Gerçekçi bir acil servis maratonu: The Pitt dizi incelemesi
Her mesleğin kendine has zorlukları olsa da sağlık çalışanlarnın yükleri biraz daha farklı: Nöbetlerle uykusuz geçen günler, yetersiz maaşlar ve imkanlar, hasta veya yakınlarının olası şiddeti ve her saniyesi hayati önem taşıyan bir vicdan muhasebesi… HBO’nun son yıllardaki en büyük prodüksiyonlarından biri olan The Pitt, tam da bu yıpratıcı ama bir o kadar da kritik döngüyü, izleyiciye nefes alacak tek bir saniye bile bırakmadan anbean anlatıyor. Geçtiğimiz ödül sezonuna damga vuran HBO Max’in beğenilen dizisi The Pitt şimdilerde ikinci sezonuyla geri döndü ve gerek ödüllerdeki performansı gerekse kaotik acil servisiyle bu sene de dikkatleri çekmeye devam ediyor.
Grey’s Anatomy, St. Elsewhere, House, ER gibi efsanevi medikal dizilerin efsanevi olmasının birçok nedeni var elbet. Ama en önemli neden o uzun, soğuk, karışık hastane koridorlarında koşturan doktorlarla beraber bize sadece bir hastalığı değil; o kaosun içindeki insanları ve onların hikayelerini de anlatmaları. Bu nedenle soluksuz izlediğimiz vakalarda birimizin ilgisini çeken bir hikayeye mutlaka denk geliyor ve her bölüm beraber koşturduğumuz sağlık çalışanlarına da giderek bağlanıyoruz. The Pitt ise bu mirası alıp günümüzün modern sağlık krizleriyle harmanlıyor ve aslında ER’ın izinden emin adımlarla yürüyor. Bir acil sorumlusunun acil servise adım attığı andan nöbetini teslim etmesine kadar geçen sürede başına gelen her şeyi soluksuz bir şekilde izletiyor. Triyajdan ambulansa, ambulanstan bekleme salonuna diğer doktorlarla beraber koşuyoruz; resmen yoğunluktan biz de nefes nefese kalıyoruz. Buna rağmen bekleyen hastaları bitiremiyoruz; yetmiyor saatler, yataklar, doktorlar yetmiyor…

Noah Wyle ve yıllar süren acil servis mesaisi
Geçtiğimiz yılın Primetime Emmy Ödülleri’nde en iyi drama, drama dallarında en iyi erkek ve en iyi yardımcı kadın oyuncu ödüllerini alan The Pitt yeni yıla da ödüllerle başladı. Önce Golden Globes’ta ardından da Critics Choice Awards’ta en iyi drama ve en iyi erkek oyuncu ödüllerinin sahibi oldu. Şimdilerde ustalık dönemine şahit olduğumuz Noah Wyle’ın ödülleri süpürmesinde şüphesiz daha önce giydiği doktor önlüğünün de bir katkısı vardır. Ne de olsa kendisini 254 bölüm boyunca ER dizisinde de boynunda stetoskobuyla koştururken görmüştük. Wyle bu sefer COVID-19’a bağlı travma sonrası stres bozukluğuyla başa çıkmaya çalışan kıdemli acil uzmanı Michael Robinavitch’e hayat veriyor. Noah’nın yanı sıra kadroda Katherina LaNasa, Patrick Ball, Supriya Ganesh ve size mutlaka çok tanıdık gelecek bir isim var: Dr. King’i izlerken sizin de gözünüz bir yerlerden ısırdı mı kendisini? Çok normal çünkü Dr. King’e hayat veren Taylor Dearden, Bryan Cranston ve Robin Dearden’ın kızı ve tıpkı ebeveynleri gibi o da kariyer tercihini oyunculuktan yana kullanarak adını nepo baby’lerin arasında yazdırmış bile.
The Pitt dizisinde her bölüm, Pittsburgh Tıp Travma Merkezi’nde bir saati ele alıyor ve bir sezonu aslında tek bir vardiyayı anlatıyor. Ve bu vardiyalar olabildiğince gerçek, gereksiz ve uzayan dramalardan uzak; bazen komik bazen de korkunç bir şekilde ekrana yansıtılıyor. Herhalde The Pitt’i benzerlerinden ayıran en belirgin özelliği de bu oluyor. Zaten gerçek sağlık çalışanları da dizinin ilk bölümünden itibaren dizinin vakaları neredeyse kusursuz bir şekilde anlattığını söylüyor.

Dizinin yönetmenlerinden biri olan John Wells de hikaye anlatımının gerçekçiliğinin karakterleri daha anlaşılır kıldığını da belirterek “bu insanlar gösterişli bir hayat yaşayan ve lüks arabalar kullanan insanlar değil. Onlar kamu hizmeti yapan ve gerçekten ihtiyaç sahibi insanlara yardım etmeye kendilerini adayan insanlar” diyor. Dizinin aynı zamanda hastanelerin özelleştirilmesi, sağlık çalışanlarının uğradığı şiddet, doktorların sürekli bir şekilde kendilerini mahkemede bulmaları ya da hastane yönetimlerinin önceliklerinin kimseyi memnun etmemesi gibi son yıllarda sağlık sektörünü dört bir yandan saran ve sağlıkçıları tüketen dertlerinden bahsetmesi de kalbimizdeki ve ekrandaki yerini sağlamlaştırıyor.
İlk sezonda kıdemli doktorlarımızı, asistan hekimlerimizi, cefakar hemşirelerimizi tanımış ve acil serviste işlerin nasıl yürüdüğünü az çok öğrenmiştik. İkinci sezona ise yine hızlı bir giriş yaptık ve Robby’i yıllık iznine uğurlamadan önceki son vardiyasından sezonu açtık. Ve hiç vakit kaybetmeden kendisinin yokluğunda acilin sorumlu hekimi olacak Dr. Al-Hashimi ile tanıştık, rehabilitasyondan dönen Dr. Langdon’a hoş geldin dedik, Dr. King’in katılması gereken bir mahkemesi olduğunu öğrendik ve hastaneye bırakılan kimliği belirsiz bir bebek için dertlendik. Şimdiden kalan mesai saatlerinin yükünü omuzlarımızda hissetmeye başladık bile ama yine de kendimizi bir sonraki bölümü beklerken bulduk. Çünkü Wyle’ın da dediği gibi “Bu dizi, kaza yerinde yavaşlamaya benziyor. Bakmak istemezsiniz ama neler olup bittiğini merak edersiniz.”