Tüm zamanların en havalı davulcusu Charlie Watts anısına
Dün gece Rolling Stones’un resmi sayfası, biricik davulcuları Charlie Watts’ın 80 yaşında, tüm sevdikleri etrafındayken hayatını kaybettiğini açıkladı. Geçirdiği ameliyat sonrası, Rolling Stones’un ABD’de gerçekleşecek No Filter turnesine katılamayacağı, biraz dinlenmesi gerektiği açıklandığında durumun ciddiyetini anlamıştık ama bu haberi de beklemiyorduk doğrusu. Tüm müzik dünyasını ve tabii biz fanileri epey üzen bu haber, bir kez daha Watts’ın ne kadar efsanevi bir müzisyen olduğunu hatırlatamıza sebep oldu aynı zamanda. Dünyanın her köşesinden hayranlarından, müzisyenlerden ve sanat dünyasından gelen anma mesajları Watts’ın pek az konuşarak ne kadar çok kişinin hayatına dokunduğunu gösteriyordu. Herhangi bir davulcudan çok daha fazlası olan; tarzı, duruşu ve benzersiz kişiliğiyle herkesi etkileyen müzisyen, Graham Nash’in deyimiyle grubun kalp atışıydı aslında.
Stones’un bir başka efsanesi Keith Richards, verdiği bir röportajda herkesin grubun belkemiğinin Mick Jagger ve kendisi olduğunu düşündüğünü ama Watts’ın davulu olmadan Stones’un Stones olamayacağını ve asıl Stones denince Watts’ın akla gelmesi gerektiğini söylemişti. Yeteneği ve kendini müziğine adayışının yanında Watts, oldukça sakin bir hayat sürmeyi seçiyordu. Rock yıldızı dostlarının aksine, eşiyle uzun yılllardır beraber olan ve boş zamanlarını çiftlikte geçiren müzisyen, müzisyenliğe bir iş olarak bakıyor ve kendi karakterini müziğine indirgememeyi tercih ediyordu. Ama işini ciddiye almadığını düşünmeyin, gruba girdiği ilk günden beri tek bir konseri kaçırmayan ve reddedilemez yeteneğiyle müthiş bir iş çıkaran Watts, kendi işine bakıp müzik yapıyordu sadece. Bir rock yıldızı olmakla hiç ilgilenmiyor, yalnızca müziğe odaklanıyordu. Belki de bu yüzden çok havalı geliyordu bize. Hayranlık ve saygıyla, bizce tüm zamanların en havalı davulcusuna, Charlie Watts’a dadanıyoruz.
1941 yılında Bloomsbury, Londra’da doğan Watts, çocukluğundan beri müziğe ilgi duyuyor. İlk olarak caz müzikle tanışan müzisyen, çocukluk arkadaşı ve daha sonra caz müzisyeni olan Dave Green ile birlikte müzik keşifleri yapıyor ve saatlerce plak dinliyor. 13 yaşında banjosunu davula çeviren küçük Watts böylece davulla tanışıyor. Ailesinin hediye ettiği davul setiyle bol bol prova yapan müzisyen önceleri birkaç lokal grupta, daha sonra da düzenli olarak tek bir grupla, Blues Incorporated ile çalmaya başlıyor. 1960’ların başında Rolling Stones üyeleriyle tanışıyorlar. Her ne kadar ilk andan beri Stones üyeleri onu gruba katmak istese de, düzenli bir geliri olan Watts’ın ödemesini denkleştirebilmeleri uzun sürüyor. Neyse ki Watts 1963’te resmi olarak Rolling Stones’a katılıyor ve efsanevi ekip, birlikte Sympathy For The Devil, Paint It Black, Get Off Of My Cloud gibi şahane işlere imza atıyorlar. Jagger’ın benzersiz vokali ve Richards’ın olağanüstü gitarının arkasında, kendi gibi arka plandaki davuluyla, ustalıkla her ögeyi bir arada tutup her şarkıyı bir fenomen haline getirmeyi başarıyor.
Tüm zamanların en iyi davulcularından olduğu herkes tarafından kabul edilen Watts, aynı zamanda farklı yeteneklere de sahip. Üniversitede görsel sanatlar okuyan ve bir süre grafik tasarımcı olarak çalışan Watts, grubun görsel kimliği, turneleri ve sahne tasarımlarında da birçok farklı rol üstleniyor. Bazen tek başına, bazen de Jagger’la ortaklaşa; albüm kapakları, sahne dekoru ve albüm duyurularını tasarlıyor. Grubun genel olarak nasıl göründüğünü çok önemsediğini söylüyor. Bu yaratıcılığı giyim tarzına da yansıyor. Kıyafetleri ve duruşu hiçbir zaman diğer grup üyelerininki gibi olmuyor zira. Müzik yaparken sade tişörtler giyen müzisyen, bunun dışında üstüne tam oturan, ona özel dikilmiş takım elbiseler ve rugan ayakkabılarla gezmeyi tercih ediyor. 200’ün üstünde Savile Row marka takım elbiseye ve yüzlerce el yapımı ayakkabıya sahip. Giyim tarzını da onu küçük yaştan itibaren terziye alıştıran babasına borçlu.

Kendini grubun içinde hep diğerlerinden ayrı bir yerde gördüğünü anlatıyor. Bunu grup üyeleri öyle hissettirdiği için değil, tarz ve görünüş farkı olarak tanımlıyor. Çoğu fotoğraf çekiminde spor ayakkabı giymeyen tek grup üyesi olduğunu ve her daim giydiği, üstünde şahane duran takımlarının nasıl rock yıldızı korsanlar imajını benimseyen Stones üyelerinden ayrı durduğunu anlatıyor. Neyse ki, grup üyeleri her zaman olmak istediği kişiye alan tanıyıp ona saygı duymuşlar. Zaten tarzı da tescilleniyor ve Vanity Fair’in tüm zamanların en iyi giyinen erkekleri listesine de giriş yapıyor. Nadir röportajlarından birini de kıyafetleri hakkında veriyor bu arada.

Yalnızca giyim tarzıyla değil, yaşayış şekliyle de hiçbir zaman diğer üyelere benzemiyor Watts. Az konuşuyor, neredeyse hiç röportaj vermiyor. 1964’te sessiz sedasız bir şekilde Shirley Ann Shepherd’la evleniyor ve bir daha hiç ayrılmıyorlar. 1968’te kızları Seraphina doğuyor ve mutlu bir aile hayatını seçiyor müzisyen. Mesela grup üyeleri Playboy Mansion’a gittikleri zaman oyun odasında zaman geçirmeyi tercih ediyor. 1989 yılında Rock’n Roll Hall of Fame’de gerçekleşen, Rolling Stones’u onurlandıran törene katılmıyor bile. Onun yerine eşiyle İngiliz banliyösünde zaman geçirip çiftliklerinde at yetiştirmeyi seçiyor. Müziği ve grup üyeleriyle çalmayı çok sevdiğini söyleyen Watts, turnelerle ilgili aynı görüşleri paylaşmıyor. Turnelerde sıkıldığını, tüm o bağırış çağırışı istemediğini ve evinde mutlu olduğu için evine dönmek istediğini anlatıyor. Bu sıkıntısını da sanata dönüştürüyor ve turnelerde yatmak zorunda kaldığı her yatağı çiziyor. Alışılmamış bir naiflikten bahsediyoruz anlayacağınız.
Müziği ve rock’n roll’u çok sevse de, bir türlü o hayat tarzın benimseyemiyor Watts. Bir yandan da iyi ki bu haliyle kalabiliyor. Burada da müzisyenle ilgili en ünlü hikayelerden birini anlatalım ki, sessiz sedasız ve işini yapıp önüne bakan bir tip olmadığını herkes anlasın! Bir konser sonrası diğer Rolling Stones üyeleri içip içip sapıtmayı, Watts da odasına gidip rahat bir uyku çekmeyi seçiyor. Sarhoş Jagger sabaha karşı beşte Watts’ın orada olmamasına sinirleniyor ve onu birkaç kez üst üste arayıp “davulcum nerede?” diye bağırıyor. Richards engel olmaya çalışsa da Jagger ısrar ediyor. Bir süre sonra kapı çalıyor ve kapıda her zamanki gibi şahane bir takım elbiseyle, yeni traş olmuş, parfümünü sıkmış ve saçlarını taramış bir Watts beliriyor. Jagger’ın gözlerinin içine bakıp ona bir yumruk atıyor ve diyor ki: ”Bir daha benden davulcum diye bahsetme, sen benim kahrolası şarkıcımsın.” Sonra da sakince arkasını dönüp odasına gidiyor.
Ne kadar anlatsak yetersiz kalacak bir müzisyen Charlie Watts. Her şeyiyle benzersiz ve bir daha bu dünyaya gelmeyecek türden bir karakter. Yerini doldurmak da, onu herhangi bir kategoriye sığdırmak da oldukça zor. Onsuz bir Rolling Stones düşünmek de öyle. Stones’un turneye planlandığı gibi davulcu Steve Jordan’la çıkıp çıkmayacağı veya grubun devam edip etmeyeceği henüz meçhul. Belki de aynı planlar geçerlidir. Zaten Watts da müziğin durmasını değil, devam etmesini isterdi herhalde. Her ne olursa olsun, rock’n roll ruhunun farklı şekillerde yaşadığının kanıtı Charlie Watts iyi ki yaşamış ve bizi müziğiyle tanıştırmış. Efsanenin anısına bol Rolling Stones’lu bir gün geçireceğiz, aksi düşünülemezdi.