Kazuo Ishiguro’nun yeni romanı Klara ve Güneş yapay zekanın ile dostluğa odaklanıyor

Dadanizm newsletter duyuru (600 x 600 px)

Ishiguro, kariyerinin bu aşamasında en sevdiği temalara ve anlatılara dönmüş gibi duruyor diyorlar. Bize kalırsa bu harika bir haber, yani daha ne isteyebiliriz ki? 2017 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü aldıktan sonra yazdığı ilk romanı geçtiğimiz günlerde İngiltere semalarındaki kitapçılarda yerini aldı. Buralara da gelmesi çok uzun sürmez zaten. O zamana kadar, bir yapay zekâ olan Klara ve Josie arasındaki duygusal ilişkiye dair öğrenebildiklerimize aklımızdaki soru işaretleri eşliğinde dadanıyor, bu hikâyeye konuk olmak için sabırsızlıkla bekliyoruz.

Kazuo Ishiguro, 1954 yılında Japonya’nın Nagazaki kentinde doğuyor. 1960 yılında ailesiyle birlikte İngiltere’ye yerleşince de eğitimini orada tamamlıyor hatta University of East Anglia’da yaratıcı yazarlık yüksek lisansı yapıyor. Sonrasındaki kariyeri malum. Senaryolar, öyküler, romanlar ve ödüller… Birçoğumuz 2005 yılında yazdığı Beni Asla Bırakma (Never Let Me Go) romanı ile kendisiyle tanışmış olabiliriz, o roman 2010 yılında yönetmen Mark Romanek tarafından aynı adla sinemaya aktarılmıştı. Japonya’da bir dizi uyarlaması da yapılmıştı hatta.

Klara ve Güneş (Klara and the Sun) ise onun sekizinci romanı. Yer yer Never Let Me Go romanını anımsattığı yönünde konuşmalar var ama yazar 2015 yılında The Guardian ile yaptığı bir röportajda “kirli sırrı” olduğunu iddia ettiği bir açıklama yapmıştı zaten; “Aynı kitabı defalarca yazma eğilimindeyim” demişti. Belli ki kirli sırrı birazcık gün ışığına çıkmış. Ama bir yazarın aynı anlatı etrafında üretimlerine devam etmesi çok şaşırtıcı değil zaten; belki de konuya dair sahip oldukları ilham ve söylemek istedikleri o kadar fazladır ki ister istemez aktarmaya devam ediyorlardır, kim bilir…

Biraz karakterlerden bahsetmek gerekirse, Klara, en düz tabirle bir robot. Yapay zeka olan bir arkadaş… Etkileyici bir şekilde güneş enerjisiyle çalışıyor. Yani vücudundaki güneş ışığı onu şarj ediyor. Klara’nın yaratıcısı “Dünya görüşü, güneşin iyi ve besleyici her şeyin kaynağı olduğu fikriyle şekilleniyor. Bu yüzden bir tür özel din oluşturuyor” açıklamasını yapmış…

14 yaşındaki Josie ve annesi, bir gün büyük bir mağazanın önünden geçerken Klara ile göz göze geliyorlar. Josie, “Aradığım bu” dediğinde de hikaye başlıyor. Kim bilir, bu ilk görüşte aşktır belki de… Okuyunca göreceğiz artık. Ayrıca bu yakın ya da uzak gelecekteki dünyada çocukların çoğu yalnızlıktan mustarip çünkü çoğu okula bizzat kendileri olarak gitmiyorlar. Bunun yerine teknolojik cihazlar aracılığıyla sanal sınıflara katılıyorlar. (Bilimkurgunun gene o ürpertici tanıdıklık hissi…) Bu arada Ishiguro bu romanı, salgın sebebiyle çevrimiçi okul düzenine geçilmeden önce bitirmiş. İlhamdan ziyade bir öngörü durumu var yani. Yüz yüze okul ve akran arkadaşlıkları kitapta da artık eskimiş durumda anlayacağınız. Bir de karakterimiz Josie’nin hasta olduğunu biliyoruz. Sanki bu kadar spoiler yeter…

Daha önceki romanlarında da kontrol edilemeyen teknolojik ilerlemelerin tehlikesinden, masumiyetin kaybından, basit yaşamların saygınlığından bahseden ‘karanlık’ alegorilere sıklıkla yer vermişti zaten. Kuşkusuz ki Ishiguro, insanlığı ve kırılganlığı gene her hücremizde hissettirecek bir başka bir şaheserle karşımızda.

Ayrıca, makinelerin hissetme potansiyeline sahip olup olmadığı konusunda neredeyse yüzyıllardır süren tartışmaya kesinlikle katkı sağlarken bir yenisini de ekliyor.

Bu tartışma, bilim insanları ve mühendisler tarafından inşa edilen yapay zekaya sahip ajan robotlar, yazarlar ve yönetmenler tarafından iyice hız kazandı zaten. Kurgu alemlerinde Spike Jonze’un üstlendiği Her filmi ya da bir Netflix dizisi olan Osmosis geçtiğimiz yıllarda bu aşkı iyice alevlendirmişti zaten. Ayrıca “duygusal bilgi işlem” robotikçilerin son yirmi yılda, icat etmeye çalışmakla geçirdiği bir ürünmüş. Mühendislerin, insanların seslerindeki ve yüzlerindeki ince duygu tonlarını algılayabilen yazılımlar yazdığı ancak şu ana kadar duyguları ikna edici bir şekilde simüle etmeyi başaran makinelerin daha üretilmediği söyleniyor. Artık ne kadar doğru orasını bilemiyoruz…

Bir de eleştirmenler genellikle Ishiguro’nun dramatik ironi kullandığına dikkat çeker. Okuyucuların, karakterlerinden daha fazlasını bilmelerine olanak tanıması ama karakterlerin yüzleştiği meselelerin bir sonuca ulaşmaması gibi. Klara ve Güneş de büyük ihtimalle varsayımsal düzende, aklımızda deli sorularla askıda bırakacak bizleri. Bilinçten gerçek sevgiye, oradan da “Robotlara hissetme gücünü verirsek başımıza daha neler gelir acaba?” gibi sorgulamalar eşliğinde tabii. Kapağı kapattığımızda ise “Ne macera ama…” diyeceğimizi ise inanın şimdiden hissedebiliyoruz.

Genel olarak, Ishiguro okuyucuya sunduğu fütürist dünyalar ve distopyalar aracılığıyla gelişmekte olan bir mekanik bilincin az ya da çok gelişebilecek unsurları hakkında fazlasıyla düşündüğünü belli eden bir yazar. Bir android zihne, sevgiye ve sadakate dair daha neler neler düşünmüştür…

Dadanizm sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin