Sözcüklerin büyüsünün peşinde: Esra Gülmen

Önyargılarımızla yaşıyoruz. Onlar sayesinde değil; onlarla birlikte, onlara rağmen. Neyse ki bu önyargıların yersiz olduğunu ya da kırıldığını fark ettiğimiz anlar da var. Bu kırılma anları biraz şaşkınlık, bir tutam mahcubiyet ve sonrasında da tarifi zor bir rahatlama hissi getiriyor, çokça da iyileştiriyor.

Sanatçı Esra Gülmen’in Berlin, Neukölln’deki stüdyosuna giderken, biraz “Yine mi kaybolacağım” korkusu biraz da ‘‘Nasıl biriyle tanışacağım’’ sosuna bulanmış bu fikirler var aklımda.

Esra Gülmen son yıllarda sanat alanında imzasını sıkça gördüğümüz bir isim. Birçoğumuz onu Pilevneli Galeri’deki ilk sergisi Don’t Play With My Emotions ya da Berlin’de sergilenen Don’t I look Turkish? ile tanıdık ancak bu sergilere kadar yolu farklı patikalardan geçmiş bir yaratıcı var karşımızda.

Esra Gülmen’in yolculuğunu konuşacağımız bu sohbeti, yaklaşık bir ay önce taşındığı Neukölln’deki yeni stüdyosunda yapıyoruz. Kırmızı pencereli stüdyoda Esra’nın çalışmalarını, ziyaretçilerinin portrelerini yaptığı “ziyaretçi köşesini”, çalışma masasını ve üzerlerine yazı yazılmasını bekleyen aynaları görüyorum. Perdelerle belirlenmiş “sınırların” diğer taraflarında başka sanatçılar var. Ortak kullanılan bir stüdyo burası. Sorulara başlamadan önce Esra’nın aslında röportaj vermeye çok da hevesli olmadığını, biraz çekindiğini öğreniyorum. Söylediği şeylerin yanlış anlaşılma korkusu bu. Ya da Esra’nın sözleriyle, dünyanın en “overthinker” insanlarından biri olduğu için söylediği şeylere dönüp “Böyle demese miydim?” pişmanlığı ihtimali.

Buradan sonrasında -başarabilirsek- güven duygusunun kollarına bırakacağız kendimizi ikimiz de. En baştan başlıyoruz, Esra’nın çocukluğu ve ailesinden.

Kendini ifade etmenin en “güvenli” yolu: Mektup yazmak!

Kalabalık bir ailede büyümenin en iyi yönleri sorulduğunda verilecek ilk yanıtlardan biri hikaye dinleme ve anlatma merakınızın gelişmesi olur genelde.

Kalabalık bir ailede, “Hadi sen şimdi çık bir taklit yap, hadi şu şarkıyı söyle” diyerek cesaretlendirilerek büyüyenlerden Esra da. Doğu kültüründe bir şeyleri sözle aktarmanın günlük hayatın bir parçası olması etkilemiş onu. Yazarak ifade etme hevesi hep olsa da küçük yaşlardaki gizli yeteneği ne çizim yapmak ne de yazmakmış. “Aileme sorsanız, ‘Esra kesin şarkıcı olacak,’ derlerdi diyerek anlatıyor.

Buna rağmen içine kapanık ve aslında ailenin “ayrık otu” olduğunu anlatmaya başlıyor. Beş çocuklu bir ailenin ortanca ve son kız çocuğu Esra. Sevgi dolu bir ortamda büyüdüğünü ancak ailesindeki herkesten farklı olduğunu, bu farklılığı hayatına yansıtmanın çok da kolay olmadığını anlatıyor. Yazmak ve çizmek de kendine kurduğu “özgün” alanın olmazsa olmazı olmuş.

“Doğulu, kalabalık bir ailede büyüdüm. Babam çok çok iyi, sevgi dolu bir insandı ama otoriter bir figürdü. Korkardım konuşmaya. Bir şey isteyeceğimde ya da herhangi bir şey açıklama yapmam gerektiğinde mektup yazardım” diyerek anlatıyor.

Çocukluk yıllarının ardından, dünyanın senden beklediği “ciddi” işlere başlama vakti geliyor Esra için de.

O da hangi yoldan gideceğini, kendisini neyin mutlu edeceğini bilip buna rağmen “öteki” yolu seçenlerden. Amerikan dili ve edebiyatı okumaya başladıktan sonra, en başından beri istediği güzel sanatlar fakültesine geçmenin yollarını aramış. Bölüm değiştirmesini hiç istemeyen ailesini ikna etmenin en “makul” yolu ise iç mimarlığa geçme kararı olmuş: “Tek isteğim çizmekti. Resim bölümünde okumak bir hayaldi benim için. İç mimarlık bölümü, güzel sanatlar akademisinde okuyabilmem için, ailemi ‘kızımız mimar olacak’ fikriyle ikna edebilmenin bir yoluydu aslında.”

Marmara Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi İç Mimarlık bölümünde okurken grafik tasarımla, illüstrasyonla tanışıyor. Ve hepimizin yaşadığı o bilinmezlik ve endişe bulutuyla kaplı dönem: Mezun olduktan sonra ne yapacağım?

Dünyanın bizi beklediğini, her şeyi yapabileceğimizi düşündüğümüz o anlarda alınan kararlar… Yolu güzel sanatlar ya da iletişim fakültesinden geçmiş olan herkes gibi Esra da ofise tıkılıp kalacağı bir işte çalışmak istemediğini biliyormuş sadece. Ama “Bu ne perhiz bu ne lahana turşusu?” tepkisi verdiğim bir başka karar almış ve mezun olduktan sonra aynı bölümde, hocası Prof. Dr. İnci Deniz Ilgın’ın da teşvikiyle üç yıl araştırma görevlisi olarak temel tasarım ve portfolyo dersleri vermeye başlamış.

Ve bir gün, geriye dönüp baktığında “kırılma anı olabilir” denilen vakit geliyor. Okulda dersler veren sanat direktörü ve grafik tasarımcı Çağla Turgul’a bir öğle yemeği sırasında işlerini gösteriyor. Turgul da Türkiye’nin en önemli kreatif direktörlerinden Kurtcebe Turgul’a bu işleri göstermesi konusunda Esra’yı teşvik ediyor. Bu, Esra’nın reklam dünyası kapısından adım atma anı olarak hatırlanacak yıllar sonra. “Medina Turgul’un altın yılları. Herkes aşırı komik, yaratıcı, ilham verici… Tam benlik!’ diye düşünüp çok mutlu olmuştum” diyor Esra.

Kitap illüstrasyonları yaptığı, çizmeyi, üretmeyi ve diğer yaratıcı insanlarla beraber olmayı ne kadar çok sevdiğini fark ettiği bir dönem bu Esra için. Aradan geçen birkaç ayın ardından Frankfurt’a taşınıyor. Bu da okuldaki görevini bırakması demek. “‘Profesör olacaktı!’ deyip çok üzülmüştü dedem. Düzenli bir işi, devlet memurluğunu, bıraktım sonuçta,” diyor gülerek. Yaratıcı bir şey yapma isteği ağır basmış, biraz da o dönemde kalbinin sesini dinlemiş diyelim. Buna rağmen birilerine ilham vermeyi ve deneyim paylaşmayı çok sevdiğini, ileride fırsat bulursa tekrar ders vermeyi çok istediğini de ekliyor.

Bir dönem Ogilvy’nin Amsterdam’daki ofisinde görev aldıktan sonra yolu tekrar Almanya’ya ve bu kez Berlin’e düşüyor. Berlin’deki reklam ajansı Heimat ve Ogilvy Almanya’da farklı pozisyonlarda çalışmaya devam ediyor.

Birkaç satırla anlatılan bu süre Esra’nın kariyeri için en önemli döneme karşılık geliyor. Bu süreçte, Esra Gülmen, Lürzer’s Archive Magazine tarafından dört kez dünyanın en iyi 200 illüstratörü arasında gösterildi. Ayrıca Cannes Lions, One Show ve Eurobest gibi çeşitli tasarım festivallerinde jüri üyeliği yaptı. Aslında “her şeyini” burada inşa ettiğini anlıyorum. Bundan sonrası biraz reklam, bolca yaratıcılık ve tam zamanlı sanatçı kimliği.

Pilevneli Galeri ile başlayan yolculuğu, Berlin, Hamburg ve Amsterdam’da açılan sergileri derken bizim de Esra’yı daha çok görüp duymaya başladığımız zamanlar başlıyor.

“Reklam geçmişim bana hızlı olmayı öğretti”

Tamamen tüketimi teşvik etme odaklı reklam geçmişinin, işleri üzerinde nasıl bir etkisi olduğunu merak ediyorum: “Bir şeyi ‘satmak’, alıcı bulmak sanatın çok da dert ettiği şeyler değil, zor olmuyor mu?”

Esra, bu işin daima yaratıcı kısmında yer aldığını, üstelik reklam tecrübesinin kendisine birçok avantaj sağladığını söylüyor. Her ne kadar titiz ve dikkatli bir çalışma süreci olsa da özellikle reklamcılık geçmişinin kendisine hızlı bir refleks kazandırdığını da ekliyor sözlerine. Tabii hızın yanı sıra çok iyi isimlerle çalışmanın kendisi için zihin açıcı olduğunu da vurguluyor.

“Sözcükler bana çok iyi geliyor”

Esra Gülmen’in çalışmalarında günlük duygulara, zihnimizdeki ortak sorulara ve hislere rastlıyoruz sıklıkla. Bir şeyleri yeniden yorumlama, anlamını değiştirme iç güdüsü olduğunu söylüyor. Bunlar da genelde kelimeler ya da kavramlar oluyor. En büyük amacı ise kolay anlaşılır olmak. Bir hissi, bir soruyu ya da bir sözcüğü görselleştirerek başka dünyaların kapılarını aralıyor aslında. Biraz tipografi, çokça illüstrasyon ve farklı yönlere bakmamızı sağlayan sorular… Esra Gülmen’in işlerini bu formül üzerinden tanımlamak mümkün. O da sözcüklere olan sevgisini şöyle anlatıyor:

“Kimi sanatçı doğadan, insan bedeninden ilham alıp onları tekrar yorumluyor. Ben de kelimelerden, dilden ilham alıyorum en çok. Sözcükleri birer imaj gibi değerlendiriyorum. Popüler kültürdeki tanıdık söylemleri ve klişeleri bu yolla kişiselleştirmeyi seviyorum.”

Klişe deyince, hemen “Don’t I Look Turkish” sergisi geliyor aklıma; bu seride Türkiyeli olduğu için Esra’ya sorulan klişe soruları görmüştük. “Türkiye’de deniz var mı?’’, ‘‘Tarkan’ı seviyor musun?’’, ‘‘Türkiye’de kadınlar başörtüsü takmak zorunda mı?’’, ‘‘Türkiye’de Noel’i kutluyor musunuz?” gibi sorular…

Esra’yı tanımamıza da vesile olan bu çalışma vesilesiyle uzun yıllardır farklı ülkelerde yaşayan Esra’nın günlük hayatta bu sorularla karşılaşıp karşılaşmadığını merak ediyorum. Berlin’de bu sorularla, en azından artık pek karşılaşmadığını ancak kendisi muhatap olmasa bile bu soruların birilerine yöneltildiğini söylüyor.

Berlin: “Mükemmellikten çok uzak ve herkesin ruhunu bulabildiği bir şehir”

Berlin’de sanatçı olmayı soruyorum bu kez de. Viyana, Cenova, Amsterdam, Frankfurt gibi şehirlerden sonra Berlin’e geldiğinde “Tamam, burası. Ben yerimi buldum” demiş.

Birçok sanatçı için önemli bir merkez Berlin. Çok şaşırmasam da bu şehrin onu aradan geçen altı yıla rağmen hâlâ nasıl heyecanlandırdığını fark ediyorum. “Röportajdan sonra kahve içeceğiz ya, geçeceğimiz sokak bile beni hâlâ heyecanlandırıyor” diyor ve devam ediyor: “Burayı hep çok sevdim. Her sokak, her köşe, her seferinde beni heyecanlandırıyor. Mükemmellikten çok uzak ve herkesin ruhunu bulabildiği bir şehir. Bu yönü çok etkiliyor beni.”

Biraz sonra bahsettiği gibi kahve içmeye çıkacağız. Toparlanmaya başlıyoruz. Sohbetin sonuna doğru Berlin’de bir grup sergisi hazırlığında olduğunu ve Linz’de bir müze şovu için hazırlıklara başladığını söylüyor. Çok heyecanlı, tabii ki hazırlık aşamasında tatlı bir endişesi de var. Esra ile sohbet ettikçe de çalışmalarının felsefesini basitin güzelliğine, az olanın çokluğuna dayandıran biri olduğunu anlıyorum. Bu arada bu minimal tarzının Türkiye’den farklı olarak Almanya’da çok fazla takdir ve teşvik edildiğini de öğreniyorum.

Biraz sonra ikimizi de heyecanlandıran sokaklardan geçeceğiz. Çıkarken, Esra’nın “I make myself sad > You make me sad” (Kendimi mutsuz etmem > senin beni mutsuz etmen) işi geliyor aklıma. Tam da o an önyargıların kırılma anının getirdiği o tarifi zor duyguyu hissediyorum.