de heyecanı iyice arttırdı. Tüm markalar filmin bir parçası olmak için yarışırken, galadaki kostümlerden röportajlara her detay günlerce konuşuldu.
Filmin dev pazarlama bütçesinden bağımsız olarak beklentilerimizi fazlasıyla karşıladığını söyleyebiliriz. Eski hayranları mutlu edecek tüm detayların düşünüldüğü, bol göndermeli ve aynı zamanda tüm karakterleri ileri taşıyan bir senaryoyla karşı karşıyayız. Değişimin kaçınılmazlığını, zamanın acımasızlığını ve insani zayıflıklarımızı dürüstlükle anlatırken, seyirciyi bir an bile sıkmayan dinamik bir anlatımla üstelik. Özetle; sinema sektörünün nostalji tutkusundan şikayet edip, devam filmlerinden bunaldığımızı söylesek de bu kez bizi yakalamayı başardılar. Tüm heyecanımızla, ağzımız kulaklarımızda The Devil Wears Prada 2’ye dadanıyoruz.
Yeni filme geçmeden ilkini kısaca hatırlayalım: The Devil Wears Prada, Vogue’un ünlü genel yayın yönetmeni Anna Wintour’un asistanı olarak çalışmış Lauren Weisberger’in anılarından esinli. Modaya dair hiçbir şey bilmeyen Andy (Hathaway), Runway adında dünyanın en ünlü moda dergisinde milyonlarca genç kızın hayalindeki asistanlık işine kabul edilince ne kadar nadir bir fırsata denk geldiğini anlayıp dört elle işine sarılıyor. Ama bu iş sandığından çok daha yorucu. Saat ve gün hesabı yapmadan sadece işiyle meşgul olurken tüm hayatını askıya alıyor. Üstelik patronu o sırada onun adını bile bilmiyor. Abartılı isteklere, imkansız görevlere ve bolca hakarete kariyeri için katlanmayı seçiyor.
Başta ona hayatı dar eden, kendisinden kıdemli asistan Emily (Blunt) ve ilk günden itibaren ona kol kanat geren stilist Nigel (Tucci) gibi beklenmedik yol arkadaşlarıyla işinde ustalaşan Andy, bir noktada bu durumdan keyif bile almaya başlıyor. Ta ki Miranda’nın kendini kurtarmak için en yakını Nigel’a kazık attığını öğrenene kadar. Miranda’yla yüzleştiğinde, bu sektörün bu tip davranışlar gerektirdiğini, hatta kendisinin de böyle birine dönüştüğünü anlaması bardağı taşıran son damla oluyor. Andy kendini seçerek istifa edip çok daha gösterişsiz ama gerçek anlamda gazetecilik yapabileceği bir işe giriyor. Finalde Andy ve Miranda birbirlerine uzaktan saygı duydukları ayrı gerçekliklerde yaşamaya başlıyorlar.

The Devil Wears Prada 2 ilkinden yirmi yıl sonrasında açılıyor. Runway hâlâ bildiğimiz Runway, Miranda da bildiğimiz Miranda gibi görünüyor: Aynı saç, aynı gözlükler, aynı suratsızlık… Yanıbaşında Nigel, hayatını işine adamış asistanlar ve şıkır şıkır bir ofis. Ama durum göründüğünden çok daha farklı. Zira artık Runway para yakan ve eskisi gibi okunmayan bir dergi haline gelmiş. Hatta dergi bile değil dijital bir oluşum denebilir. Küçülen bütçeler Miranda’yı reklam veren markalar karşısında mahcup hale getirmiş. İnsan kaynaklarına yapılan şikayetler, ofisi biraz daha insani bir çalışma ortamına çevirmiş. Söylenmemesi gerekenler, memnun edilecek reklam verenler derken Miranda da iyice güçten düşmüş. Yeterince araştırmadan yayınladıkları bir yazı dijital bir lince sebep olunca, Runway’in itibarını kurtarmak için çalışmalar başlıyor.
Andy ise geçtiğimiz yirmi yılı dünyayı gezerek ve gazetecilik yaparak geçirmiş. Prestijli bir gazetecilik ödülünü kabul ederken çalıştığı gazetenin kapandığını ve mesajla işten çıkarıldığını öğrenip ilham verici bir konuşma yapıyor. Bu konuşma ve gazeteciliğe olan inancı Runway’in de sahibi olan medya patronu Irv Ravitz’in ilgisini çekince, Andy’i Runway’in kurtarıcısı olarak işe alıyor. İkilinin yirmi yıl sonraki buluşması aralarındaki dinamiğin pek de değişmediği izlenimi veriyor. Miranda onu hatırlamadığını söylerken Andy tüm yaptıklarıyla sadece Miranda’nın onayını almak istiyor. Runway’i ayakta tutan son kale Ravitz beklenmedik bir şekilde hayatını kaybedince derginin geleceği, Irv’ün ilgisiz ve paragöz oğluyla, aklı pek çalışmayan bir tech bro’nun eline kalıyor. Böylece Miranda ve Andy tüm farklılıklarına rağmen bir takım olarak çalışmak zorunda kalıyorlar.

Yeni film, ilkinin aksine çok daha neşesiz ve karanlık bir dünya tasvir ediyor. Zira bu kez karşımızda zorba bir patrondan çok daha büyük bir şeytan var: yapay zeka, para ve tech bro’ların yönettiği bir dünya. Moda ve dergicilik yalnızca insanların tuvalette baktıkları gönderilerden ibaret, hiçkimse makaleleri okumuyor, her şey aynılaşırken artık zanaatkarlığın, ustalığın ya da gustonun hiçbir önemi kalmamış. Andy, Miranda ve Nigel bu renksiz dünyada işini iyi yapmanın, gazeteciliğin ve estetiğin önemini kanıtlamak için kolları sıvıyorlar. Film bu dev savaşı anlatırken, tüm karakterlerine merhamet göstermeyi, hepsini ileri taşımayı ve onları ilk filmde neden sevdiğimizi hatırlatmayı ihmal etmiyor.
İlk filmin büyüsü, şeytan olarak bahsedilen bir karakteri bile seyircinin bağ kurabildiği birine dönüştürmesiydi. Miranda’nın zorbalığını onaylamadan, büyük bir amaç uğruna çalışmayı ve işini tutkuyla yapmayı tüm yönleriyle değerlendiren film, Andy üzerinden de seyirciye de kendi karanlık yönlerini sorgulatıyordu. Zorba bir patronla başa çıkmayı anlatırken, tek bir kötüyü günah keçisi yapmadan kendi hayatımızın ve değerlerimize bağlı kalmanın yalnızca bizim sorumluluğumuz olduğunu vurguluyordu. Günün sonunda Andy de bu düzeni beslemeyi kendi seçtiği için özgürleşmesi, kendi değerlerini fark edince oluyordu. Serinin yazarı Weinsberger de kitabı şimdi yazsa çok daha farklı olacağını anlatıyor. Artık 20’lerinde olmadığı için hem patronlara hem de asistanlara daha anlayışlı davranabildiğini söylüyor.

Miranda, Venedik’te Son Akşam Yemeği tasvirini incelerken Andy’e insanların hem muhteşem hem de her zaman yanılabilir olduğunu anlatıyor. Her şeyi bildiğini zanneden tüm karakterlerin tek tek yanılmasını, ihanete uğramasını ve sonra çıkış yolunu ustalıkla bulmalarını izlememiz bu yüzden. Çünkü değişimin kaçınılmaz olduğu bir dünyadaki tek sabit olan şey bizim kendi pusulamız. Miranda, bu hayatı kendi seçtiğini ve uğruna ödediği tüm bedellerden mutlu olduğunu söylüyor. Çünkü kendi sözleriyle: bu hayata bayılıyor. Andy’i kendine getiren de Miranda’dan sandığı kadar farklı olmadığını anlamak oluyor. Bazen yüce bir amaç uğruna yaptığını iddia ettiklerinin bencil bir yerden yaptığı seçimler olduğunu anlamak ona iyi geliyor. Nigel’ın dönüşümü arka planda kalmak yerine sahneye çıkmayı seçmesi ve isteklerini dile getirdiğinde de kabul göreceğini anlamasıyla oluyor. Emily’nin çok büyük bir dönüşüm geçirdiğini söyleyemesek de kendi iradesiyle kızarmış patates yemesini görmezden gelemeyiz. The Devil Wears Prada 2, hayalimizin aksine, içinde bulunduğumuz dünyayla ve şartlarla başa çıkmak zorunda olduğumuzu hatırlatıyor. Değişimin kaçınılmaz olduğu bu dünyada yapabileceğimiz en doğru şey ise kendi seçimlerimizin sorumluluğunu alıp kendimize hesap verebilmek. Hepsi bu.