30-31 Mayıs hafta sonu: Ozan Güven’den Kanye West’e İstanbul semalarında gerçekleşen mizojini tutulması
Kafamızın çokça karıştığı bir hafta sonu oldu. Hayır, olayların kendisi çok netti de; sonrasında internet aleminde uçuşan yorumlar, sözler yüzünden çorba oldu zihnimiz. Feministlerin ve mekândaki kişilerin tepkisi sonrası bulunduğu yerden ayrılmak durumunda kalan Ozan Güven için bir anda mazlum edebiyatı yapılmaya başlanması (kendisini savunmak için resmen bu anı beklemişler; oysa konu kadına yönelik şiddet olduğunda pek sessizlerdi), Mehmet Aslantuğ’un Arzum Onan’ın elini bırakmadığı Instagram postu, nefret söyleminin kitabını yazan ve hakkında cinsel taciz iddiaları olan Kanye West, Kanye West’i tanrılaştıran paylaşımlar (ki YE muhtemelen kendini zaten tanrı mertebesinde görüyor), konsere gittikleri için kendilerine yöneltilen eleştirilere canhıraş yanıtlar veren influencer’lar (tamam gittiniz de bu kadar savunmak da…) Gelin baştan saralım.
30-31 Mayıs hafta sonu İstanbul semalarında sadece dolunay değil, adeta bir “mizojini tutulması” da yaşandı. Bir yanda yıllardır nefret söylemleri, antisemitik açıklamaları, kadın düşmanı söylemleri ve hakkında gündeme gelen cinsel taciz ile saldırı iddialarıyla tartışmaların odağında yer alan Kanye West, diğer yanda hakkında verilen mahkeme kararına rağmen etrafında empati çemberi örülen Ozan Güven. İsimler ve olaylar değişiyor, ancak tartışma dönüp dolaşıp aynı yere çıkıyor.
Kanye West’e açılan kapılarla Ozan Güven’e duyulan empati arasında gidip gelen tartışmalarda can sıkan çok şey var. Failliği ve yaptıkları ortadayken, neden bazı erkekler için hâlâ alan açılabiliyor, neden kamusal görünürlükleri bu kadar kolay yeniden üretilebiliyor?
Kanye West’in müziği ya da yaratıcı üretimleri hakkında konuşmayı bırakalı epey zaman oldu. Son yıllarda adı daha çok nefret söylemleri, antisemitik açıklamaları, komplo teorileri ve kamuoyunda büyük tepki çeken çıkışlarıyla anılıyor.
West’in hikâyesi yalnızca antisemitik açıklamalardan ibaret değil. Bir zamanlar müzik ve moda dünyasının en yaratıcı figürlerinden biri olarak görülen West, yıllar içinde Donald Trump’a verdiği destekten başkanlık adaylığına, komplo teorilerinden kadın düşmanı söylemlere, hakkında açılan cinsel taciz ve saldırı davalarına kadar sayısız tartışmanın merkezinde yer aldı. Taciz ve homofobi suçlamalarıyla gündeme gelen isimlerle sahneye çıkmaktan çekinmedi; Marilyn Manson ve DaBaby gibi figürleri görünür biçimde destekledi. Bipolar bozukluk teşhisi uzun süre bu çıkışları açıklamak için kullanılan başlıklardan biri oldu. Ancak bir noktadan sonra mesele yalnızca bireysel krizler olmaktan çıktı. West, defalarca nefret söylemini, ayrımcılığı ve başka faillerle kurduğu dayanışmayı bilinçli tercihlere dönüştürdü.
Zaman içinde şiddeti artan söylemlerinden ötürü Adidas, Balenciaga ve Gap gibi büyük markalar West ile ilişkilerini sonlandırdı. Avrupa ve ABD’de çok sayıda kurum onunla arasına mesafe koydu. Son dönemde ise antisemitik açıklamaları, Hitler övgüleri ve Nazi sembollerine yaptığı göndermeler nedeniyle konserleri protestoların hedefi oldu; bazı organizasyonlar iptal edildi ya da yoğun tartışmaların konusu hâline geldi. Birleşik Krallık’ta ülkeye giriş için yaptığı Elektronik Seyahat İzni başvurusunun reddedildiği (yani ülkeye giremiyor) ve bu nedenle festival planlarının iptal edildiği haberleri de gündeme geldi.
Uluslararası basında İstanbul, Avrupa’nın çeşitli şehirlerinde kapıların kapanmaya başladığı bir dönemde West’in en büyük duraklarından biri olarak anılıyor. Teknik olarak West’in Avrupa’da sahne alabildiği tek yer İstanbul değil; Hollanda’da da konser planları bulunuyor. Ancak sembolik olarak ortaya çıkan tablo yine de dikkat çekici.
Marilyn Manson’dan Kanye West’e, haklarında yıllardır süren ciddi suçlamalar, davalar ve toplumsal tepkiler bulunan figürler söz konusu olduğunda İstanbul’un sık sık alternatif bir durak olarak öne çıkması dikkat çekici. Dünyanın başka yerlerinde kapılar kapanırken burada neden bu kadar kolay açılabiliyor? İstanbul neden bu isimlerin yeniden meşrulaşabildiği ve görünürlüklerini sürdürebildiği bir alana dönüşüyor?
Bir tartışma da yıllardır Ozan Güven etrafında dönüyor. Kadına yönelik fiziksel şiddet davası, kamuoyuna yansıyan belgeler, uzun süren yargı süreci ve verilen mahkeme kararı ortada. Buna rağmen tartışmanın önemli bir kısmı hâlâ mağdura ya da yaşananlara değil, Ozan Güven’in kariyerine, geleceğine ve ne kadar bedel ödediğine odaklanıyor.
Kadıköy’de feministlerin ve LGBTİ+ topluluğunun yıllar içinde emek vererek oluşturduğu güvenli alanlardan birinde görüntülendiğinde yaşananlar da bunu gösterdi. Kısa süre içinde tartışmanın ekseni değişti. Şiddet, güç ilişkileri, hesap verebilirlik ya da mağdurun yaşadıkları yerine; protesto edilen kişinin duyguları, konforu ve kamusal alandaki rahatlığı konuşulmaya başlandı.
Sosyal medyada “Ne yapsın yani?”, “Ömür boyu evden mi çıkmasın?”, “Bu kadar da olmaz” gibi yorumlar dolaşıma girdi. Dikkat çekici olan, tartışmanın ne kadar hızlı yön değiştirdiğiydi. Bir anda konuşulan şey failin eylemleri değil, ona gösterilen tepkinin sertliği oldu.
İşin ilginç yanı, bu tür tartışmalarda empati neredeyse her zaman aynı yöne akıyor. Şiddete maruz kalan kadınların hayatları, nefret söylemlerinin hedefindeki topluluklar ya da bu eylemlerden zarar gören insanlar çoğu zaman ikinci plana düşüyor. Buna karşılık failin itibar kaybı, iş kaybı, yalnızlığı ya da mutsuzluğu büyük bir toplumsal meseleye dönüşebiliyor.
Oysa itiraz edilen şey kimsenin evinden çıkması ya da ömür boyu ortadan kaybolması değil. İtiraz edilen şey, hiçbir sorumluluk alınmadan, hiçbir yüzleşme yaşanmadan, hiçbir pişmanlık gösterilmeden aynı alanların, aynı sahnelerin ve aynı görünürlüğün korunmaya çalışılması.
Uluslararası kamuoyunda tepki gören figürlerin burada kolayca ağırlanabilmesi, haklarında yıllardır süren tartışmalar bulunan erkeklerin kamusal alanda hızla normalleştirilebilmesi tesadüf değil. Tartışma çoğu zaman onların ne yaptığı değil, onlara gösterilen tepkinin fazla olup olmadığına çevriliyor. Böylece faillik arka plana itilirken, ünlü erkekler yeniden ilginin, anlayışın ve kabulün merkezine yerleşiyor.
30-31 Mayıs hafta sonu yaşananlar birbirinden farklı olaylardı. Ancak ikisi de aynı soruyu yeniden görünür kıldı: Nefret söylemleri, şiddet ya da ayrımcılık nedeniyle eleştirilen erkeklerin kamusal alandaki varlığına gösterilen tahammülün sınırı nerede başlıyor, nerede bitiyor? Ve bu tahammül neden çoğu zaman mağdurlara değil, onlara yöneliyor?