Edebiyat ile müziğin kesiştiği yerde: Şükran Yiğit’in Burası Radyo Şarampol romanındaki şarkılara dadanıyoruz
Her şeyin iç içe geçtiği bir dünyada etkilendiğimiz, yolculuğumuza arkadaş ettiğimiz ne varsa onlar da birbirleriyle bilinçli ya da bilinçsiz olarak bir iletişim halindeler. Sinemayı, müziği, edebiyatı, resmi, doğayı, kısacası hayatta var olan, yaşamımızı doğrudan ya da dolaylı olarak olumlu anlamda etkileyecek ne varsa bunlardan en az birini seven herkes ne demek istediğimizi hemen anlayacaktır. Sevdiğimiz şeylerin kasıtlı veya tesadüfen yollarının kesiştiğini görmek de bu açıdan heyecan verici oluyor. Tüm bu kesişmeler yepyeni keşifler için kapı açıyor, bir detay diğerine çıkıyor, hikayeler iç içe geçerken yeni hikayelere de fırsat tanıyor. Şükran Yiğit’in Burası Radyo Şarampol adlı romanından bahsettiğimiz bu yazıda da kitabın sayfaları arasında kaybolurken karşımıza çıkan şarkılara dadanıyoruz. Bu şarkılar niye bu hikayelerin içinde yer alıyorlar? Hangi duyguyu, hangi durumu pekiştirmek için oradalar? Ya da konuşmalar ve iç geçirmelerin yetmediği yerde hangi müziğin dili yardıma koşuyor? Edebiyat ile müziğin kesiştiği yer tüm bu soruları da beraberinde getiriyor işte.

Şükran Yiğit’in müzik referansları anlamında dopdolu olan Burası Radyo Şarampol adlı romanının sonunda bir soundtrack bile var. Bu sebeple romanı, şarkıların ruh hallerinin bizde yarattığı ritimle beraber okuyoruz diyebiliriz. İlk kitabı Ankara, Mon Amour! 2003 yılında İletişim Yayınları’ndan çıkan ve son olarak Bir Kış Yolcuğu adlı novellasını 2022 yılında yine aynı yayınevinden yayınlayan Şükran Yiğit’in tüm yazılarında farklı şehirlere, ülkelere ve onların yaşamlara olan etkilerine rastlamak mümkün. Burası Radyo Şarampol romanında da tüm bunlar bolca yer tutuyor.
Romanın açılışı “14 yaşındaydım. Hiçbir şeyimiz yoktu. Yoksulduk. Yoksul ama mutsuzduk.” cümleleriyle oluyor. Bu cümlelerle başlayan romanın başkahramanı Filiz’in büyüme hikayesinde ve tüm yolculuğunda en yakın arkadaşları şarkılar oluyor. Ve bu arkadaşlık yetişkinliğinde radyo programcılığıyla beraber yaşamının bir parçası olmayı sürdürüyor. Filiz 14 yaşında, ülkemizin yine pek de normal olmayan zamanlarından birinde, Antalya’daki Şarampol mahallesinde yaşarken üzüntüsüne ortak olduğu Mine için radyodan bir şarkı isteğinde bulunuyor. Aslında bu şarkı Mine’nin nişanlısı için; Arım Balım Peteğim. Ve sonra ikisi birden uzun bir süre bu şarkının çalması hayaliyle bekliyorlar.
Çünkü radyodan şarkı istemek -o zamanlar için- beklenen kişiyle iletişim kurmanın tek yolu. 1972 yılında Neşe Karaböcek’in sesiyle duyduğumuz Arım Balım Peteğim şarkısı hem o dönem için popüler sayılabilirken (romanda 1980 yılındayız) hem de iletişime geçmesi zor iki insanın şifresi haline geliyor. Neşe Karaböcek her zaman ince, nazik ve çocuksu sesiyle bu masum iletişim hayalinin çok doğru bir simgesi oluyor.
Filiz’in kendi dünyasında ise yeni tanıştığı Ali’den duyduğu ve eve gider isimlerini gitmez defterine not ettiği gruplar ve şarkıcılar var. The Beatles, Pink Floyd, John Lennon… Tüm bunları Arım, Balım, Peteğim dinledikleri o radyo istasyonunda hiç çalmayan gruplar diye ayırt ediyor Filiz. İleride müzik, o günlerini her hatırlamak istediğinde ona yardımcı olacak. Hatta istemese bile.
Müziğin hatırlatıcı gücü yadsınamaz derecede etkili Burası Radyo Şarampol romanında. Tıpkı kendi hayatlarımıza dönüp baktığımızda fonda duyduğumuz o müzikler gibi aslında. Geçmişi hatırlarken çoğu zaman hatıralar da şarkılar eşliğinde geliyor çünkü. The Beatles’ın All My Loving parçası karakterin çocukken kurduğu hayallerinde başrolü kapanlardan. The Beatles da uzaktayken sevmekten ve özlemekten bahsettiği 1963 çıkışlı şarkısıyla romandaki yerinin doğruluğunu göstermiş oluyor. Bunda şarkının her duyduğumuzda insanı serin bir bahar akşamına götüren o buruk hissinin bir etkisi var elbette.
Karakterin yolcuğu aradan yıllar geçip de 2013 yılının Almanya’sına uzanırken girişte bizleri elbette David Bowie karşılıyor Where Are We Now ile. Bu noktada meraklıları, David Bowie ve Almanya – Berlin arasındaki ilişkiyi de araştırabilirler. David Bowie, ayak bastığı her yere ruhunu götürmüş, oraya kendinden, müziğinden ve hatta var oluşundan birer parça bırakmış bir efsane. Fiziksel ya da ruhen uğradığı duraklardan Almanya ise çok özel bir yerde. Örneğin en bilinen şarkılarından Heroes, duvar yıkılmadan önce Doğu ve Batı Berlin’de yaşayan sevgililerin aşklarını ve içinde bulundukları durumu anlatır.
Romanda Where Are We Now şarkısı uzun bir sessizliğin ardından geliyor ve hüznü, öfkesi ve karmaşasıyla karakterlerimizi yoğuruyor ve yoruyor. Radyoda David Bowie’den sonra ikinci sırayı The Cure’un One Hundred Years’ı alıyor. Sebebini “Herhangi bir The Cure şarkısının bu hayatta başımıza gelmiş, gelecek ve aslında gelmesi gereken bir şeyin habercisi olduğu inancı” olarak açıklıyor radyoculardan biri. The Cure, tam da böyle bir grup aslında. Romanda bahsedildiği gibi The Cure’un müziği ‘yakında bir şeyler olacak ve bu bizi huzursuzluk ve sakinlik arasında bir yerde bırakacak’ dedirtir daima. Peki, o andan sonra ne olacak dersek sözü romanın başlangıcından çok daha eskilere giderek 1959 çıkışlı Ricky Nelson’ın Lonesome Town şarkısına bırakıyoruz. Çıktığı dönemde ve sonrasında pek çok farklı yorumuyla da duyduğumuz Lonesome Town başladığımız yerden daha da öteye gitmek için doğru bir seçim. Zaman ilerlerken şarkılarda biraz daha eskiye savrulmamız belki de bundandır. İlerlemek için durmak, gerilemek ve beklemek gereken zamanların varlığını kabul etmek.
Romanın devamında hangi şarkıların geldiğini ise kitaba dair çok fazla detayı da buraya taşımamak adına şimdilik sadece birkaç ipucuyla bırakalım. The Go-Betweens, Element Of Crime, The Chameleons, Stray Cats… Belki bunların pek çoğunu ilk kez duyabilirsiniz. Kitapta karşımıza çıkan bazı isimler ise uzun zamandır bizimle: David Bowie, Leonard Cohen, Kurt Cobain, Joy Division, The Smiths… Bahsi geçen pek çok grubun ve ismin insanların her yaşında ve zamanında eşlikçisi olmaya devam ettiğini gösteren Burası Radyo Şarampol hayatını müzikle hatırlayan ve adı geçen müzisyenleri duymuş, seven, bilen, tanışmak ya da unuttuğu şarkıları yeniden hatırlamak isteyen herkesi buruk hikayesiyle bekliyor.
Bu yazıyı da yine yazarın cümleleriyle bitirelim. “Grunge dünyayı, techno Berlin’i kasıp kavuruyordu, duvar yıkılmıştı, Kreuzberg artık dünyanın sonunda değil tam ortasındaydı ve ben otuz yaşındaydım… Ve ben otuz yaşında hayatımın sweet spot’unda, geçmişten ve gelecekten gelen seslerin kesiştiği noktada duruyordum. Geçmişten gelen sesler Bob Dylan’ın inişli çıkışlı diskografisine, gelecekten gelen sesler havanın her an, her yöne dönebileceği Morrissey şarkılarına benziyordu.”