Kelimeler tehdit altında: Margaret Atwood’un otobiyografisi Book of Lives’a dadandık

Dadanizm newsletter duyuru (600 x 600 px)

Çağdaş dünya edebiyatının en keskin zihinlerinden biri elbette ki Margaret Atwood. Mitolojiyle bilimi, feminist düşünceyle kara mizahı, distopyayla gündelik hayatın küçük ayrıntılarını ustalıkla harmanladığını tüm romanlarında, denemelerinde ve şiirlerinde görüp, hızlıca vurulabilirsiniz. 

The Handmaid’s Tale, Cat’s Eye, Alias Grace, The Blind Assassin gibi büyük eserleri, özellikle kadın hakları, iktidar eleştirisi, hafıza ve travma üzerine kurduğu katmanlı anlatılarıyla hayatımızın orta yerinde Margaret Atwood. Hem akademik alanlarda hem de popüler kültürde apayrı bir yere sahip. Onu okurken, sadece kurguları değil; tarih, biyoloji, politika ve dil üzerine de yıllarca düşündüğünü, her cümlesini ince bir zekayla tartmış olduğunu bilirsiniz. En karanlık senaryolar dahi onun elinde renklenir. Belli olduğu üzere, kendisi övmelere ve güzellemelere doyamadıklarımızdan. Geçtiğimiz günlerde yayımlanan yeni kitabı Book of Lives: A Memoir of Sorts da haliyle klasik bir otobiyografiden çok daha fazlası. Özellikle son zamanlarda daha da belirginleşen sansür, ifade özgürlüğü ve demokrasi sorunlarına tanık oldukça, Atwood’un yıllardır edebiyatın politik gücüne dair yaptığı vurgulamalarına tüm benliğimizle katılıyor, saygı ve sevgiyle dadanıyoruz.

Atwood bu kitabında, hayatını doğrusal bir anlatıyla aktarmak yerine, çocukluğundan edebiyat sahnesine girişine, feminizmin yükselişinden politik çalkantılara kadar uzanan anılarını; romanlarının nasıl doğduğunu ve yaşamının farklı dönemlerinde nasıl düşündüğünü derin olduğu kadar, dürüst bir iç sesle de aktarıyor. Özellikle The Handmaid’s Tale, Cat’s Eye, Alias Grace ve The Blind Assassin gibi önemli eserlerinin arka plan hikâyelerini açıkça paylaşıyor. Bizler de büyük bir keyifle hem yazarın yaratım süreçlerine içeriden bakma fırsatı yakalıyor, hem de Atwood’un tüm entelektüel ve kişisel dünyasına tanık oluyoruz.

Kitabın yayımlandığı döneme denk gelen politik atmosfer ise malum. Atwood’un yıllardır ortaya koyduğu temaların gerçek hayattaki karşılığını sert bir biçimde görünür kılıyor. Geçtiğimiz aylarda, Kanada’nın Alberta eyaletinde okul kütüphanelerinde “açık cinsel içerik” gerekçesiyle başlayan kitap yasakları, The Handmaid’s Tale (Damızlık Kızın Öyküsü) de dahil olmak üzere pek çok klasiğin raflardan kaldırılmasına yol açınca Atwood açık bir şekilde tepki göstermişti.

Sosyal medyada yaptığı paylaşımda, eserinin artık Alberta okullarında yasak olduğunu, bu yüzden gençler için “uygun” bir kısa metin kaleme aldığını, bu basit metnin eyaletin eğitim bakanının öğrencileri “aptal bebekler” olarak gördüğü için önemli olduğunu söylüyor.

Son derece kısa olan öykü, “çok ama çok iyi” iki çocuk olan John ve Mary’nin hayatları boyunca hiç burunlarını karıştırmadıklarını, tuvalete gitmediklerini, hatta sivilce bile çıkarmadıklarını anlatıyor. Ardından, karakterlerin ‘İsa’nın yoksullar hakkında aslında ne söylediğine hiç aldırmayan ve bunun yerine muhafazakar edebiyat kahramanı Ayn Rand çizgisinde ‘bencil, yağmacı bir kapitalizmi benimsediklerini’ de ekliyor. “Ha, bir de hiç ölmediler, çünkü kim durup dururken, hani, ölüm, cesetler filan üzerine düşünmek ister ki, ıyy?” sözleriyle de öyküsünü bitiyor…

Guardian’daki büyük röportajı da her ne kadar Book of Lives vesilesiyle yapılsa da şu başlıkla öne çıkıyor: “It is the scariest of times.” Kabaca bir çeviriyle “Tarihin en korkunç zamanları” diyebiliriz.

“Hayatımda hiçbir zaman kelimelerin bizzat kendisinin bu kadar tehdit altında olduğunu hatırlamıyorum.”

Özellikle ABD’deki politik kutuplaşma, kürtaj hakkına yönelik saldırılar ve artan kitap yasaklarını 1930 – 40’ların otoriterleşme iklimiyle kıyaslıyor. Trump dönemi için yaptığı yorumlarda, demokrasinin sandığımız kadar sağlam olmadığını ve dilin, hatta kelimelerin bizzat kendisinin giderek daha fazla tehdit altında olduğunu vurguluyor. Zaten 2025 yılı içinde aldığı “Freedom to Publish” ödülü sırasında da aynı temayı ve cümleleri yineleyerek, bugün yazarların karşı karşıya olduğu baskıların edebi üretimin temelini tehdit ettiğini söylemişti.

Biraz da bu sebeplerden Book of Lives kitabında, kendi hayatını anlatırken, bugünün dünyasında kelimelerin nasıl baskılandığını, gençlerin hangi fikirlerden “korunmaya” çalışıldığını ve tüm bunların özgür toplumlar açısından ne kadar tehlikeli olduğunu açık bir şekilde ortaya koyuyor. Hem kişisel hem politik olan bu kitap, Atwood’un edebi mirasının yalnızca romanlarından değil, aynı zamanda düşünsel mücadelelerinden oluştuğunu da çok iyi özetliyor.

Onu bugünkü kariyerine getiren de bütün politik dönemlerle (Vietnam, ikinci dalga feminizm, Reagan/Thatcher, Trump sonrası, iklim krizi, kitap yasakları) birlikte yazılmış olan hayat hikayesi sanki. Kendisi de “Bunların hepsini yaşadım, hepsini yazdım; şimdi siz bu kitapları gençlerden saklamak istiyorsunuz. Bu, tarihin bize öğrettiği her şeye ters. Bir anı kitabı dediğin şey aslında neyi hatırlıyorsan o; genelde saçmalıkları, felaketleri, intikamları ve politik dehşetleri hatırlarsın. Ben onlarla birlikte neşe anlarını, beklenmedik olayları ve tabii kitapları da koydum” diyor.

Atwood’un sansür ve ifade özgürlüğü üzerine yaptığı bu sert uyarılar, aynı dönemde başka bir yazarın, Sally Rooney’nin, karşılaştığı doğrudan yayıncılık engelleriyle birlikte düşünüldüğünde daha da anlam kazanıyor.

Rooney de geçtiğimiz günlerde, 2025’te İngiltere’de “yasaklı örgüt” ilan edilen Palestine Action grubuna destek açıklaması yaptıktan sonra, grubun statüsü nedeniyle kendisine yapılacak her türlü telif ödemesinin hukuken “yasa dışı finansal destek” olarak değerlendirilebileceği uyarısıyla karşılaştı.

Bu durum yalnızca yeni kitaplarının İngiltere’de yayımlanmasını değil; halihazırda raflarda olan romanlarının bile satışta kalmasını tehdit eden hukuki bir belirsizlik demek. Rooney yaptığı açıklamada, yasak sürdüğü sürece “İngiltere’de yeni bir kitabının yayımlanmasının neredeyse imkansız hale geldiğini” ifade etti.

Bu olay, Atwood’un uyardığı “kelimelerin tehdit altında olması” meselesini somut bir vaka olarak karşımıza çıkarıyor sanki. Ya sizce? Atwood’unki daha geniş toplumsal ve kültürel bir baskı iklimine işaret ederken, Rooney’ninki doğrudan yasal alanla kesişen bir sansür biçimi gibi.

Atwood’un Alberta’daki kitap yasaklarına karşı kalemini kullanarak verdiği mücadele ile Rooney’nin yayıncılık dünyasında karşılaştığı fiili engeller, farklı coğrafyalarda aynı sorunun farklı yüzleri gibi duruyor. Edebiyatın politik alanla kurduğu ilişki artık sadece fikir üretimini değil, üretimin dolaşıma girmesinin kendisini de riskli hale getiriyor.

İki yazarın da ortaklaştığı nokta şu: hangi yöntemle olursa olsun, kamusal alanda söz söyleyen yazarlar giderek artan bir ölçüde siyasi güç mücadeleleri ve ideolojik filtrelerle karşı karşıya kalıyor. Tam da bu nedenle Atwood’un Book of Lives’da anlattığı yaşam öyküsü, yalnızca geçmişe ait bir tanıklık değil.

Son zamanlarda çokça konuşulan “yeni çağ sansürü” dendiğinde akla ilk gelen şey hâlâ klasik imgeler, yani yasaklanan kitaplar, raftan indirilen romanlar, devletin doğrudan koyduğu kırmızı çizgiler. Ama Atwood ve Rooney örneklerine baktığımızda gördüğümüz, sansürün artık yalnızca “yasak” kelimesiyle açıklanamayacak kadar karmaşık ve çok kanallı bir yapıya büründüğü.

Bugünün sansürü, doğrudan “Bu kitabı yazamazsın!” demekten çok, o kitabın dolaşıma girdiği yolları daraltarak işliyor: okul kütüphaneleri, yayınevlerinin çıkar hesapları, terör yasaları, telif zincirleri, hatta okur tepkisinin kendisi. Yapay zekaya ve gittikçe belirsizleşen telif haklarımıza hele hiç girmeyelim.

Sansür artık hangi cümleleri kuramayacağımızla ilgili de değil; o cümlelerin okura ulaşmasını sağlayan tüm kanalların kırılganlığıyla ilgili. Ve belki de asıl soru şu: Bu kanallar daraldıkça, hangi olası gelecekleri hayal etme ve önleme kapasitemizi yavaş yavaş kaybediyoruz?

Dadanizm sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin