Melike Şahin’in yeni albümü Akkor’a dadandık: Çölün karanlığını unutturan bir ışıltı
Melike Şahin ikinci stüdyo albümü Akkor’u 8 Kasım’da piyasaya sürdü. Albüm ismiyle müsemma, içten içe yanan ve ışıl ışıl bir albüm. Hatta artık çöle döndüğünü düşündüğümüz ülkenin kültürel ortamının karanlığını bizlere bir anlığına unutturabilir bile. Akkor bu büyüleyici ışıltısına rağmen mükemmel bir albüm değil, ancak kusurları başardıklarının yanında sadece bir ayrıntı olarak kalıyor.
Bu yazıda albümün sanatçının kariyerinde nasıl bir dönüm noktası olabileceğini, Türkçe popüler müzik alanında iş yapan sanatçıların bu albümden neler öğrenebileceğini, albümün kimi eksiklerine rağmen pırıl pırıl parlayan -bence- en güzel üç şarkısını inceledim. Bunu yaparken Akkor’un ışıltısından gözüm kamaşsa da bir kültür eleştirmeni olarak okuyuculara ve eserlerini incelediğim sanatçılara dürüstlük borcum aklımın hep bir köşesinde durdu.
Melike Şahin Akkor’un teklilerini bundan beş ay önce yayınlamaya başladı. İlk tekli “Durma Yürüsene” ülkede özellikle kadınların ve lubunyaların yaşadığı hak ihlalleri nedeniyle, sözlerindeki güçlendirici tema sağ olsun, çıktığı anda marşa dönüştü. İkinci tekli “Ortak”ın hikayesi biraz sönük başladı. Şarkının çoktan klasikleşmiş “Ellerin Hani”nin devamı olması ve Şahin’in iki şarkıyı da bir dostuna yazdığını söylemesi sanatçının arkadaşlıkları hakkında spekülasyonlara yol açtı. Dedikodu kazanının fokurtuları şarkının esas değerini ne yazık ki gölgeledi. En son çıkan “Canın Beni Çekti” ise bu üçlü arasında şüphesiz en başarılısı. Şarkı ülkede ahlak polisliğine soyunan kitle tarafından “yerse benle kuytuya gel” dizesi nedeniyle kanımca gereksiz ve amnezik bir tepki çekti. Tepkiler gereksizdi zira isteyen şarkılarında istediğini söyler, kimse kimseye karışamaz. Tepkiler amnezikti zira gördük ki “şarkılarda böyle terbiyesizlik olmaz, bu bizim geleneğimizde yok” diyenler hem halk hem de popüler müzik tarihinden bihaber. Neyse ki bu tepkiler ters tepti ve “Canın Beni Çekti” Akkor‘un çıkışından önce sanatçının profiline harika bir ivme verdi. Hatta “Canın Beni Çekti” üç tekli arasında en geç çıkmasına rağmen şu an Spotify’da en çok dinlenen Akkor şarkısı.
Büyük beklentiler içinde olduğum albümün müzikal izleği hakkında bu üçlüden ipuçları toplamaya çalışırken Akkor’un neye benzeyeceğini tam anlamıyla kestiremiyordum. Ancak ne zaman Melike Şahin’i Ekim’deki Harbiye konserinde ud ve darbuka gibi klasik enstrümanlardan arındırılmış bir orkestra ile dinledim, o zaman anladım: Şahin dümeni synthesizer’ın hüküm sürdüğü, 1970’lerdeki Anadolu Rock sound’una yeni bir bakış açısı katan, hem tanıdık hem de taze bir sound’a kırıyordu. Ne yalan söyleyeyim, içime su serpildi. Zira ilk albümü Merhem’in başarısından sonra ikinci albümün kötü bir Merhem kopyası olmasından oldukça korkuyordum.
Bir itiraf: Melike Şahin’le kurduğum kişisel ve profesyonel bağ
Bir kültür eleştirmeni olarak telaffuz etmemem gereken ama yazılarımı takip edenlerin bildiği açık bir sırrı burada da itiraf etmeliyim: Ben Melike Şahin’i çok seviyorum. Melike Şahin’in hayatımın önemli dönemeçlerinde müziğiyle nasıl yanımda durduğunu, konserlerinin her birinin kendime dair bir şeyler keşfettiğim karşılaşmalara dönüşmesini, sanatçının şarkıların her zaman içimde bir umuda dokunduğunu daha önce yazmıştım. Şarkıları beni öyle etkiledi ki geçen sene çıkardığım şiir kitabımdaki bir şiirde Ellerin Hani’nin hayatımdaki izini okuyucularımla paylaştım. Melike Şahin sevgim artık öyle bir boyuta ulaştı ki müziğini sevmeyen arkadaşlarım bunu bana söylerken çekinir oldular. Ben bu duruma Sezen Aksu sevmeyen yakın arkadaşlarımdan alışkın olduğum için bu çekingenliğe hep gülüp geçtim. Ama sevgili okuyucular, işte Melike Şahin’le kurduğum kişisel bağ böyle derin bir noktada. Bir dinleyici olarak duyduğum bu sevginin Akkor için duyduğum bu korkuda şüphesiz büyük bir payı var.
Ancak kişisel konuları bir kenara bıraktığımızda Akkor’dan korkmamın profesyonel bir boyutu da var. İyi niyetli her kültür veya müzik eleştirmeni gibi kısa sürede hatırı sayılır bir başarıya ulaşmış genç bir sanatçının ikinci albümünde tökezlemesinden korkuyorum. Büyük başarı yakalayan ilk albümlerden sonra ikinci albümler çok zordur. Ya çıkarsınız ya batarsınız ki genelde batarsınız. Bazen plak şirketleri ilk albüm çok başarılı olduğu için sanatçıyı ikinci albümünü hemen yapması için baskı altına alır. İki ayağı bir pabuca giren sanatçı da ikinci albümü ilkinin kötü bir kopyası gibi yapıverir. Altyapılara pek dokunulmaz, şarkıları aynı şekilde söyler. Bazen ikinci albümün sanat yönetimi bile ilkininkine aşırı benzer. Sonuç da yenilik bekleyen dinleyiciler için büyük bir hayal kırıklığı olur. Türkiye ve dünya popüler müzik tarihi ikinci albümlerinden sonra kendine gelemeyen çok yetenekli insanların aksayan kariyerler hikayeleriyle doludur. Bu noktada istisnalar genelde efsane olur. Mesela Sertab Erener uzun ve şaşalı kariyerini dönemin yeni sound’unu belirleyen albümlerden biri olan Sakin Ol’dan sonra Lâ’l gibi popüler müziğe klasik bir pencereden bakan bir albüm çıkarma cesaretine borçludur.
Hâl böyle olunca bir eleştirmen olarak bu albümü beğenmemeye çok hazırdım. Melike Şahin’le yazılarımda ve şiirlerimde kurduğum bağa rağmen “gerekirse sert bir eleştiri yazısı yazacağım” diye kendime söz vermiştim. Zira eleştirmenlerin hem kamuya hem de işlerini inceledikleri sanatçılara -onları çok sevseler de- dürüstlük borçlu olduklarını düşünüyorum. Akkor, Merhem’in kötü bir kopyası olsaydı ve ben o sert eleştiri yazısını yazsaydım, yine de içimden şunu diyecektim: Umarım Melike Şahin beni anlar, niyetimin kötü olmadığını sezer. Ancak bu kaygılarımı play tuşuna bastığım ilk andan itibaren evimin penceresinden dışarı fırlattım. Akkor, sanatçının hayranlarına değişmiş ve gelişmiş bir Diva Bebe, Türkiye’deki müzisyenlere bir kendini yenileme dersi, dünyadaki “World Music” piyasasına da yeni bir star müjdesi veriyor. Bir sanatçının sound’unu yenilemesi hakkında ne düşündüğümü daha önce Tarkan’ın albümünü eleştirirken burada yazmıştım. Kuantum 51‘de Tarkan neyi yapamadıysa Melike Şahin Akkor‘da onu yapmış: kendi sesine, temalarına, melodik ve enstrümental evrenine sadık kalarak altyapısını yenilemiş. Bunu yaparken tanıdık şarkı ritmlerinden uzaklaşmış. “Sağ Salim'”deki ah gibi, “Canın Beni Çekti”deki azcık gibi neredeyse doğaçlama gibi duyulan ve biz sadık dinleyicilerin ezberini bozan vokaller gibi öğelerle şarkılarının derinliğini artırmış. Akkor sırf bu yenilik açlığı nedeniyle bile büyük bir övgüyü hak ediyor.
Kusursuzluğun imkansızlığı
Bu övgülere biraz ara verip albümün kanımca eksikliklerini de konuşalım. Öncelikle albüm dinleyicilere ne yazık ki bir bütünlük sunmuyor. Şarkı sıralamasında sanki kendiyle çok kavga etmiş Melike Şahin. Aynı problemi Merhem‘i dinlerken de sezdiğimi hatırlıyorum. Mesela “İfşa” ve “Canın Beni Çekti” gibi hem temposu hem yenilikçilik dozu yüksek iki şarkı arasında “Korkmasam Ölürdüm” dinleme deneyimini dinleyicinin dengesini sarsacak bir şekilde yavaşlatıyor. Bu bütünlük konusunda teklilerin de kötü bir etkisi olmuş. Tekli olarak bizle buluşmuş şarkılar, belki de albüm çıkmadan tek başlarına onları çok dinlediğimiz için albümün içinde sırıtmışlar. Mesela “Durma Yürüsene” gibi bir marşın kendi içinde dingin bir ahenge sahip olan “Napıcam?” ve “Buradayım” ikilisinin açtığı düzlüğe bizi götürmesini tam özümseyemedim zira bu ikili hem altyapı hem de sözler açısından bizi albümün izlediği yoldan çıkarıp bambaşka bir yerde bırakıyor. Hatta bu ikili öyle bir yön değiştiriyor ki, ben albümün sonunu dinlerken acaba yakın zamanda bir devam albümü mü geliyor diye düşündüm. Bu ikili bir devam albümünün habercisi değilse bile, maruz görün, merak bu, sadece soruyorum: Acaba bundan sonraki albüm “Buradayım” dinginliğinde mi olacak? Bunu sormamın nedeni de şu: Melike Şahin Merhem‘den çıkışı “BEDELİNİ ÖDEDİM” ile yapmıştı ve Akkor‘u bu şarkının sound’una çok yakın bir yerden kapımızı çaldı. Bu merakımı gidermek için beklemekten başka yapabileceğim bir şey yok sanırım.
Benzer bir bütünlük problemini kimi şarkıların intro’larının kendilerinden oldukça farklı olmasında da görüyorum. Mesela “İfşa”nın yoğun bir Hint etkisiyle başlayıp sonra bu etkiye hiç dönmemesi beni oldukça şaşırttı. Uzun intro’lar denince insanın aklına elbette 90’lar Türkçe popüler müziği geliyor. Şaşalı bir intro ile şarkının bütünlük sağlaması konusunda bu dönemden Zerrin Özer’in “Hep Bana”sını hatırlıyorum. Ancak postmodern bir çağda yaşıyoruz ve belki de ben bütünlük konusuna biraz fazla takılıyorum. Yine de bu tip ‘kusurlar’ albümün başardıklarının yanında küçük detaylar. Bu yüzden albümün parıldayan yanlarına dönmek istiyorum.
Albümün üç pırlantası: İfşa, Beni Ancak ve Ne Ettim Sana?
Akkor‘da yenilikçiliğin buram buram duyulduğu, üzerine düşünülmüş sound’un oldukça katmanlı bir aranjman yaklaşımıyla parlatıldığı ve sürpriz vokal injeksiyonlarının müthiş bir dinamiklik kattığı üç şahane şarkı var. Sözleriyle dinleyenin damarlarına cesaret pompalayan “İfşa,” sizi alıp İzmir Çimentepe’de ya da Lüleburgaz’da bir sokak düğününe ışınlayan “Beni Ancak” ve derdoluğun yeni merhemi “Ne Ettim Sana?” bu albümün üç yıldızı. Bu üç şarkının Şahin’in kendi sound’unu mükemmeleştirdiği üç örnek olarak akıllarımıza ve yüreklerimize yazmamız gerektiğini düşünüyorum.
Akkor hakkındaki övgülerimi albümü dinlerken yakaladığım bir hisse sizi davet ederek bitirmek istiyorum. Yıllardır ülkemizden bir dünya starı çıksın istiyoruz. Bunu bazen Eurovision yoluyla yapmaya çalıştık, bazen de Türkiye’de çok sevdiğimiz pop starların hitlerini İngilizceye ya da Fransızcaya çevirmenin sorunu çözeceğini sandık. Gün geldi Türkiye’de vasatın azıcık üzerinde müzik yapan birisinin ülkenin cumhurbaşkanının “kabusu” olduğu sanrısını yabancı gazetelere servis ederek bu karabüyüyü bozmaya çalıştık. Ancak kimse yurtdışında saman alevi olmayı aşamadı. Akkor ile Melike Şahin dünyada nasıl bir dinleyici kitlesine ulaşır, bunu görmemiz için biraz vakte ihtiyacımız var. Ancak eğer bir gün World Music kategorisinde bir dünya yıldızı çıkaracaksak bu ancak Akkor‘da tanık olduğumuz müzikalite ile gerçekleşecek. Ben tabii ki bu başarıya Melike Şahin’in ulaşmasını umut ediyorum, ancak o bireysel olarak ulaşamasa da Akkor Türkiye popüler müziğinin dünya sahnesindeki en parlak örneklerinden biri olarak anılacak. Bu kehanet de burada dursun.