The Room Next Door: Ölüm bir başlangıç mı yoksa son mu?
Başrollerini Tilda Swinton ve Julianne Moore’un paylaştığı, Altın Aslan ödüllü The Room Next Door’u nihayet izledik. Pedro Almodóvar’ın bu son harikası Venedik’te prömiyer yaptığı günden bu yana merak içindeydim. Almodóvar’ın ilk İngilizce filmi olunca elimiz ayağımıza dolandı. İnanın çok sevmek istedim ama bu sefer olmadı. Her şeye rağmen Almodóvar baş tacımız.
Pedro Almodóvar’ın yönetmen koltuğunda oturduğu filmlere karşı zaafım var. Bu bilgiyi eleştirimin başında vermenin doğru olduğu kanısındayım. Hiçbir şeyi beğenmeyen eleştirmen olarak nam saldığım için galiba. The Room Next Door, yönetmenin tamamen İngilizce kaleme aldığı ilk senaryosu. Film, Sigrid Nunez’in What Are You Going Through romanından uyarlanıyor. Ölmek üzere olan bir kadının yaşamının son anlarında yakın bir arkadaşının desteğine ihtiyaç duymasını konu alıyor. Filmin kahramanları Ingrid ve Martha, yıllar önce birlikte çalışan fakat zaman içinde birbirinden kopan iki arkadaş. Ölümcül bir kansere yakalanan Martha, Ingrid’e bir teklif sunuyor: ‘‘Ben ölürken yan odada ol.’’ Ancak Martha kanser onu almadan önce kendi canını almayı planlıyor.
Kulağa şiirsel geliyorsa, değil. Hikayenin türbülanslı yapısı karakterlerine pek bir şans bırakmıyor çünkü. Senaryo kendi içinde katmanlara bölünüyor; yer yer sarsıcı fakat durağan ve tekdüze diyalog örüntüsü filmin başka bir oyuncu kadrosuyla başarılı olmakta zorlanabileceği fikrini uyandırıyor. Pedro Almodóvar’ın tamamen İngilizce yazdığı ilk senaryo olduğu için mi? Bu sorunun cevabı tartışmaya açık olsa da… Ben bunu söylediğim için ırkçı sayılabilecek olsam da… Yine de bu mümkün sevgili okurlar, insana ve hayata dair düşünce üretirken ana dilimiz dışında kullandığımız yabancı diller biraz da olsun kısıtlamıyor mu bizi sizce? Görüyorsunuz, ırkçı olarak etiketlenmekten ne kadar korkuyorum. Manalı açıklamalar peşindeyim. Aydınlanma kültürünün bir etkisi olsa gerek.
Almodóvar’ın da benzer kaygılar taşıdığı fikrinin önüne geçemiyorum. Zira yaşam, ölüm ve felsefenin verdiği tüm güçle arkadaşlık kavramını sorgulayan bir senaryonun göbeğine iklim krizi eleştirisi eklemenin fütursuz yapaylığında sıkışıp kalıyorum. Bu eleştiri, iki karakter arasındaki bir diyalogda gözle görülür bir kesinti yaratıyor; filmin doğasına aykırı bir yerleştirme olmaktan öteye gitmiyor. Ötanaziden bahsederken seyirci kendini bir anda karbon salımının insanları, çevreyi ve doğayı nasıl tehdit ettiğine yönelik bir tartışmanın ortasında buluyor. Daha basit bir örnekle açıklayayım: Kızılcık Şerbeti’nde iyi yazılmış kadın karakterlerden ya da güçlü kadın temsilinden söz etmek neredeyse imkansız artık. O halde Kıvılcım neden her bölüm kadın haklarına yönelik bir kamu mesajı veriyor? Meri’nin o evde ne işi var Kıvılcım Hanım? Pembe neden boşanmıyor? Neyse, filme dönelim sevgili okurlar.

Gençlik iksiri için kredi çekmeye gidiyorum
The Room Next Door, ölümü özgürlük kavramı üzerinden anlatmayı seçerken radikal bir soru soruyor: İnsan, hayatını yaşamışsa, tüm gerçekliği görmüşse ve artık istemiyorsa dünyada var olmanın yükünü, kendi kendinden vazgeçemez mi? O hayatı yaşayan insan değil miydi? O hayatı yaşamak istememek de ona ait olamaz mı? Pedro Almodóvar, net bir cevap vermese de ölümün bir özgürlük olduğu inancını açık ediyor. Yazarınız aynı fikirde değil galiba, Rapunzel’de bir karakter olsaydım, sonsuz gençlik iksirini içen cadı olurdum. Öte yandan Pedro Almodóvar, kusursuz bir görsel dünya yaratıyor. Filmin seyirciyi doğru anda yakalamasının sebeplerinden biri de bu. Karakterlerin kişilik özelliklerini yansıtan kostüm seçimleri, gerçek olamayacak kadar canlı ve dinamik renklerde birleştiriyor hikayeyi. Kırmızı bir ruj, parlak yeşil bir ceket ve mor bir kazak. Pedro Almodóvar’ın anlatmayı seçtiği tema ne kadar ağırsa, filmdeki renk paleti o kadar dünyevi; ölümle yüzleştiğimiz anda bile, yaşama ne kadar yakın olduğumuzun bir kanıtı. Kontrast renkleri birbirine zıt karakterler arasında köprü kurmak için kullanması da pasif diyalog geçişlerine rağmen seyirciyi hikayede tutmayı başarmasının bir diğer nedeni.
Ölümü beklemek mi, beklememek mi? Beklemek mi…
Filmde ölüm beklenen, tasarlanan, düşüncelerin şekillendirdiği bir gerçeklik olarak sunuluyor. Pedro Almodóvar, bize ne zaman olacağını da söylüyor bu ölümün. Martha, bir ormanın ortasında, yere kadar uzanan pencerelerin olduğu bir evde, sabaha karşı kendini öldürmeyi planlıyor. Odasının kapısı kapandığı zaman, Martha’nın öleceğini biliyor Ingrid. Seyirci de hikaye boyunca bunu bekliyor, o anın merakına kapılıyor. Ancak Pedro Almodóvar, hikayede karşıtlık kurmaktan vazgeçmiyor. Ölümü adeta planlı bir operasyon olarak tasvir ederken bir sürpriz olabileceğini de vurguluyor. Martha’nın kapısı Ingrid’in beklemediği bir anda kapanıyor. Çünkü ölüm bir adım ötemizde. Bu hikayeye sıcak yaklaşmamın sebeplerinden biri de Tilda Swinton ve Julianne Moore’un performansı. Kuşkusuz metin rahatsız edici ve akıcı bir senaryodan bahsetmek çok da mümkün değil. Metnin ağırlığını taşımakta zorlanan bir oyuncu kadrosu izlediğimi düşünemiyorum bile. Hatta içimden bir ses Pedro Almodóvar’ın bu senaryoya çekingen yaklaştığını, bu sebeple Swinton-Moore ikilisine başvurduğunu söylüyor. Sebep her ne olursa olsun, Almodóvar’ın kötü bir film çekmesinin imkansızlığını savunmaya devam edeceğim.

Saoirse Ronan annemiz, Almodóvar babamız
The Room Next Door, pek çok açıdan eli yüzü düzgün olarak nitelendirebileceğimiz bir film. Özellikle kamera ve mekan tasarımının seyirciyi büyüleyeceği bir gerçek. Ne var ki bu güzellikleri gölgeleyen sıkıcı bir metinle karşı karşıya seyirci. Film Pedro Almodóvar’ın klasikleşen sinemasında üst sıralara yerleşmiyor. En azından benim için. Fakat Oscar yarışında bir şansı olabileceğini şimdi, burada hatırlatmakta yarar görüyorum. Bu sene yarışma oldukça zor geçeceğe benziyor. Saoirse Ronan, yıllardır özlemini çektiği Oscar’ı alabilir; Demi Moore küllerinden yeniden doğabilir; Florence Pugh, We Live in Time’daki ciğer dağlayan performansının meyvesini yiyebilir. Uğruna dağlar aşacağım Zendaya’nın şansının düşük olduğunu içim acıyarak belirtmek zorundayım. Swinton ve Moore’un şansına gelecek olursak… Böyle bir şans yok fakat ben Almodóvar’ı sevmeye devam edeceğim.
@mrs.huppert i’ll go down with this ship, this press tour is going to be everything <3 || #tildaswinton #tildaswintonedit #juliannemoore #juliannemooreedit #theroomnextdoor #pedroalmodovar #pedroalmodóvar #venice #venicefilmfestival #venecia #middleagedactresses #fyp #parati #lesbians #lesbiansoftiktok #sapphic #labiennaledivenezia #labiennale