Kaotik hisler içinde bir Westeros röportajı: House of the Dragon’ın üçüncü sezonuna dadandık
22 Haziran’da ekrana hızlı bir dönüş yapmaya hazırlanan House of the Dragon için tüylerimiz diken diken, fragmanı başa sarıp izliyor ve bekliyoruz. Matt Smith, Emma D’Arcy, Olivia Cooke gibi isimleri buluşturan dizi üçüncü sezonunda seyirciyi savaş meydanının ortasına davet ediyor. Görece sakin geçen ikinci sezonun ardından kilit karakterler arasındaki ilişkiler geri dönülmez biçimde değişti, cepheler sertleşti. Targaryenlerin çekişmesi bitmiyor ama bitmesini de istemiyoruz. Taht kavgasından sıkılmak mümkün mü? Üçüncü sezon prömiyeri öncesi Tom Glynn-Carney, Olivia Cooke, Fabien Frankel ve Bethany Antonia’yla dertleşiyoruz. Buyurun.
House of the Dragon’ın ikinci sezonuna veda edişimizin üzerinden geçen zamanda, bu savaşın bir kazananı – en azından gerçek bir kazananı – olmadığına neredeyse emin hale geldim. Bir taraf tutmak şartsa, oyum Rhaenyra’dan olacak sanırken dizinin karakterleri gibi sık sık gri çizgilerde dolanıp, kendi ahlaki değerlerini esneten bir seyirciye dönüştüm.

George Martin’in varoluşsal sancıdan kıvranan karakterleri ve ülser garantili hikayelerinin başka bir yolu yok, yarattığı karakterler gibi seyirci de tarafını belirlemekte zorlanıyor. İyisiyle kötüsüyle, onları sevmekten de vazgeçemiyoruz zaten. İkinci sezonda bize dokunaklı bir hikaye sunan House of the Dragon, zaman zaman Yaprak Dökümü gibi hissettirse de Westeros’un entrikalarında huzur buluyoruz sevgili okurlar. Bu yolculukta yalnız olmadığımı bilmek de mutluluk veriyor. Westeros’un karanlığından sıyrılmayı başaramayan, belki de başarmak istemeyen ve kendi karanlığını ekrana yansıtan deli dolu karakterlerini bağrıma basmaktan geri durmuyorum. Rhaenyra’nın yasını, acısını, yalnızlığını sezonun her köşesinde hissetmek mümkün olduğu için ikinci sezon nispeten yavaş bir ritimde ilerledi malum. Ne diyebiliriz ki? Kaos bağımlısıyız. Neyse ki dizinin yürütücü yapımcısı Ryan Condal, dillere destan savaş sahnelerini üçüncü sezona ayırıyor; biliyor, anlıyor ve beklemeye geçiyoruz. Bu bekleyişin sonuna geldiğimize inanmak ne mümkün. Ancak o tarih yaklaşıyor, gelecek hafta yaklaşık 72 dakika olduğu söylenen sezonun ilk bölümünü izleyeceğiz. Ah ah! Matt Smith’in akıllara zarar performansıyla gözümüzü ve kalbimizi şenlendiren Daemon’ın tartışmalı kararlar alacağı bir sezona daha hazırız elbette. Fakat gözler yaşlı, kalbim taraf değiştirdi ve inanır mısınız? Şu günlerde oyumu Rhaenyra’dan değil, Aegon’dan yana kullanıyorum. Sezon arasında kendisine yönelik sempatim arttı. Belki Aegon’ı canlandıran Tom Glynn-Carney ile konuşma fırsatı yakaladığım içindir, kim bilir? 22 Haziran’da geri dönmeye hazırlanan dizinin üçüncü sezonu merakla beklenen Boğaz Savaşı’nı da ekrana – nihayet – getiriyor. Bunun ne demek olduğunu hepimiz biliyoruz. Biliyoruz, değil mi?
Gün geceye varmadan toz duman eder bu şehri
House of the Dragon, Ateş ve Kan’ın birebir uyarlaması olmasa da temelde Targaryen iç savaşını konu alıyor neticede. Bu savaşın iki tarafı var: Aegon ve Rhaenyra. Targaryen ailesini ortadan ikiye ayıran kim nereye ne zaman nasıl hükmedecek meselesi, bizi bugünlere getiriyor. Dizi dördüncü sezonda ekran macerasını sonlandıracağı için bir parça buruk hissediyorum fakat tadında hikaye yazan senaristleri de öpüp başımıza koymamız gerekiyor. Siyasi entrikalar, güç mücadeleleri ve ihanetlerin ardı arkasının kesilmediği ikinci sezondan fırlıyor, karakter çatışmalarının ortasından sıyrılıp savaş alanına giriyoruz. Üçüncü sezon, sessiz sedasız bakış açısını tamamen geride bırakmışa benziyor. Şu noktada güvenle söyleyebilirim ki Boğaz Savaşı’nın epik bir canlı aksiyon sunacağı da aşikar. Hal böyle olunca Ryan Condal’ın televizyonun gördüğü en iyi bölümlerden birini çektiklerine dair görüşünü çok da abartılı bulmuyorum. Aegon’ı ikinci sezonda bıraktığımız noktayı tekrar hatırlatmakta da yarar görüyorum. Aemond’un ihanetine uğrayan Aegon’ın kemiği mi kalmadı, vücudu mu parçalanmadı… Başına daha ne gelebilir derken geleceği oldukça belirsiz görünüyor. Aegon’a hayat veren Tom Glynn-Carney de House of the Dragon’ın ekrana dönmesine günler kala yaptığımız görüntülü konuşmada Aegon’ın üçüncü sezonda onuru için savaşacağına dair ipucu veriyor: “Bence Aegon kaybettiği onurunu geri kazanmak istiyor. Bu biraz ironik çünkü ikinci sezonda ‘Onuru boş ver, ben intikam istiyorum’ dediği bir sahne vardı. Ancak çok geçmeden elindeki onurunu da kaybetti. Kendini tamamen açığa çıkmış ve adeta çıplak hissediyor. Bu sezonda onurunu yeniden kazanmak için farklı yollar var. Bazıları başarısız oluyor, bazıları ise biraz daha fazla karşılık buluyor”.

Alicent yine ve her zaman kendini zora itiyor
Bu sezonda Rhaenyra ve Alicent’ın geçici barış anlaşmasının çetrefilli yollardan geçerek sınanacağını söylemek de mümkün. Malum Westeros’ta barış hiçbir zaman uzun sürmez. Dört bir yanında savaş hazırlığı süren bir diyarın anlatacak çok da hikayesi olur. Alicent’ın başına dert açan seçimleri bir yana, Westeros tarihine geçtiğine inandığım hikayesi de beni ona hem mesafelendiriyor hem de yakınlaştırıyor. Çaresiz bir kadın artık Alicent, amacını ve yolunu kaybedenler gibi o da ne yapacağını bilemiyor; çıkış yolu aramak için düşmanına koşması da bu yüzden. Seçimleri Alicent’ı hiç beklemediği yerlere getirirken biraz şaşkın, savunmasız, hayatından vazgeçmiş bir Alicent göreceğimiz de kesin. Olivia Cooke da benzer bir düşüncede olmalı ki görüşmemizde “Alicent, artık sahip olduğu konum ve yaşananlar nedeniyle krallıkla arasını gerçekten düzeltebilecek durumda değil. Bu yüzden şu noktada sadece kendisinin ve Helaena’nın hayatta kalmasını düşünüyor. Bu nedenle King’s Landing’e dönerken oldukça dar bir bakış açısıyla hareket ediyor” diyor. Üçüncü sezonda rota yeniden oluşturulurken bize düşen kendisini (yine) zor bir durumda bulmaması için dua etmek.

Kalp kalbe karşı derler
Dizinin ikinci sezonunun Yaprak Dökümü’nü andırdığından bahsetmiştim değil mi? Biricik Criston Cole’u ekrana taşıyan Fabien Frankel’e bu sezonu farklı kılanın ne olduğunu sorduğumda ikinci sezonun bir aile dramını andırdığını söylüyor önce. Kalp kalbe karşı ne de olsa. Frankel “Ölçek açısından bakıldığında, ikinci sezon çok daha kontrollü ve küçük çaplıydı. Üçüncü sezonda herkes sahada ve çok sayıda savaş var” cevabını verirken üçüncü sezonun bütçesini düşünmekten kendimi alamıyorum. Zaten Ryan Condal da bu savaşı görsel bir şölene dönüştürmek için harcanan bütçe konusunda elini korkak alıştırmadığını söylüyor. Şimdiye kadar paylaşılan görüntüleri inceleyince, destansı bir savaşın bizi beklediğine şüphe yok.
Kader ortağı olmak da varmış
Dizide rolü gittikçe büyüyen, ikinci sezonda adeta denizleri aşıp kendini yeniden var eden Baela ile ciddiyet kraliçesi Rhaena’nın hikayesinin ne yöne evrileceği ise muamma. Tabii hayatta kalacaklarına yönelik inancım tam. İkinci sezonda Vale’de dolaşırken vahşi bir ejderhaya denk gelen Rhaena’yı hiçliğin ortasında bırakmanın verdiği hissi düşündükçe tüylerim kıvrılıyor. Görüşmemiz sırasında Phoebe Campbell ve Bethany Antonia’ya iki kardeş arasındaki bağı da sormadan edemiyorum. Antonia’nın net bir fikri var: Bu bağ giderek güçleniyor.
Baela ve Rhaena’nın birbirine benzediğini düşünen Antonia, Rhaena’nın ailesindeki herkesin düşündüğünden çok daha yetenekli, becerikli olduğunu da dile getiriyor ve ilişki dinamiklerini şöyle özetliyor: “Baela daha önce Rhaena’yı Vale’de bırakıp ayrılmanın doğru ve akıllıca bir karar olduğunu düşünüyordu; çünkü onun orada güvende olduğuna inanıyordu. Ancak şimdi Rhaena’nın kendi iradesi olan, kendi kararlarını veren biri olduğunu görüyor. Üstelik Vale’de olmasının da onu gerçekten güvende kılmadığını fark ediyor. Bu yüzden Baela, Rhaena’nın yanında olması gerektiğini ve bundan sonra birlikte hareket etmeleri gerektiğini anlıyor. Tüm bunlar iki kardeş arasındaki bağı daha da güçlendiriyor”. Üçüncü sezonda bu ikiliyi yalnızca kardeş olarak değil, kader ortakları olarak da izlemeye hazırlanıyoruz anlaşılan. Elbette gönüller daima Rhaenyra ve Daemon’ı izlemekten yana, gözler onları arıyor. Nitekim uzun süre beklememize de gerek yok.
Üçüncü sezon prömiyerine dek sizi bu videoyla baş başa bırakıyorum.