Dünya dönüyor, sen ne dersen de: Peki hayatın bu hızına ihtiyacımız mı var?
Gitgide hızlanan dünyaya zihnimiz kolay kolay yetişemiyor. Her geçen gün ise yeni bir cihazla tanışıyoruz: hayatımızı kolaylaştıracak, hızlandıracak ya da ulaşılabilecek birtakım icatlarla yani. Tekerlekten bisiklete, bisikletten uçağa, uçaktan internete türlü şekillerde hızına hız katan hayatlarımızda ‘‘verimlilik’’ anahtar kelime olmayı bir türlü bırakmadı. Dünya uzun bir zamandır “hızlanma” trendinde. Siz deyin antroposen, biz diyelim endüstriyel devrim ve ardından devam eden büyük teknolojik mucizeler. 1950’lerin başından beri birtakım icatlarla hızlanan hayatlarımızda bazı istisnai dönemler oldu tabii. Ama düştüğümüz yerden kalkmanın bedeli de hep aynı şekilde oldu: Daha da hızlanarak…
Dünyanın tanık olduğu kocaman savaşlardan sonra yaşanan yıkımın ardından hızlanmak, daha da verimli olmak, hayatı tekrar “kaliteli” yapmanın başlıca yoluydu. Teknolojik gelişmeler de insanların “hayatını kolaylaştırmak” meselesiyle özdeşleştirilince, akıllarda tek bir görüntü var: Cihazlar hizmetkarlarımız, biz de kenarda yatıyoruz.
Peki böyle mi oluyor gerçekten? Yenilikler geldikçe biz kendimizi sineye çekip dinleniyor muyuz yoksa bize başka şeyler hakkında didinmek için daha fazla zaman mı kalıyor. Hızlanan dünyayı kim istiyor ki? Bu ivmeye erişebilmek kime yarıyor? Ayak uyduramadığımız hızlanan hayata, bu hıza kimin ihtiyaç duyduğuna, teknofobilere dadanıyoruz.

Dünya dönme be!
Konu 1950’lerin başından itibaren tüm grafiklerin kendini tavana atışından başlıyor aslında, kimi araştırmacılara göre. Büyük hızlanma yani “great Acceleration” konmuş bunun adına. Büyük hızlanma insan aktivitesinin birçok alanda dramatik bir şekilde ve aynı anda ivme kazanmasını kanıtlayan bir teori aslında. İlk kaydın 20. yüzyıl ortalarında yapıldığı ve 21. yüzyıla kadar devam ettiği gözleniyor. Bir diğer deyişle hâlâ içerisindeyiz. Bu hızlanma, antroposen dediğimiz, insanlığın doğa üzerinde kalıcı değişimler yaratmasını anlatan olgu ile birlikte başlıyor. Antroposen aynı zamanda dünyanın ihtiyaç duyduğu birtakım kaynakların da hızlıca tüketilmeye başlandığı bir özel süreç. İklim krizi ve beraberinde getirdiği birçok doğal yıkım da bildiğiniz üzere bu sebepten.
Bu süreç içerisinde dünya nüfusunun, kişi başına düşen gelirin (nerede biriktiği ise yıldan yıla değişiyor), enerji tüketiminin, uluslararası turizm ve ulaşım gibi birçok unsurun da sert bir ivme kazandığını görüyoruz. Teknolojinin kazandırdıklarıyla çok daha kolaylaşan şeylerin yanında ulaşılabilirlik de bir mesele olmaktan çıkıyor. Artık her şey çok daha hızlı elde edilebilir ya da bitirilebilir hale gelirken, üretim ve tüketim kültürleri de buna ayak uyduracak şekilde hızlanmaya ve “kullan at” prosedürüne ayak uydurmaya başlıyor. Artık sahip olma arzusu arka planda kalırken kolaylıkla kurtulunabileceklerin mutluluğuna erişmek de bir o kadar zahmetsiz oluyor. ”Çerez” dizilerden tutun da kullan-at bardaklara kadar uzanan bir çeşitlilikte hem de…
Bir araştırma grubunun sosyoekonomik trendleri araştırmasıyla ortaya çıkan bu mevzu dünyanın 1950’lerden beri hızlandığına işaret ediyor. Dolayısıyla bu pek de yeni bir şey değil. Hatta doğum oranları ve stratosferdeki ozon miktarı da bu artış trendini takip ederken bir taraftan da son zamanlarda bu oranların yavaşladığını da izliyoruz. Fakat bu yine de dünyanın pek de yavaşladığına işaret etmiyor. Biraz da hissiyat meselesi tabii. Gün içinde şirketlerde artan sorumluluk, televizyon dizilerinin binge’lenmesiyle birleşiyor. Uzun soluklu meselelere kolayca bütçe bulunamazken kısa metraj konular hızlıca tüketilip yenisine geçilebiliyor. Özellikle internetin sonsuz hızı, dünyanın çevrimiçi geçirdiği sürenin yoğunluğuyla trendler bir yükselip bir alçalabiliyor.

Verimlilik ve biraz da dinlenme
2020’de Danny Dorling isimli bir coğrafyacı Slowdown isimli kitabıyla dünyanın hızlanma trendinin sona erdiğini ilan ediyor. Yavaşlamanın dünyamıza, ekonomiye ve hayatlarımıza etkisinin pozitif yönde olacağını iddia ediyor. Kitabında Dorling şu sözleri söylüyor: “Kaoslu piyasaların sistemi demokratik planlamayla, rekabet eden devletlerin ve iktidarların iş birliğiyle, toplumsal hiyerarşinin ise dayanışma ve eşitlikle değiştirilmesi gerekmektedir.” Dorling’in temenni niteliğindeki bu söyledikleri gerçekten de tatlı duyuluyor tabii ki.
Pandemiyle birlikte tüm dünyanın ekonomisi ise öngörülemez bir yavaşlamaya tanık olmak zorunda kaldı. Bazı ülkeler bu hızlı ekonomik yavaşlamanın yanında bir taraftan da bir dolu borca girmek zorunda kaldı. Bu ülkelerden biri de pek çok farklı iş kolunda zarar edenlere devlet desteği sağlayan Birleşik Krallık’tı. Birleşik Krallık pandemi zamanında G7 ülkeleri kişi başına düşen gelire göre en çok harcama yapan ülkelerden biri oldu. Ardından patlayan Rusya-Ukrayna Savaşı’ndan sonra enerji kaynaklarının kesintisi ve yükselen enerji kriziyle birlikte Birleşik Krallık’ın ekonomisi takılmaya başladı. Bu duruma verilecek en önemli çözüm ise tabii ki, “verimliliğin” artması.
Verimlilik dediğimiz şey ise her zaman “daha fazla çalışmak” zorunluluğu olmasa da daha kısa zamanda daha çok işin bitirileceği bir kısır döngü olarak çıkıyor karşımıza. Dorling’in iddialarına geri dönecek olursak, pandemi ve birkaç yıl sonra bangır bangır markalaşan yapay zeka ve tüm sektörlere olan hızlı etkisi ise kendinden pek de yavaşlama gibi gözükmüyor aslında. Yine verimlilik, her yerde verimlilik…
Bir ivme sevdası
“Accelerationism” yani ivmecilik bir zamanların çözümü olarak bir grup düşünür tarafından karşımıza çıkıyor. Hızlandırmacılar, teknolojinin, özellikle de bilgisayar teknolojisinin ve kapitalizmin, büyük ölçüde hızlandırılması ve yoğunlaştırılması gerektiğini savunuyorlar; bunun nedeni ya bunun insanlık için en iyi yol olması ya da başka alternatifinin olmaması.
1990’larda Warwick Üniversitesinden filozof Nick Land, kapitalizmin zaferinin ve teknokültürün yükselişinin iç içe olduğunu savunuyor. Gilles Deleuze, Felix Guattari ve Jean-Francois Lyotard gibi ünlü teorisyenlerinin çalışmalarından yararlanan Land, kapitalist teknolojik ilerlemenin yalnızca toplumlarımızı değil, aynı zamanda kendimizi de dönüştürdüğünü savunuyor. Benliğin, modern yaşamın artan hızı ve temposu tarafından çözündüğüne inanıyor. Yani bu durumda birey, içinde bulunduğu tekno-kapitalist sistemden daha az önemli hale geliyor. Üniversitenin Sibernetik Kültür Araştırma Birimi’nde (CCRU) rol olan Nick Land, ekiple birlikte “accelerationism” yani ivmeciliğin sınırlarını tartışırken dünyanın gitgide siberleştiğine dair söylemlerde bulunuyor. Birkaç yılın ardından dağılan bu grup hakkında yazan The Guardian köşe yazarı Andy Beckett, herhangi bir ekonomik soruna sundukları çözüm noktasının sadece hızlanmak ve teknoloji olduğunun altını çiziyor. Daha sonradan dünyanın yüzleştiği 2008 finansal krizi ise bu matematiğe oldukça karşıt.
Teknoloji, çok çok fazla teknoloji
Ünlü felsefeci ve kültür eleştirmeni Slavoj Žižek On Belief isimli kitabında “modern zamanlar” dediğimiz bu evrede teknolojinin insanların onun hızıyla nasıl baş edeceğini idrak edemediği bir seviyeye geldiğini söylüyor. Artık otomasyonla ilerleyen dünyada analog teknolojilerden otomatik teknolojilere çoktan geçtik bile. Teknolojinin bize getirdiklerinden faydalanmak içinse uzun zamandır neyin nasıl çalıştığını anlamak zorunda bile değiliz. Bu ulaşılabilir ve kullanımı basit cihazlar hayatımızı “kolaylaştırıyor”, karşılığında ise tüketim kültürü üretimi yaratıyor, her şeyin hızını artırıyor. Örnek olarak müziği verebiliriz. Antropolog Nick Seaver’a göre çevrimiçi yayın platformlarıyla artık çok daha hızlı bir şekilde yayına geçebilen ve hayatın her anında dinlenebilen müzik bir yandan da bu büyük bir üretim ve dağıtım dalgasına sebep oldu. İnternetin ulaşılabilirliği bir yandan da aşırı yüklenmeyle de sonuçlandı.
Teknoloji ise her zaman yenilikleri süresince korkuyla karşılanmış bir icatlar silsilesi. En büyük distopyalar teknoloji ve bilim kurgu üzerinden gelirken aslında tüm bu mesajlar bir yere işaret ediyor. Teknolojinin dünyamızı ele geçirmesiyle insanlığımızı, bununla birlikte yaşadığımız dünyayı kaybedişimiz. Şu anda öncü birlik ise yapay zeka. Hayatımızda başka biçimlerde aslında uzun zamandır olan bu teknoloji üretken yapay zeka platformlarının halka açık bir biçimde yayınlanmasıyla yepyeni bir dalga yarattı. Yapay zeka, tüm dünyanın üretkenliğini özellikle kreatif ve bilgisayar odaklı iş dallarını hızlandırma konusunda bir adım atılmasına sebep oldu. Sonuçları şimdilik ne kadar “jenerik” kalsa da yine de tüketimsel medyaya alternatif olarak insan gücüne duyulan ihtiyacın da azalmasına sebep oluyor. Bir yandan konunun etiği, işgücüne olan karşılığı, verdiği sonucun özgünlüğü üzerine tartışmalar ve intihal davaları sürerken medya dünyası da artan dünya hızından nasibini alıyor. Sonuçta sosyal medya hâlâ en hızlı yükselen iş alanlarından biri olmaya devam ediyor. İçerisine kreatif ve bununla bağlantılı marketing sektörlerini de alan sosyal medyada görsel ve yazısal üretim, algoritmalarla hızlıca yayılan trendlerin takibine de yetişmek zorunda kalıyor. Gazetecilik, reklamcılık ve daha başlıca yazı ve tasarım gücü isteyen işler de bu hızdan nasiplenen bazı sektörler arasında.
Dopamin rezervlerini sosyal medya mecralarında, yapay zeka istasyonlarında dolduruyoruz. Artık cihazların bozulmasına sabrımız pek de kalmış değil, yavaşlamaya ise hiç alışık değiliz. Hayat iniş çıkışlarla doluyken hızlanan hayatlarda bir şeylere reaksiyon verirken duyarsızlaşıyoruz. Zihnimiz yapılacakların miktarına alışamazken hıza ise çok da güzel alışıyor sanki.