Sessiz olun, film başlıyor: A Quiet Place II ile yine yeniden bir kıyamet provası
”Post-apokaliptik senaryoların bin türlüsünü gördük, artık yeni de bir şey çıkmaz” diye düşündüğümüz bir dönemde (o zaman pandemi yoktu, ki o da gördüğümüz post-apokaliptik senaryolar arasında defalarca işlenmişti) çıkmıştı karşımıza A Quiet Place. Hem sinemada işlenen post-apokaliptik hikayelere hem de korku türüne taze bir esinti de getirmişti beraberinde. Her şeyi kanıksamış algılarımız, çıt çıkardığımız anda leş gibi canavarlar tarafından ters yüz edilebileceğimiz gerçeğiyle şöyle sağlam bir şekilde sarsılmıştı. ”Ben olsam ne yapardım” diye kara kara düşündüren, bu soruya getirdiği cevaplarla can sıkan, gerim gerim geren; hayatta kalmaya çalışan karakterleriyle empati kurdururken onlar için endişeden çatlamamıza sebep olan bir kıyamet senaryosu yaratıyordu A Quiet Place.

– Buradan sonra spoiler’lar başlıyor, izlemeden ilerlemeyin! –
Aman çıt çıkarmayın!
Filmde, az önce de biraz bahsettiğimiz gibi, duyma kabiliyeti AŞIRI gelişmiş yaratıklar var. Ama diğer beş duyuları bu kabiliyetin çok gerisinde. Zaman içerisinde anlıyoruz ki göremiyorlar ve duyamıyorlar. Nereye nasıl hamle yapacaklarını ise sesleri dinleyerek karar veriyorlar. İnsanlarla alıp veremedikleri ne, bir türlü anlayıp göremiyoruz filmde ama fena halde saldırganlar ve baş düşmanları da… İnsanlar… Tabii onları da çıkardıkları seslerden bulup takip ediyorlar. Kalem mi düşürdünüz, çığlık mı attınız, biraz yere sert mi bastınız… Vay halinize. Ufacık gür çıkan bir fısıltı bile canınıza mal olabilir. Vah vah… Nefes bile almak son derece riskli. Ve şimdi böyle bir senaryoda yaşadığınızı düşünün… (”Düşünemedi…”)

Aklımıza The Office’teki Jim Halpert karakteriyle kazınan John Krasinski’nin yönettiği, yazarları ve başrol oyuncuları arasında yer aldığı A Quiet Place, 2018 yılında vizyona girmişti. (Ya işte, ne yaparsa yapsın, biz yine kendisinden bahsederken ”The Office’teki Jim” olarak başlıyoruz söze. Komedinin böyle lanetli bir tarafı var galiba. Mesela Jason Bateman… Ne yaparsa yapsın, Ozark’larda gerekirse caka satsın… Yok, olmuyor; ona Michael Bluth diye seslenme isteğimizin önüne geçemiyor. Bir de David Schwimmer var ki… Daima Ross olarak kalacak tüm o sağlam döktürdüğü rollere rağmen.) Filmin bir diğer baş karakteri ise Emily Blunt’a teslimdi. Yani Krasinski’nin gerçek hayattaki eşine. Bu filmde de karı-kocayı canlandırıyorlardı. Üç çocuklarıyla birlikte bu kulağını kan bürümüş (ehe ehe…) yaratıkların ortasında hayat mücadelesi veriyorlardı.

Aslında hikayenin yaratıcıları Bryan Woods ve Scott Beck. İkili üniversite yıllarında yazmaya başlıyorlar bu hikayeyi. Krasinski de henüz senaryolaştırılmamış versiyonunu okuyor 2016 yılında ve ikiliye el vererek birlikte bunu bir senaryoya dönüştürme işine girişiyorlar. Sonrasında filmin yönetmenliği de Krasinski’ye veriliyor. Ve ardında başrolü de… Yani aslında Krasinski için yazılmış bir rol değil. Belki Krasinski okurken gözüne kestirmiştir; ”bunu ben, bunu da eşim oynar” demiştir… Ama iyi ki de öyle demiş. Krasinski yumuşak ama kararlı yüz ifadesiyle canını dişine takmış baba rolünü sonuna kadar üstlenirken, Emily Blunt da insanın içini titreten o cool bakışlarıyla filmin hissettirdiği korku ve tedirginliği 10 kat daha da pekiştiriyor. ”Bu kadın bile böyle endişeli bakmaya başlamışsa işler fena” dedirtiyor izleyene.
Kıyametin ortasında bile biz bir aileyiz
İlk film bir ailenin iç işlerine götürüyordu bizi. Post-apokaliptik bir dünyada hayatta kalmaya çalışan, ”normal şartlarda” kimilerinin özenebileceği, tatlı ve sevgi dolu bir aile… Ve onların her koşulda ergenlik triplerini dibine kadar yaşamaya karar veren çocukları. (Minik olan hariç.) Zaten durum berbatken bir de çocukların ruh dalgalanmalarıyla uğraşıyorlar. Bazı talihsizlikler de buradan çıkıyor, malum… Neyse. İlk film ser verip sır vermiyordu, aslında neler olduğuna dair. Bu yaratıklar nereden geldi? Neden sese duyarlılar? Neden ölmüyorlar? Yeryüzünde kalan tek insanlar bunlar mı? Peki kalanlar kimler? Neredeler? Kaldılarsa insan gibi mi kaldılar yoksa The Walking Dead gibi bu şartlar altında onlar da mı sapıttılar? Hiçbirinin cevabı yoktu filmde, ki çok da umrumuzda değildi açıkçası. Daha içgüdüsel ve varoluşsal sorularla çarpışıyorduk izlerken. Daha da ilkeldi belki bazı dertlerimiz. Mesela annenin ayağına batan o dev çivinin neler hissettirebileceğini biliyorduk. Can havliyle yapılabilecekleri de… Aynı şekilde, bir doğum anının acılarını ve bunun o koşullar altında sebep olabileceklerini kuruyorduk kafamızda; korkumuz kat kat artıyordu. Yani film bizi en insancıl yerlerden vurarak bir ölüm kalım savaşına ortak ediyordu, en temel korkularımızı dürtüyordu.

İşte merak ettiğimiz ama ikinci plana attığımız çoğu sorunun cevabını veriyor A Quiet Place’in ikinci filmi. Aynı vuruculukla ve bünyeyi saran korkularla.
Sıfır noktası ve sonrası
A Quiet Place II, bir devam filmi olsa da başa doğru sarıyor filmi ve flashback’lerle bizi her şeyin başladığı güne götürüyor. Sıradan bir Amerikan kasabasındaki oldukça sıradan bir gündeyiz. Babamız Lee arabasını park ediyor, markete giriyor, portakal alıyor falan. (İlk filmin başında da girdikleri, ilk felaketlerine sebep olacak o market.) Arkada televizyon açık; bir yerlerde patlama olduğu söyleniyor haberlerde. Yüzler endişeli ama tam anlaşılamıyor neler olmuş. Vah vah deyip geçiyor babamız ve kimilerinin özenebileceği tatlı ve sevgi dolu ailesinin yanına gidiyor. Şartlar ”normal” tabii. Çocuklar futbol oynuyor, veliler gülüşüyor. Ve bir anda, uzaklarda, çok uzaklarda bir ateş topu hızla gökten yeryüzüne doğru ilerliyor. Yani ilk sorumuzun cevabının alıyoruz. Bu yaratıklar yeryüzünde evrilmemiş, uzaydan gelmiş. Sese neden duyarlılar bilmiyoruz ama çok hızlı ilerliyorlar ve yaklaşık 15 dakika içerisinde tüm kasabayı yerle bir ediyorlar.

Siz ne düşünürsünüz bilmiyorum ama post-apokaliptik hikayelerin -bence- en heyecan verici kısmı, o ilk çarpışma anları… Ne olup bittiğinin tam olarak anlaşılmadığı, kahramanların henüz kabuklarının sertleşmediği, hayatta kalmak adına en ilkel şeylere tutundukları o bocalama anları… Bu anlara dair anlatılan hikayelerde aksiyondan ziyade kahramanların nasıl bir strateji geliştireceği üzerinde duruluyor. İçgüdülerine ne kadar yenilecekler? İlk şaşkınlığı nasıl atacaklar? Hangi noktada ilk stratejik hamlelerini yapacaklar? Zombi külliyatından örnek verecek olursak; neredeyse aynı şekilde açılan 28 Days Later ve The Walking Dead bu açıdan en iyi ”ilk çarpışma” sahnelerine sahip. Günlerce süren komadan kalkan genç bir adam… ”Normal şartlarda” bile etrafındakilere anlam verebilmesi günlerce sürebilecekken bir anda kendini zombi alemlerinin ortasında buluyor. O şaşalama anı o kadar güçlü ki, yine en temel yerlerden vuruyor insanı. (Evet, ”neredeyse” aynı şekilde açılıyor dedik ama aslında ”tamamen” aynı şekilde açılıyor bu iki hikaye de. Bir çizgi roman uyarlaması olan The Walking Dead yaratıcısı Robert Kirkman’ın 28 Days Later’ın epik açılışına bir saygı duruşu diyelim…)
A Quiet Place II’nin ilk sahneleri de benzer hisleri yaratıyor. Üstelik biz karakterlerin o ilk sahnelerdeki hallerinden daha deneyimliyiz; asla ses çıkarmamaları gerektiğini biliyoruz ve ”ay n’olur kapa çeneni” diye içten içe dilerken kendimizi buluyoruz ve o işte an, o malum sahnede telefon çalmaya başlıyor…
Post-apokaliptik hikayeleri güçlendiren biri: Cillian Murphy
John Krasinski’nin karakterini ilk filmde hakkın rahmetine kavuşmuştu. İkinci filmde de sadece flashback’lerde görüyoruz kendisini. Flashback’ler bittiği anda birinci filmin bittiği yerden izlemeye devam ediyoruz hikayeye. Artık ellerinde mühim bir bilgi ve büyük bir güç var karakterlerimizin ama yine de perişan bir haldeler. Baba ölmüş, binbir zorlukla yarattıkları sistemleri çökmüş, evi su basmış, bir yerler yanıyor… Artık orada kalamazlar… Topluyorlar tası tarağı ve günler, aylar hatta bir yıl sonra dış dünyayla karşılaşmak için yola çıkıyorlar. Yine post-apokaliptik filmlerden biliyoruz ki bazı senaryolarda insanoğlu, zombiden veya uzaylıdan daha leş ve tehlikeli bir varlık olabiliyor. (Bir kere daha bkz. The Walking Dead) O yüzden ailemiz adına daha da korkuyoruz. Uzaktan uzağa ateşle haberleştikleri biri daha var oralarda yaşayan ilk filmde görmüştük; çok geçmeden oraya doğru gittiklerini anlıyoruz ama…

28 Days Later’dan bahsetmemiz hiçbir şekilde tesadüfi değil çünkü baba figürünün gittiği yerde, farklı bir baba figürü olarak devreye Cillian Murphy giriyor. Post-apokaliptik hikayelerin gediklisi. Kendisi 28 Days serisiyle birlikte koşan zombilerin elinden az çekmemişti malum. Bu filmde de tüm ailesini ve her şeyini kaybetmiş yılgın bir baba olarak devreye giriyor; ailenin ergen çocuklarıyla bu sefer de o uğraşmaya başlıyor. Zaten bu anne-baba figürleri iki filmin de temelinde. Hatta John Krasinski, ”Bu film sadece anne-baba olmakla ilgili” diyor ve filmin günümüz anne-babaların korku ve endişelerini türlü metaforlarla aktardığını söylüyor. İyi bir baba olabilecek miyim, çocuklarımı koruyabilecek miyim… Zaten kabuslara açılan bu soruları filmde pekiştirerek anlatmışlar yani anlayacağınız. Cillian Murphy’nin karakteri Emmett da başta kahramanlarımıza yardımcı olmaya hiç niyetli olmasa da hem annemiz hem de ergen kızımız kendisinin babalık duygularına oynayarak kendi taraflarına çekmeyi başarıyorlar.
İnsanın insandan çektiği…
Dış dünyanın ne kadar berbat bir yer olduğunu tahmin ediyorduk ve Emmett da bu tahminlerimizin ne kadar doğru olduğunu kanıtlayan açıklamalarda bulunmuştu. Yine de ergen ama işe yarar şeyler de yapan kızımız onu dinlememiş, bazı frekanstaki seslerin bu yaratıkları yok edebileceği bilgisini herkeslere yaymaya (ve insanlığı kurtarmaya) karar vererek güvende oldukları yerden kaçarak başka insanların olduğunu düşündüğü o adacığa doğru bir yolculuğa çıkmıştı. Peşinde de Emmett. Başta amacı, annenin ricası üzerine, kızı geri getirmekti. Ama kız da adama akıl oyunları yapıyor ve geri dönmekten cayıp birlikte o adacığa gitmeye karar veriyorlar. İkisi de dediğimiz gibi adamın babalığı üzerinden diskur çekiyorlar ve onu iyi bir babanın davranacağı şekilde hareket etmeye zorluyorlar. Yolda oldukça risk alıyorlar. Hayatta kalan bazı insanlar gerçekten birer hayduta dönüşmüşler. Bizimkilerin de yoluna çıkıyorlar ama bu haydutumsu karakterler bu salaklıkla nasıl kurtulmuşlar ve güçlenmişler insan hayret ediyor. Ya da bunların kurbanları gerçekten salaktı; neticede tek bir çığlıkla kendini bu insanların elinden kurtarabilirsin. Ya da ölebilirsin de. Ama haydutların elinde de ölümden daha beter şeyler yaşayabilirsin… Sorular… Sorular…

Bu politik bir korku filmi mi? (Cevap: Her şey politiktir.)
Kendinden önceki korku filmlerinin açtığı yollarda ilerleyen ve türlü sembolik anlatımlar üzerinden şekillenen bu filmi eleştirenler de var elbette. Tam da aslında bu sembollerin üstlendiği politik anlamlar üzerinden geliyor olumsuz yorumlar. Kadının sadece annelik, adamın da sadece babalık üzerinden tanımlanması mesela. O kıyametin ortasında kadının hamile kalıp çocuk doğurmasını da hem sorumsuzca olduğu hem de kürtaj karşıtlarına iyi bir argüman verdiği için eleştirenler var. Ayrıca silah kullanımı konusunda da bu anlamda yorumlar getiriliyor ve savunduğu ideallerle ABD’de tam da muhafazakarların işine yarayacak bir film olduğu söyleniyor. John Krasinski’nin cevabı ise çok sade ve net: ”Hiç böyle düşünmemiştim, zaten niyetim politik bir film yaratmak değildi; bu tamamen anne-baba olma üzerine…” Evet, belli ki bu mevzuya takık.

Pandemiyle birlikte A Quiet Place’e yaklaşan şeyler yaşadık ama neyse ki hâlâ beterin beteri var diyebilecek, ”görece” iyi bir noktadayız. Zaten bu kadar yaklaşmış olmamıza rağmen hâlâ iştahla distopyaları izlemeye, okumaya devam etmemiz de buradan geliyor. ”Bak bizden daha kötüleri de var” diyerek bir tür teselli buluyoruz işte. Merak etmeyin, buraya bir şükür emojisi yapıştırmayacağız, öyle bir niyetimiz yok. Ama iyi bir film izleyebilmenin hasretliğiyle yandığımız koca bir senenin ardından hafiften coşkuyla doluyoruz işte. Belli ki yalnız da değiliz; film vizyona girer girmez pandemi döneminin yokluğunu büyük bir gişe hasılatı yaparak giderdi. Hem bu ikinci film, üçü heyecanla beklememize sebep olacak kadar iyi işlenmişti. Artık hem ellerinde iyi bir güç de var. Tamam filmlerde dünyanın kaosunu seviyoruz ama kurtuluşunu da görmek isteriz…