‘’Dünyayı sanatla mı kurtaracaksın?’’: Sarı Zarflar film incelemesi
Öğretmenler Odası (The Teachers’ Lounge) filmiyle Almanya adına En İyi Uluslararası Oscar adayı olan İlker Çatak, bu filmde ülkede mikro ölçekte yaşanan ırkçlığı gözler önüne seriyordu. Hatta bu filmin ödül iletişiminde, filmle çelişir şekilde Çatak’ın Türkiye bağlantısı sanki gizlenmek istenen bir bilgiymiş gibi hissettirilmesi Almanya’ya karşı eleştirilere sebebiyet vermişti. Film, bir okulda yaşanan hırsızlık vakasının okulda ve okul dışı alanda yarattığı etkiye, bir öğretmenin gözünden odaklanıyordu. Pandeminin gerektirdiği koşullar sebebiyle mümkün olduğunca az mekan kullanarak maksimum etki yaratmak isteyen yönetmen, filmin bir an bile düşmeyen tansiyonuyla okul duvarları arasında sıkışmış hissettirmeyi başarıyordu.
Gelelim günümüze… Tartışmalar, boykotlar, eleştiriler, birbirinden talihsiz açıklamalar, hayranı olduğumuz isimleri gözümüzde yerle bir eden demeçler ve protestolarla geçen Berlin Film Festivali’nden geriye Kurtuluş (Emin Alper) ve Sarı Zarflar’ın kazandığı büyük ödüller kaldı sadece. Berlin’de böyle bir başarı yakaladıktan sonra her iki filmin yönetmeni de Türkiye vizyon tarihlerini olabildiğince öne çekerek filmleri mart ayı içerisinde bizimle buluşturacaklarını açıkladılar. Emin Alper’in yarattığı büyük rüzgardan üç hafta sonra sahne, İlker Çatak’ındı.
Sarı Zarflar, üniversitede dramaturji dersleri veren bir tiyatro yönetmeni Aziz ve onun yönettiği oyunda başrol oynayan eşi Derya’nın Ankara’daki hayatlarından uzaklaştırılıp geçici olarak İstanbul’a yerleşmelerini konu alıyor. Aziz biraz daha kamera arkasındaki yaratıcı güç, biraz daha itidalli. Derya ise yıldız ve kontrol altına alınması biraz daha zor. Ülkenin her yanında büyük eylemlerin yapıldığı bir dönemde Aziz ve fakültedeki diğer hocalar, muhalif tavırları sebebiyle okuldan ihraç edildiklerini ellerine geçen sarı zarflarla öğreniyorlar. Bu olayı takiben ikilinin ortaya koydukları oyuna da süresiz ara veriliyor. Filmin ilk 20–25 dakikasında, eşinden daha “sivri” bir profil çizdiğine inandığımız Derya bu haksızlığa gelemeyerek büyük bir kavgayla tiyatrodan ayrılıyor. Böylece dışarıdan kimilerinin “elit ve ayrıcalıklı” olarak yanlış bir okuma yapacakları çift, çok kısa sürede barınma sorununa varacak şekilde ekonomik ve psikolojik bir buhrana giriyor. Filmin ikinci yarısı ise çiftin ve ergenlik dönemindeki çocukları Ezgi’nin, İstanbul’da Aziz’in annesinin yanına taşınarak yeni bir yaşam rotası çizmelerini ele alıyor.
Filmin, -bana göre- daha düşük kalan ikinci yarısındaki İstanbul bölümünde, ikilinin anne-baba ve eş kimliklerine biraz daha yakından odaklanıyoruz. Her ikisinin de çocuklarına olan sevgi gösterme biçimi bambaşka. Aziz, kaderini belirleyecek duruşma gününde bile kızına okula götürmesi için sandviç hazırlamayı ihmal etmeyen bir babayken; Derya’nın sevgi biçimi biraz daha gelecek odaklı. Onun özel okula gitmesini, yeteneklerine ve zekasına uygun bir ortamda kalmasını istiyor. Yeni ve geçici bir yuvada var olmaya çalışırken, hikayenin başında birbirinden güç alan çiftin arasındaki mesafe yavaş yavaş büyüyor. Buna bir de bu küçük tiyatroda ortaya koymak istedikleri oyunun yaratıcı tartışmaları girince aralarındaki problemler patlak veriyor. Ancak bu patlak verme, bizi ikna etmek istercesine o kadar bir anda ve göze sokarak oluyor ki; çiftin birbirine tüm nefretini akıttığı büyük bir kavga sahnesiyle bunu anlıyoruz. Bu sahneyle de filmin biraz aceleye gelmiş, biraz da dizi sonu gibi hissettiren finaline hazırlanıyoruz.

Filmde, yapımcı ve yazarlarından biri olan Enis Köstepen’in fikriyle birlikte; politik atmosferiyle Berlin–Ankara, metropol yaşamını simgelemek için de Hamburg–İstanbul rolüyle karşımıza çıkıyor. Hem İlker Çatak’ın Almanya’ya olan hakimiyeti hem de yaşanan olayları bir coğrafyaya indirgememek için yapılmış olan bu seçim, seyir boyunca çok da kafamızı karıştırmıyor. Çünkü film büyük ölçüde kapalı mekânlarda geçiyor.
Böyle bir siyasi atmosferde, Barış Akademisyenleri gibi üzerine film yapıldığında festival iptal ettirecek kadar bıçak sırtı bir konuyu ele alması bile filmi yeterince cesur ve politik kılıyor. Ancak tabii ki bu konu seçimi, filmi eksileri konusunda dokunulmaz kılmıyor. İlker Çatak’ın belki de Türkiye’den uzak bir yaşam sürmesi sebebiyle, tarafların iyi niyetle yazılmış tüm argümanları klişe sözlerden ve yorumlardan ileriye gidemiyor. Çekirdek aile dışındaki her karakter biraz iki boyutlu. Yandaş ağabey, onun ailesi, fakülte hocaları, küçük tiyatrodaki Baran ile Rojda ve isimlerinin bu kadar jenerik seçilmesi bile sadece ana hikayeye hizmet etmek ve arada bizi kaşımak ya da sırtımızı sıvazlamak için var gibi.

Tansu Biçer’in küçücük nüanslarla devleştirdiği Aziz’i muhteşem, Özgü Namal’ın ise ilk yarıdaki Ankara bölümünde çok daha rahat, çok daha alıştığımız performansında olduğunu düşünüyorum naçizane. İstanbul ile birlikte gelen hızlı dönüşümüne kendi de ikna olamamış gibi hissettiriyor yer yer. Film finalini ise sanki ‘’başka yol yok’’ der gibi, istemediğimiz yerden gelen yardımı kabul etmeye ve değişmeye muhtaç olduğumuzu düşündüren bir mesajla yapıyor.
Okuma önerisi – Grammy’lerden Berlinale’ye uzanan bir yol: Ödül sezonu mu, demeç sezonu mu?
Her ne olursa olsun, iyi ve kötü yanlarıyla böyle bir filmi günümüzde sinema salonunda izleyebilmek, belki de birkaç saatliğine de olsa cerahatimizi akıtma şansı verdiği için çok değerli. Filmde cinsel, şiddet içerikli, küfürlü hiçbir içerik olmamasına rağmen +18 etiketiyle gösterimde olması da aslında Berlin Film Festivali’nde Özgü Namal’a yöneltilen o sorunun yanıtı için ‘’bir daha mı düşünsek Özgü Hanım?’’ dedirtiyor. Bu arada son not olarak, Ankara bölümünde gördüğümüz Güvenlik Caddesi’ndeki Melis Pastanesi gerçek ve şu anda el değiştirmek üzere tadilatta.