RuPaul’s Drag Race’e dadanmayı neden bıraktım?
RuPaul’s Drag Race’in 18. sezonu o kadar kalp kırıcı bir sezon oldu ki, 14 yıldır ilk defa bir sezonu yarıda bıraktım. Ufak bir sosyal medya taramasından sonra bu hislerin yalnız bana ait olmadığını gördüğüm için bu yazıyı yazıyorum. Bir süredir “bu kadar fazla Drag Race izlemeye hiçbirimizin vakti yok” argümanıyla ABD dışındaki yarışmaları izlemeyi bırakmıştım. All Stars 10’un Ginger Minj kazansın diye düzenlenmiş olması beni oldukça irrite etmişti, ancak yine de 18. sezona bir şans vermiştim. Fakat bu sezon yapımcılar akıl almaz kararlar vererek seyircilerin çevrimiçi tepkisini bedava reklama çevirme işini o kadar abarttılar ki, çok uzun zamandır severek takip ettiğim, queer insanların merkezde yer aldığı bu anaakım televizyon şovunu artık izlememe kararı aldım. Bunca yıllık popüler kültür alışkanlığını terk etmenin bende yarattığı garip bir hüzün var. Sanki çok yakın bir arkadaşımdan ayrılmışım gibi hissediyorum.
******
Bazen fark etmiyoruz ama kimi popüler kültür ürünleri hayatımızda düşündüğümüzden daha büyük bir yer ediniyor. Artık çevremizdeki herkes başka başka şeyler izlese de kimi işler aradan sıyrılıp bizim güvenli limanlarımız ya da yakın arkadaşlarla iletişimimizin bir parçası olarak kalabiliyor. Asmalı Konak finalinde sokakların boşaldığı günler çok uzakta olsa da, televizyonun hayatımıza hâlâ bir etkisi var. Aşk-ı Memnu’nun her yaz tekrarına göz ucuyla da olsa şöyle bir bakıyoruz. Gilmore Girls, Friends veya Seinfeld’i tekrar tekrar izlemek, YouTube’da Avrupa Yakası‘ndan bir klibi atlamamak, Top Chef veya Project Runway gibi yarışmaları veya Real Housewives gibi reality show’ları keşfedip bir iki ay boyunca sadece bu programları baştan izlemek en günceli, en popüleri takip etmek kadar hayatımızın bir parçası. Ancak televizyondaki kimi programların “uzama” problemi var. Gilmore Girls’de konu kalmayınca Luke’a gökten zembille indirilen April, Friends’de Joey ve Rachel’ın sevgili yapılmaya çalışılması kurgu işlerin uzama çıkmazlarından kurtulmaya çalışırken saçmalamasına örnek olurken, reality şovlardaki en büyük saçmalama America’s Next Top Model’da gerçekleşmişti. Bir reality show’u uzatmak için yarışmacılara ve jürilere kötü muamelenin nasıl felaketler doğurduğunu Netflix’teki Reality Check: Inside America’s Next Top Model’da ağzımız açık izledik. Ancak RuPaul’s Drag Race (RPDR) yapımcıları bu örneklerden ders almamış olacak ki 18. sezon kimsenin anlam veremediği jüri kararlarıyla adeta izlenemez hale geldi.

Vita Von Tease, Mia Star ve Athena’nın Kenya Pleaser’dan önce yarışmadan elenmesini sineye çekebilirdim belki ama gelmiş geçmiş en iyi yarışma karnesine sahip Jane Dont’un adeta bir kumpasla evine yollanması ben ve birçok izleyiciyi RPDR’ten bir hayli soğuttu. 7. sezondan beri ilk defa bir sezonun finalini bir mekanda arkadaşlarımla izlemedim, ancak şimdi geriye bakınca kazanın geliyorum dediğini fark ediyorum.
RPDR İmparatoriçeliğinin yükselişi ve gerilemesi
2009’da modellik yarışması America’s Next Top Model ve moda tasarım yarışması Project Runway’in modellerini ballroom kültürüyle harmanlayarak başlayan RPDR çok uzun süre sadece queer insanların sevip takip ettiği bir televizyon programıydı. Sekizinci sezonla birlikte anaakımlaşmaya başlayan program daha önce “Emmy kazanacağıma enema yaparım” diyen RuPaul’a 2016-2023 yılları arasında 8 defa üst üste En İyi Reality Show Sunucusu Ödülü’nü kazandırdı. 2018’den itibaren her seneye bir normal sezon bir de All Stars sezonu sıkıştıran RuPaul aynı zamanda dünyanın dört bir yanında programın benzerlerinin yapılmasına önayak oldu. Bu zamana kadar Avustralya/Yeni Zelanda, Belçika, Brezilya, Kanada, Şili, Fransa, Almanya/Avusturya/İsviçre, İtalya, Meksika, Hollanda, Filipinler, İspanya, İsveç ve Birleşik Krallık’ta Drag Race düzenlendi, yüzlerce drag sanatçısı sanatını televizyonda büyük kitlelere tanıtma şansını yakaladı. Drag sanatının popüler kültürde yer alması yeni bir şey değildi ancak drag sanatçılarının Taylor Swift kliplerinden Larry King mülakatlarına uzanan geniş bir yelpazede görünürlük kazanması anaakım popüler kültürde drag sanatına karşı artık oldukça pozitif bir yaklaşımın olduğunu hepimize göstermişti. Bunda kuşkusuz RuPaul’un ve RPDR’in rolü çok büyüktü.

Ancak seneler geçtikçe RPDR’de bir şeyler aksamaya başladı. Öncelikle yarışmacıların profilleri değişti. İlk 10 sezonda drag sanatını uzun yıllardır icra eden, özellikle ballroom kültürünü ve gece hayatını bilen sanatçılar yarışırken, yıllar geçtikçe yarışmayı izleyerek büyümüş, drag sanatını ünlü olmak için yapılan bir şey gibi gören sanatçılar yarışmada kendilerine yer bulmaya başladı. Ayrıca RPDR’de yarışmacı olmanın artık büyük bir maliyeti vardı. Yarışma pahalı kıyafetlere ve aksesuarlara bütçe ayıramayan kraliçelerin katılamadığı ya da otomatikman elendiği bir yer oldu. Yarışmacıların çevrimiçi dünyada gördükleri tepkiler kimi kraliçeleri kamera karşısında kendilerine yapılan haksızlıklara dahi seslerini çıkarmamaya iterken, Plane Jane ve Mistress Isabelle Brooks gibi kraliçeler sadece madilik yaptıkları için finale kadar gittiler. Sezonlar ilerledikçe yarışma birçok yaratıcı kraliçenin kendisini sürekli sansürlediği, kimilerinin de sadece bağırıp çağırdığı bir yer haline geldi. Son sezonlardan bir Bianca Del Rio veya Latrice Royale çıkmaması, vakti zamanında Jasmine Masters’ın söylediği “RPDR drag sanatının canına okudu (RuPaul’s Drag Race has fucked up drag)” lafının doğruluğunu bize yeniden gösterdi. (Evet, ‘‘kibarca’’ bir tercüme denedik.)
Yarışmanın en büyük problemlerinden biri aynı zamanda kendini yenilememiş olması. RPDR’i izlemek artık bir kısırdöngü içindeymişiz gibi hissettiriyor. Trixie Mattel’in de dediği gibi Drag Race artık Drag Race’in devam filmi gibi: Yarışma sürekli kendi geçmişine referans veriyor ancak ortaya yeni bir şey koymuyor. Eski sezonlardan bir kraliçe yarışmacılara akıl vermeye geldiğinde bölümün yıldızı o oluveriyor. Konuk jüriler bizi yarışmacılardan daha çok eğlendiriyor. Hâlâ dikiş dikmeyi bilmeyen, Snatch Game karakterini son anda değiştiren, oldukça travmatik bir anısını ayna karşısında anlatmaya zorlanan ve aile benzerliği etabında baştan yarattığı partnerine kendisiyle aynı renk kıyafet giydirmediği için lip sync yapmak zorunda kalan drag sanatçılarına daha kaç defa üzülebiliriz? RPDR’in prodüktörlerinin yeniliğe alerjisi yarışmayı artık çok zor izlenen bir hale getirmiş durumda.

Tüm bu yavanlığa 18. sezonda bir de tartışmalı jüri kararları eklendi. Bu tip kararlar ve yüzde yüz objektif bir sonucun çıkmama ihtimali bu yarışmanın her zaman bir parçasıydı. Birinci sezonda Ongina’nın elenmesinden dokuzuncu sezon ve All Stars 3 finallerindeki ani kural değişiklikleriyle prodüksiyon biz izleyicileri zaman zaman sinirlendirirdi. Buna rağmen yıllarca jürinin hakkaniyeti çok da elden bırakmadığını, kimi kararları sadece izleyiciyi şok etmek için almadığını gözlemliyorduk. Ancak bu sezon izlediğim hiçbir bölüm aynı All Stars 10’da olduğu gibi beni ikna edemedi. Tüm bunların üzerine Jane Dont’un doğaçlama etabında Willam’ın söylediği gibi RuPaul’un doğaçlamanın doğasına aykırı hareketleri nedeniyle elenmesi sabır taşıran son damla. Çok sevdiğim bir yarışmanın bana heyecan ve neşe verme özelliği tamamen kaybolmuş, yerine sadece rahatsız olduğum bir etki kalmıştı. Ben de 14 yıllık bir alışkanlığa ne yazık ki veda ettim.
Ben eve dönüyorum (I’m going home)
Gönül isterdi ki 18. sezonun kazananının açıklandığı anı tekrar tekrar izleyeyim, All Stars 11’in nasıl bir yıldızlar geçidi olacağını görüp heyecanlanayım. İçten içe yarışmanın değişmesini, kendini yenileyip hakkaniyetli jüri kararlarına geri dönmesini ve “keşke bu yazıyı yazmasaydım, çok büyük laf etmişim” demeyi istiyorum, yalan söylemeyeceğim. Ama yarışmanın 18 yıllık geçmişine baktığımda bunun çok zor olduğunu da biliyorum. All Stars 3’te BenDeLaCreme’in yaptığı gibi ruja kendi adımı yazıp üzgün bir suratla “ben eve dönüyorum” diyorum. RPDR eski günlerine dönecek olursa bana haber verirsiniz, değil mi?