Kadınlar ve şehirler, işte bütün mesele bu: Köprüden Önce Son Çıkış, Aykırı Solucan Delikleri, Jüpiter oyunlarına dadandık

Dadanizm newsletter duyuru (600 x 600 px)

Şehir hayatı, kalabalığı ve temposuyla insanları sürekli bir arada tutuyor gibi görünse de, aslında kurulan ilişkileri giderek daha kırılgan bir hâle getiriyor. Yan yana yaşarken uzaklaşmak, konuşurken gerçekten duyamamak, paylaşırken temas edememek… Bu çelişki, Köprüden Önce Son Çıkış, Aykırı Solucan Delikleri ve Jüpiter üzerinden farklı biçimlerde sahneye taşınıyor. Üç oyun da şehirde kadın olma hâlini, birlikte var olma çabasını ve iletişim kurmanın imkânlarıyla yoksunluklarını farklı tonlarda ele alırken, izleyiciyi bu sıkışmışlık hâli üzerine yeniden düşünmeye davet ediyor. Tiyatro aşkıyla dadandık.

Uzun süredir şehir hayatı içindeki yaşamlarımızı inceliyorum, tam olarak neye hayat diyebileceğimi sorguluyorum. Çünkü hem şehir hem de hayat sürekli değişim hâlinde; tam bir tanıma oturttuğumu düşündüğümde bir bakıyorum bambaşka bir uca kaymış. Bu yazıyı tasarlarken aslında seyrettiğim üç oyuna bu perspektiften bakmak istedim: hayat ve şehir, şehirde kadın olmak, kadınların şehir yaşamı gibi… Ancak bakışım bir anda şehirdeki iletişim biçimlerine kaydı; daha doğrusu iletişim kurabilmek için bulamadığımız alana, mekâna, yoksunluğa, birbirimize ayıramadığımız zamanlara.

Bütün koşturmacanın içinde bir kafede otursak, yan masadaki müşterilerle fiziksel temas edecek kadar yakınız; yürüyüşe çıksak her yaya geçidinde sanki fiziksel varoluşumuz bölünüyor; bir sahilde otursak yandaki hoparlörlü grubun müziğinden birbirimizi duymaya imkân dahi yok. Zaten yan yana gelip saatlerce sohbet edecek zamanımız ve enerjimiz de pek yok. Sanki bir girdap gibi şehrin içine çekildikçe kaybettik tüm bunları.

En büyük yoksunluğu zaman, huzurlu sokakların yokluğu, oturup kalkabileceğimiz ferah mekânlar gibi düşündüğüm kısacık bir dönemim oldu, dünyadaki ilk günlerimdi, günahı olmaz diyelim. Hemen sonra fark ettim ki bizim artık açık iletişimimiz, bir ilişkilenme yöntemimiz, samimiyet temelimiz kalmamış. Biraz yaşlı konuşuyorum belki ama böyle bir çıkarıma vardığımda bu üç oyuna biraz da “birbirimizi yargılamadan dinlemek, vereceğin cevabı planlamadan sadece diğerini anlamaya çalışmak ve birinin seni sahiden anladığını fark ettiğinde hissettiğin o yumuşacık ve güvenli samimiyet hissi”ni hatırla(t)mak için dadanmak istedim. Umarım ilk fırsatta sizler de seyredersiniz, sonra belki sabaha kadar sohbet ederiz.

Köprüden Önce Son Çıkış

Eğitim sisteminden vize problemlerine, kombiyi tamir ettirmeyen ev sahibinden seyircilere sövgüye; gündelik yaşamdaki epey bir keyifsiz şey, Köprüden Önce Son Çıkış’ta oldukça keyifli şekilde vücut buluyor. “Memur bey, ben her zaman siyah giyerim!” cümlesiyle başlayan oyun, sahnede gördüğümüz üç kadının; Mine Yıldız, Yağmur Güçlü ve Yaren Özkoca’nın yazdığı, yönettiği, oynadığı bir Ga Kolektif projesi. Kendi yaşamlarından yola çıkıp tasarladıkları ve gerçek isimleriyle oynadıkları “Köprüden Önce Son Çıkış”, ortaya çıkış şekliyle de bu metnin odaklanacağı birlikte varoluş temasını perçinliyor.

“Tavanımız akıyor!..”

Konservatuvarda tanışmış ve ev arkadaşı olmuş üç genç kadının sorgulanma sahnesi ile açılan oyun, hemen daha ilk 90 saniyede karakterlere dair fikir edinebilmemizi sağlıyor. Ancak tüm oyunun bu “sorgu seansı” ile yürütüldüğünü göz önünde bulundurarak, seyirciler olarak bizlerin de “Hangimiz masumuz? İmkânı bile yok..” dizeleri ile karşılanacağımızdan şüphe yok. Oldukça sinsi bir zekânın eseri olarak yorumladım.

“Tavanımız akıtıyor, banyoda tuvaletimizi yaparken her yedi saniyede bir damla düşüyor, mutfağa bir kişiden fazlası sığamıyor… Zamanında bu apartmanda Türkan Şoray oturmuş, apartmanın yaşını siz düşünün!..” dedikleri evleri, yaşam alanları; içinde yaşadığımız devasa metropolün alışageldiğimiz yaşam standartlarına değiniyor. Ancak diğer oyunlardan farklı olarak bu üç kadının yaşama tutunma çabaları birbirinden güç alıyor. Onlar ellerinden gelen her işi; garsonluk, kasiyerlik, yoga eğitmenliği yapıyor, köpek gezdiriyor, mum yapıp satıyor. Yaşamlarındaki bu gündelik tempo oyuna da sirayet etmiş. Yavaşlayacağına dair bir izlenim oluştuğu anda müzik ve dans sahneleriyle tekrar yükselen bir oyunla karşı karşıyayız; bu yüksek tempoda söylenecek hiçbir laf da geride tutulmuyor elbette. Şiveli oynanan bir Shakespeare tiradı KPSS kaygıları ile birleşiyor, aileyle aile olmadan yüzleşmeden (olgunluğun ilk belirtilerindendir) geçip bir kendini tanıma masalına dönüşüyor.

Günün sonunda tüm çabaların ardından çözüm bulamayan üç genç kadın, tadilat için gereken parayı kazanmak umuduyla, hiç istemedikleri hâlde kimlik politikalarıyla ilgili bir dans yarışmasına katılmak zorunda kalıyor. Ve elbette hemen ardından kendilerini sorgu odasında buluyorlar.

Benim oyunu seyrettiğim fırtınalı, yağmurlu İstanbul gününde (ki aynı anlarda benim de tavanım, üst kattaki terasın tadilatı apartman tarafından yaptırılmadığı için akıyordu) Cem Yiğit Üzümoğlu da seyirciler arasındaydı ve oyunun sonundaki sahnenin gerçeklikle bağını sordu. Kulaklarımı tıkadım ve koşarak uzaklaştım. Tabii ki merakı çok haklı bir soruydu bu, ancak ben oyunu aklımda “Bu hayatta var olabilmek için, bu yarışmaya katılmak zorundayız!” cümlesini ilmek ilmek işleyen tüm o uzun süreciyle tutmak istedim. Çünkü sanırım biraz sessizlikte kulak verirsek, bizleri her bir ilmekle daha da yakınlaştıran şişlerin seslerini de duyabiliriz. Bir de tüm mevsimsel zorluklara rağmen bu karşılaşmanın ne kadar kıymetli olduğunu eklemek isterim. Açıkçası sektörde, işin içinde olan ancak hiçbir şekilde tiyatroya gitmeyen, yıllardır sinema salonuna ayak basmamış kişiler, tüm varlıklarıyla biraz da var olamama sebeplerimizden…

“Uzun erkek istiyorum!” temalı rüya seansı ile Yaren’in dikkat çeken performansından da bahsetmeden geçmek istemiyorum. Hâlâ alakasız rüyalardan uyandığımda o muhteşem sahne aklıma geliyor: “Ananem sulak yerde yetişmiş desin, babam devede de boy var ne olmuş yani desin. Üzerine tırmanmak benim kardiyom olsun!”, olursa böylesi böylesi olsun. Sadece şu sahne için bile oyuna gidin, inanın hiç pişman olmayacaksınız.

Aykırı Solucan Delikleri

Türkiye’den Oxford’u kazanan iki gencecik kadının çıkacakları yolculuk öncesi ayaküstü tanışıklıkları ile başlayan Aykırı Solucan Delikleri, hızlıca tuhaf, fantastik ve biraz da tekinsiz bir yolculuk öyküsüne dönüşüyor. İKSV’nin düzenlediği Gülriz Sururi–Engin Cezzar Tiyatro Ödülü desteğiyle hayata geçen Arsız Kumpanya oyununu İbrahim Arıcı kaleme almış. Yönetmenlik koltuğunda Tuğra Can Bıçak’ın oturduğu oyunun özellikle dikkat çeken projeksiyon tasarımı Okan Temizarabacı, ışık-dekor tasarımı Şahin Gültepe ve ses-efekt tasarımı Arkadaş Deniz Koşar imzalı.

Sıla ve Kayra, hayatlarını değiştirecek bir yolculuğa çıkacaklar. Ama nasıl bir yolculuk? Fantastik bir romanın alengirli tasarımı gibi de anlaşılabilecek hâliyle, solucan deliklerinin zamanı ve mekânı eğip büktüğü, ama aslen neyin ne olduğunu, nasıl olduğunu, neden olduğunu da sürekli sorgulamaya devam ettiğimiz bir yolculuk. Neden ve nasıl sorularının süreçle gelişen keşfini bizleri oyuna bağlayacak bir zihin egzersizi gibi düşünürsek; yokluğunda bu sacayağında eksik kalan cevaplar, oyun akışında büyük eksikler yaratıyor. Yine de metin, seyirciye bıraktığı küçük bulmacalarla, sanat tarihi göndermeleriyle, ses ve projeksiyon tasarımının etkisiyle ve en önemlisi genç oyuncularının yüksek enerjili performansıyla izlenmeyi hak ediyor.

Zekâları tartışmasız, çalışkanlıkları tartışmaya açık bu iki genç kadının hikâyesi, günlük hayatta ne kadar “kendi hayatımı ben tasarlarım” diyerek gezinsek de, ister kader diyelim ister şans ister evrenin bizlere hediyesi, seyircileri biraz yaşamın örgüsüne inandırıyor. Selin Erdoğan ve Ezgi Yazıcı’nın canlandırdığı, isimleri bile kültürel farklılıklarını vurgulayan karakterlerin — Sıla ve Kayra — biri muhafazakâr ailesinin her şeyi en doğru şekilde yapan, kurallardan ve ailesinden uzak kalmayan, düzenli ve ağırbaşlı kızıyken; diğeri sorumsuz ebeveynleri yüzünden erken olgunlaşmış, hayatta kendi kendisine ayakta durmayı çok erken öğrenmek zorunda kalmış, bu yolculuğa da aslında biraz onlardan uzaklaşmak için atılmış kızı. İki zıt kutup tanımı sayılabilecek bu iki kadın, günlerin geçmesi, uçakların kaçması ve bazı korkuların bastırmasıyla kendilerini Oxford’a kadar sürecek upuzun bir tren yolculuğunda buluyor.

Bu yolculuk ile günlük hayatlarının içinde bulamadıkları yepyeni bir alan keşfediyorlar. Solucan deliklerinin işaret ettiği deli-dahi kıvrımlara geçmeden, öyküleri birbirlerinin maskelerinin altını görebilmelerini sağlıyor. Ailelerinin iletişim biçimlerinden, kayıplarından, sevgi dillerinin farklılığından başlayan yakınlıkları, bahsi geçen solucan deliklerinin de etkisiyle birbirlerini korudukları, gözetledikleri bir maceraya evriliyor. Günün sonunda farklılıklarının onları birbirine bağladığı, sevginin her türlü zorluğun üstesinden geldiği yumuşacık bir hikâye elimizde kalıyor. Açık konuşmak gerekirse prömiyerlerinde ilk izlediğimde artık böyle bir hikâyeye ihtiyacımız olup olmadığını sorgulamıştım. Sevginin bizlere yepyeni bir alan tanıyacağı, o alan sayesinde farklılıklarımıza kıymet verip birleştiğimizde daha da değer kazanacağımız bir hikâyeye… Ancak seyretmemin üzerinden yalnızca birkaç ay geçmişken — ve ben de bu süre zarfında yeni açtığım X hesabım ile düzenli olarak tweetler okumaya, yorumları yorumlamaya başlamışken — belki de ihtiyacımız olan asıl hikâyeler bunlardır diyorum.

Jüpiter

Şehir içinde kendilerine bir yer, bir ev, bir alan arayan üç kadının hikâyelerinin kesiştiği “Jüpiter”, yaşamlarının paylaşımıyla, çocukluk anılarıyla, günlük dertleriyle hayata karşı kapıldıkları bir akışın paydaşlığına evriliyor. Juno Sahne’nin bu tek oyununun yazar ve yönetmen koltuğunda Pelin Koçak oturuyor. Baktığımız anda birbirinden farklı bu üç kadına dair oldukça doğru öngörüler geliştirmemizi sağlayan kostüm tasarımında Oben Çeliktürk imzası bulunduğunu da özellikle eklemek isterim. Büşra Sütçüoğlu, Enise Kurbaş, Gizem Ünlü ve Nur Erkul’un sahneyi paylaştığı oyuna ilk olarak bir teşekkür ile başlamak istiyorum. Cihangir Atölye Sahnesi’nde izlediğim temsilde mikrofon kullanılmadı ve aslında minik, az sayıda seyirci kapasiteli tüm bağımsız tiyatro salonlarında deneyimlememiz gereken gerçek sesler ile oyunu seyrettik. Tüm ekibe özel teşekkürlerimi sunarım.

“Evin kendisinden geliyor…”

İstanbul’da ev bakmak; sarı sitelerde sabahlara kadar fotoğraf zoomlayıp haftalar boyunca emlakçıların peşinden koşmak, sonra da fare bağlasak durmayacak evlere dünyanın parası istenirken ayaklanmış tüm sinirlerini eğip büküp ardından duyulan ücretleri normalleştirmek demek. Ama bir yandan da o balkonda bir akşamüstü kahve keyfi yapabilir misin, evinin kapısı o sokağa açılınca mutlu olabilir misin ve orada gönlüne göre bir yaşam kurabilir misin diye düşünüp anlamaya çalıştığın, bazen hislerin peşine takıldığın bazen matematik denklemleriyle evi kurguladığın tuhaftan beter bir maceraya da çıkmak demek.

İşte bu saçma sapan sürecin ortasında aynı satılık eve gelmiş üç kadın karşılaşıyor. Satın alma planları yapılan bir evin gelecek projeksiyonu ile başlayan tuhaf ve samimiyetsiz iletişim, çok geçmeden en yakın arkadaşların düzenlediği bir kızlar gecesi formatına evriliyor. “Ev”in başlı başına bir karakter olması bir yana, samimiyetle, dürüstçe kurulacak bir iletişimin temeli için gereken aktivasyon enerjisini evin biraz da “mistik” tanımlanan varlığı sağlıyor. Özellikle son yıllarda sosyal medyada fazlasıyla karşımıza çıkan “mekân” enerjisi, enerji temizliği gibi kavramları hiç de göze batmayan bir öykü içinde işliyor. Şehir içinde koşturup duran ve hayatta kendisi dâhil hiçbir şeye gereken zamanı ve alanı ayıramayan kadınların bu yoksunluğu fark etmesi de bu evin ev sahipliğinde gerçekleşiyor. Sanki bu üç kadının burada olmasını da onları bizzat ev seçip çağırmış ve sadece bu evin sınırları içinde konuşabilecekleri konuları, söylenebilecek cümleleri olduğunu biliyormuş gibi…

Bu açıdan metnin bir anda beni içine alan bir yanı oldu; sanki şöyle bir kalksam gitsem, yanlarına oturup bir kadeh de ben alsam, konuşa konuşa sabaha varacağımız bir kızlar gecesine katılmış olacaktım. Bu hem benim kişisel özlemim hem de üzerine düşündükçe farkına vardığım, bol zamanlı, az mesaili, çok enerjili öğrencilik dönemlerinin en kıymetli anıları; sonra zaman geçtikçe azala azala biten toplaşmalar. Hem yoğunluktan hem vakitsizlikten hem de belki artık kendimize de kulak vermeyi bırakıp, kendimizle dahi birilerine anlatabilecek kadar tanışık olamamamızdan…

Oyunun içime sinmeyen tek kısmı, belki spoiler sevmeyenleri rahatsız edecektir buradan sonrası; ancak üç kadının koyulaşan sohbetlerini ev sahibesinin gelerek böldüğü ve oyunun nihayete erdiği son bölümü. Açıkçası bu kısımda şimdiye kadar inşa edilen, paydaşlıktan doğmuş samimi ve açık iletişim yerini bir nevi bilirkişi olarak sahneye çıkan ev sahibesinin kıssadan hisse minvalindeki, Jüpiter’e adanan ancak aslında bu üç genç kadına sanki parmak sallayarak ders verircesine açıklamalar yaptığı bir bölüme bırakıyor. Keşke bu üç kadının gecesi böyle noktalanmasaydı; ancak epeydir kızlarla toplanamadık, sabaha kadar sürecek bir şaraplı sohbete hasret kaldım diyorsanız mutlaka bu oyunu izlenecekler listenize ekleyin. Hem belki ev ararken karşılaşırız…

Dadanizm sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin