Ben de Hollywood çocuğuyum, beni de alın aranıza: The Studio dizi incelemesi

Dadanizm newsletter duyuru (600 x 600 px)

Hayalinizdeki iş denince aklınızda ne canlanıyor? Çocukluğunuzda tanışıp gerçek olduğuna inanmadığınız kadar eğlenceli bir meslek mi? En basit haliyle çok para kazanmak yeterlidir belki. Ya da modern dünyamızın sevilen hayallerinden olan, tutkunuzu işinize dönüştürdüğünüz bir düzen olabilir. Belki de mütemadiyen gezip tozduğunuz, partilerde hayran olduğunuz insanlarla takıldığınız havalı bir iştir aklınızdaki. Hatta tüm bunların birleştiği bir şeyler mümkünse tadından yenmez. Peki hayallerinizin işine kavuştuğunuzda, mutlu olacağınızdan emin misiniz?

Çok ses getiren Apple TV+ dizisi The Studio, yukarıdakilerin hepsinin birleştiği bir iş teklifi alarak dev bir film stüdyosunun başına getirilen Matt Remick’in Hollywood’la, patronlukla, stresle ve en çok da kendiyle mücadelesini konu alıyor. Başroldeki Seth Rogen, uzun süreli yaratıcı partneri Evan Goldberg’le birlikte yazıp yönettikleri dizide, sinema sektörünün iç yüzüne dinamik ve kendilerinden beklenecek kadar eğlenceli bir bakış sunuyor. Los Angeles’ın kırmızı halılarında, film setlerinde ve partilerinde gezinirken Martin Scorsese, Ice Cube, Zoë Kravitz, Zac Efron ve Olivia Wilde gibi konuk oyuncular bizi karşılıyor. Sinema dünyasının stresi, absürtlüklerle ve abartıyla birleştikçe ritmini bir an bile kaybetmeyen bir yolculuk ortaya çıkıyor.

Hem seyirci hem de film yazarları tarafından çok sevilen, 23 adaylığın ardından komedi dalında; En İyi Dizi, En İyi Senaryo, En İyi Erkek Oyuncu ve En İyi Yönetmen dahil 13 Emmy’i kucaklayıp iç yüzünü yansıttığı sektörün de onayını alan The Studio’ya dadanıyoruz.

Dizinin adından da anlaşılacağı üzere bir film stüdyosunda, Continental Studios’dayız. Bu hayali stüdyonun Paramount gibi bir zamanların devlerinden olan, ancak modern dünyada maddi sıkıntılarla boğuşan şirketlerden esinlendiğini söyleyebiliriz. CEO Griffin Mill (Bryan Cranston), uzun zamandır stüdyoyu yöneten Patty Leigh’den (Catherine O’Hara) kurtulup yeni bir yöneticiye şans vermek istiyor. Patty’nin sanat filmlerine olan düşkünlüğünün stüdyoya yeterince kâr getirmemesinden şikayetçi. Bu yüzden de işi, MK Ultra adında bir süper kahraman serisini geliştirip stüdyoya milyarlar kazandıran Matt’e teklif ediyor. Matt’ten tek beklentisi, şu sanat sepet işlerini kenara bırakıp stüdyoya para kazandıracak gişe filmlerine yatırım yapması. Griffin’e göre birileri plastik bebek filmlerinden milyarlar kazanabiliyorsa, onlar da benzer paraları farklı markalarla filmler yaparak kazanabilir.

Matt heyecanla pozisyonu kabul ediyor tabii. Çocukluğundan beri hayalini kurduğu, reddedemeyeceği bir iş bu. Sadece ortada küçük bir sorun var: Matt de aynı akıl hocası Patty gibi, sanat filmlerine düşkün. En büyük hayali auteur yönetmenlere şans vererek, sinemayı ileri taşımak. Dijitaldense filme çekilen–yani stüdyolar için epey maliyetli–projelere hayranlık duyuyor. İşteki en yakın dostu Sal Saperstein yerine bu işi aldığı için kendini çok yetkin buluyor. Ama en üzücüsünü sona sakladık: sanat filmlerinin gişede dev başarılar elde edebileceğine ve daha önce kimsenin yapamadığını başararak gerçek sinemayı kâr eden hale getirebileceğine inanıyor. Burada da Jane Fonda’nın ünlü sözü akla geliyor: her zaman ortalama, beyaz bir erkeğin özgüvenine sahip ol.

Matt’in başına gelen her durum, işinde ne kadar yetkin olmadığının kanıtı olarak işliyor. Aslen tepeden verilmiş kararları onaylaması beklenen bir kukla olduğunu reddederek, sürekli garip riskler almaya çalışıyor. Kool Aid’in sponsoru olacağı film projesini Scorsese’nin çekmek istediği bir katliam filmiyle birleştirme fikrini buluyor mesela. Sonrasında daha da ileri gidip Martin Scorsese’yi ağlatıyor. Ya da ışık kaçarken önemli bir sahne çekmesi gereken bir yönetmene kendi fikirlerini vermeden edemediği için sahnenin çekilmeyip bütçenin patlamasına sebep oluyor. Bütçeden kısmak için film çekimleri sonrası verilen partiyi iptal edince, herkes tarafından dışlanıyor ve alternatif partiye çağrılmayan tek kişi oluyor. Bu partiye özel yapım klasik arabasıyla gizlice girmeye çalışması da cabası.

Her daim yanında olan ekibi mütemadiyen onun arkasını toplamak zorunda kalıyor. Matt’in ekibinde kendiyle hemen hemen aynı işi yapıp çok daha az para kazanan Sal (Ike Barinholtz), her daim sosyal medyanın ve halkın nabzını tutarak politik doğruculuğun ve tabii beğenilerin peşinde koşan pazarlamacı Maya (Kathryn Hahn) ve işten ayrılmaması için yalandan bir pozisyon verdiği eski asistanı Quinn (Chase Sui Wonders) var. Bu kafası karışık dörtlü milyarlarca dolarlık projeleri geliştirmeye çalışırken, ekran başında bizlere bu işin nasıl bu kadar aptalca yönetilebildiğini sorgulatıyor. Günün sonunda ekibin elinden çıkanlar; animasyonculara para verilmek istenmediği için yapay zekayla yapılan bir Kool Aid filmiyle ishal olan zombileri anlatan bir komedi oluyor.

Aslında Matt kötü niyetli ya da aptal değil, hatta sinemayı gerçekten seviyor. Asıl sorunu, gerçekleri görmesini engelleyen kibri ve egosu. Yıllardır bir parçası olmak istediği sinema dünyasında, kendini yeni işiyle birlikte kendini yetkin bir sanatçı olarak görmeye başlıyor. Scorsese’nin yeni filmini finanse etmekten çok, o filmi finanse eden kişi olarak anılmak istiyor. İyi bir film yapmaktansa, Altın Küre’deki ödül konuşmasında teşekkür edilen kişi olmanın hayalini kuruyor. Tüm aktörler onu çok sevmesini ve ne kadar yaratıcı olduğunu anlamasını hedefliyor. Matt yer yer, delicesine onayını kovaladığı aktörlerin ve yönetmenlerin onu sevdiği ve fikirlerine önem verdiği ilüzyonuna da kapılıyor. Ama maalesef Aşk-ı Memnu’da Firdevs hanımın dediği gibi, yüzüne gülenler arkasından konuşuyor. Çünkü o bütçeyi belirleyen, zor kararları veren, takım elbise giyen, sıkıcı ve bir düz patron günün sonunda. Ama bir türlü bu gerçeği kabul edip işinin sorumluluğunu alamıyor.

Neyse ki Matt’in aymazlığı senaryo için inanılmaz bir araç haline geliyor. Kendini soktuğu her saçma durum daha da yaratıcı ve ‘bu kadarı da olmaz artık’ dedirten yerlere çıkıyor. Matt her şeyi eline yüzüne bulaştırdıkça hem stresin hem de kahkahanın dozu giderek artıyor. Zekice yazılmış replikler ve durumlar, ortaya benzersiz bir ‘cringe komedi’ çıkarıyor. Konuk oyuncular dahil tüm ekibin şahane performansları da seyir zevkini arşa çıkarıyor. Seyir zevki demişken dizinin teknik açıdan üstünlüğünden de bahsetmeden olmaz. Goldberg ve Rogen’ın neredeyse tamamen geniş mercekli tek bir lensle ve tek plan çektiği bölümler, ikilinin teknik olarak da olgunlaştığını gösteriyor. Her daim karakterleri takip ettiğimiz plan sekans, işten hiç çıkamayan bu ekibin stresine ve yorgunluğuna bizi de dahil ediyor. (James Franco’yla yolları ayırmalarının ikiliye ne kadar iyi geldiğini söylemeden geçemiyoruz.)

Son zamanların en zekice yazılmış ve eğlenceli dizilerinden The Studio’ya şans vermediyseniz şimdi tam sırası. Zira tüm bu övgülerden, Emmy rekorlarından ve tabii sahnede Tim Cook’a edilen teşekkürden sonra ikinci sezon bütçesinin daha da çıldıracağını ve ortaya yeni bir şaheser çıkacağını düşünüyoruz.

Dadanizm sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin