Sahneyi seven başarısız bir şovmen: Alex Cameron ile personaların gücü adına

Dadanizm newsletter duyuru (600 x 600 px)

Parlak bir takım elbise, jöleyle geriye yatırılmış saçlar, her an çökmeye hazır bir şov kariyeri ve kendini haksızlıklarla dolu talihsiz bir yaşamın ortasında bulan bir adam… Sydney çıkışlı synth-pop müzisyeni Alex Cameron’ın 10 yılı aşkın süredir sahneye taşıdığı “başarısız şovmen” karakterini ”kibarca” bu şekilde anlatabilirim.

İstanbul’da saatler akşam sekizi gösterirken Zoom üzerinden buluşuyoruz. Alex Montreal’den ”bağlanıyor” röportaja; anlattığına göre sonbahar orada kapıyı yeni yeni çalıyor. Soğuk algınlığının son demlerinde olduğu için burun çekmelerinden ötürü daha ilk dakikalarda özür diliyor, ikimizin de birer “sonbahar insanı” olduğunu keşfettiğimizde ise sohbet kendiliğinden akmaya başlıyor. Güneş gözlükleriyle telefonundan katıldığı buluşmamız, yarım saat süren keyifli bir sohbete dönüşüyor. Kendini asla fazla ciddiye almayan, esprisini cebinden eksik etmeyen ama söz konusu müzik olduğunda ise bir o kadar derin ve düşünceli bir sohbet arkadaşı Alex. Avustralyalıların meşhur rahatlığı burada da iş başında: Anlattıkları kulağa ne kadar büyük gelirse gelsin, azıcık bile kibir taşımıyor.

Birçoğumuz onu 2017 çıkışlı Forced Witness albümünden, kariyerinin en sevilen şarkılarından biri olan “Candy May” ile tanıdık. Şarkılarını yazarken büründüğü o kendini beğenmiş, hak ettiğini düşündüğü başarıya ulaşamadığı için çirkefleşmiş, hatta çoğu zaman düpedüz toksik olan adam karakteri ilk bakışta Alex’in dalga geçtiği bir erkeklik karikatürü gibi görünse de, dinledikçe başka bir şey fark ediyorum: Bu karakterler aslında Alex’in o yumuşak, son derece içgörülü ve bence epey de romantik olan kişiliğini, kibirli görünmeden dile getirebildiği bir araca dönüşüyor. “Sanatını icra ederken kim olduğunun pek önemli olduğunu düşünmüyorum,” diyor Alex. “Açıkçası albüm satmak için kendimi değiştirmek istemiyorum.” Kendini değil, ötekini anlatarak kalbini ortaya koymak… Bundan daha Avustralyalı bir tavır olabilir mi, emin değilim.

Büründüğü bu karakteri büyük ölçüde bir kenara bıraktığı, aşkla dolup taşan Miami Memory’yle kıyaslandığında, yeni albümü Late to Set çok daha yaralı bir yerden karşımıza çıkıyor. Kağıt üstünde “itici” gözüken ama 10 seneyi aşkındır şarkıları aracılığıyla tanıdıkça artık neredeyse sevimli bulduğumuz o başarısız şovmenle yine baş başa kalıyoruz. Cameron’ın günlük hayatında da ustalıkla kullandığı kuru mizahı ve sahneye çıkma arzusunu, ayakları artık daha çok yere basan bir karakterin perspektifinden tecrübe ediyoruz. Bu kez o takım elbisenin altından kalbi kırılmış, iyileşmeye çalışan (ve isteyen), belki de hiç olmadığı kadar geleceğe dair hayalleri olan bir Alex Cameron çıkıyor karşımıza. Late to Set, bir ayrılığın ardından kırık parçaları usul usul birleştirmeye çalışan bir iyileşme albümü bir bakıma; tüm yorgunluğuna rağmen mikrofona sıkı sıkı tutunan bir şovmenin itirafı.

“Sahnede olmayı gerçekten seviyorum ve kim olursam olayım bunu yapmaya devam edeceğim,” diyor Alex, sahneyi ne kadar sevdiğini yıllarca saklamak zorunda hissetmesinden bahsederken. Özgün olmaktan, kurgudan, başarısızlıktan konuşuyoruz ve bir gün onun Sidney’deki mükemmel bir günü ile benim İstanbul’daki mükemmel bir günümü takas etmek üzere sözleşiyoruz.

2 Ekim’de Fiba Salon İKSV’de buluşacağımız Alex Cameron’a tüm muhteşemliği ve ilginçliğiyle dadanıyoruz.

Merhaba Alex, nasılsın?

Merhaba, çok iyiyim! Montreal’deyim ve burada sonbahar daha yeni başladı. Turneye başlayalı aşağı yukarı iki gün oldu. Yola çıktığımızda Philadelphia çok, çok sıcaktı; sonra New York da gerçekten bunaltıcıydı. Vermont’a vardığımızda ise güneşin yapraklara farklı vurduğunu görmeye başladım; yapraklar altın sarısına, sarıya dönüyor gibiydi. Sonra sıcaklık düştü ve şimdi hava gerçekten çok güzel. Yani güneş hâlâ ısıtıyor ama havada hafif bir ayaz var.

Aa, sen de mi sonbahar insanısın? Ben tam bir sonbahar insanıyım. En sevdiğim hava bu. O yapış yapış sıcağı sevmiyorum. Nefret ediyorum.

Evet, sanırım sonbaharı seviyorum. Eylül’de doğdum ama Avustralya’daydım, yani orada ilkbahardı. Geçiş mevsimlerini seviyorum diyebiliriz.

Bu aslında sorularımdan biri olacaktı. Yıllardan beri ne zaman bir fotoğrafınla karşılaşsam her seferinde biraz farklı göründüğünü fark ediyorum. Ayrıca hep başka bir şehirde yaşıyorsun: Röportajlarını okuduğumda ya New York’tasın, ya Los Angeles’ta ya da Berlin’de. O yüzden senden şu an nerede olduğunu anlatmanı isteyecektim, ki zaten anlattın.

Gerçekten her fotoğrafta ve dönemde çok farklı göründüğünü düşünüyorum; bunun bir sebebi de kariyerin boyunca büründüğün personalar belki de…

Biliyor musun, özel hayatımdaki insanlar bana çok, çok değişken olduğumu söylüyor. Yani sadece ruh hâli ya da sıradan şeyler açısından da değil. İnsanlar beni her gördüklerinde çok farklı göründüğümü söylüyor.

Bunun büründüğün karakterlerle, sahnedeki varlığınla da ilgisi var mı sence?

Belki de. Aslında sahnede olmak gerçekten sahip olduğum tek gerçek şey çünkü yapmayı sevdiğim işin bir parçası. İşimi seviyorum ve her seferinde daha iyi olmaya çalışıyorum. Sanırım yavaş yavaş bu konuda gelişiyorum ve ideal olarak bunu önümüzdeki çok, çok, çok, çok uzun yıllar boyunca yapmak istiyorum.

Kariyerimden veya benim neye benzediğimden bağımsız olarak, geriye dönüp baktığımda zıtlıkların beni çektiğini düşünüyorum. Daha gençken şöyle düşünürdüm: “Umarım bir gün yaşlanırım.” Ama aynı zamanda bundan biraz da korkuyordum, o yüzden kariyerimin başlarında yaptığım gibi yüzüme sıvı lateks sürüp kendimi yaşlandırmaya ve bu korkunun içine adım atmaya çalıştım. Değişim kaçınılmaz bir gerçeklik; sen farkında olsan da, olmasan da; kabul etsen de etmesen de seni bulacak. Bu değişim bazen ileriye, bazense geriye gitmek anlamına gelebilir. Büyük değişimleri gerçekten seviyorum, farklı yerlerde olmayı seviyorum. Bir de bir soru daha cevaplamamı istemiştin sanırım?

Bazı röportajlarında, sahnede olmayı ne kadar sevdiğini kabullenmenin ve bunu açıkça söylemenin zaman aldığından bahsediyorsun.

Bu bana güncel bir konuyu hatırlattı: Geçen aylarda Kristen Stewart, insanların oyunculuk mesleğini özünde feminen bir uğraş olarak gördükleri için metot oyunculuğu yaparak işi “maskülenleştirmeye” çalıştıklarından bahsetti.

Sahnede olmayı sevdiğini açıkça söylemekte zorlanmanda bu maskülenlik meselesinin bir etkisi var mı sence? Toksik maskülenite ve toplumdaki yerini yadırgamak gibi kavramlar, sanatçı personanın da dalga geçtiği ve içine girdiği konular. Bu konuda konuşurken neden kendini rahat hissetmiyordun?

Benim bu konudaki yorumum Kristen’ınkinden ayrı bir yerden geliyor çünkü hayatlarımız, deneyimlerimiz ve bakış açılarımız birbirinden oldukça farklı. Sanatçılara karşı öyle bir nefret var ki, bu nefret neredeyse sanatçı kavramının var olması için gerekli bir şey haline geldi. Mesela Avustralya’da sık sık şu söylemi duyabilirsiniz: “Yarın bütün sanatçılar ölse toplum yoluna devam eder.” Bu, toplumda kabul görmüş bir düşünce. “Müziğin nesi bu kadar önemli?” gibi. Bu algıya o kadar temelden katılmıyorum ki… Bu inancın sonuna kadar tam tersini savunuyorum.

Ama sonra sektörün kendisini düşünmeye başlıyorsunuz; sanatçı olmanın ne demek olduğunu ve artık tuhaf bir sebepten ötürü sadece para kazanmakla özdeşleştiğini… Her ne kadar sanatçıların yüzde 99’u bu meslekten geçimini sağlayamıyor olsa bile… Yani sanatçıları sevmeyen ve onları eğlence ve kumar gibi şeylerle aynı kefeye koyan bir toplum, bir de çürümüş bir sektör var. Zorlanan, gerçekten zorlanmanın eşiğinde olan bir sektör. Bu yüzden de sektörü elinde tutanlar en berbat saçmalıklara tonla para yatırmak zorunda kalıyorlar. Etrafta sıkça duyduğumuz ve büyük şirketler tarafından finanse edilen müziğin büyük bir kısmının psikolojik işkenceye benzediğini düşünüyorum.

Sanatçıların ekonomik ve kültürel olarak değer görmediğini, hatta ”çözülmesi gereken” bir sorun olarak görüldüğünü biliyoruz. Ve şimdi de sanatın bir ayrıcalık ve bir platform olduğuna dair tuhaf bir inanç var. Bunun hakkında nasıl konuşacağımı bile bilmiyorum. Sanatçı oluyorsun ve sen artık ayrıcalıklısın. Artık saygı görmeyen birisin ve üstelik ayrıcalıklısın. Bir platformun ve bir sesin var ve her şeyi doğru yapmak zorundasın. Her şeyin kusursuz olması gerekiyor, yoksa toplum tarafından dışlanabilirsin, ki bu insanın en büyük korkusudur.

Bu koşulların üstesinden gelmem ya da en azından onları kabullenmem biraz zaman aldı. Bu koşullarla, sanki her şey kucağıma düşmüş de buraya nasıl geldiğimi bilmiyormuşum gibi davranarak savaştım. Gerçek şu ki sanatçı olmayı gerçekten seviyorum ve kim olursam olayım bunu yapmaya devam edeceğim. Bu beni mutlu ediyor.

Müziğine ne kadar sevgiyle yaklaştığın ve bundan ne kadar keyif aldığın gerçekten belli oluyor. Şarkılarında ses verdiğin o karakteri ele alalım mesela; bu başarısız şovmen karakterini 10 senedir sürdürüyorsun. Arada bu karaktere o kadar da odaklanmayan yalnızca bir albüm var. Jumping the Shark’tan Late to Set’e kadar, karakterle ve anlatıyla ne kadar eğlendiğini hâlâ görebiliyorum.

Başarısız şovmen personası nasıl ortaya çıktı ve neden onu seçtin? 

Sanırım otantiklik fikriyle her zaman ciddi bir derdim oldu, özellikle sanatta. Bir bireyin kimliğini, sanat eserini tanıtmanın birincil aracı olarak görmek hoşuma gitmiyor. Aslında bunu hem sanatçıya hem de seyirciye karşı küçümseyici ve saldırgan bir tavır olarak görüyorum. Sanatını yaparken kim olduğunun bir önemi olduğunu düşünmüyorum. Yani benim için ötekini bedenimde taşımaya dair doğal bir ihtiyaç var. Açıkçası kendimi satmak istemiyorum ve satmıyorum da. Nasıl olduysa bir kariyerin iskeleti olarak tanımlanabilecek bir şeyi oymayı başardım ve bunu seviyorum. Sadece seviyorum.

Hatırlıyorum, başlarda insanların “Müziğine bayıldık. Ama buradaki hikaye ne? Sen kimsin ve insanlar neden seni dinlemeli?” gibi sorular sormasından hoşlanmıyordum. Bence bu, Avustralya’da dedikleri gibi “atı arabanın önüne koymak” oluyor, yanlış buluyorum. Şunu düşündüğümü hatırlıyorum: ”Bir şeyin yüzü olmak istemiyorum.” Bu yüzden müziğimin ve sahnemin nasıl görüneceği ve aynı zamanda benim nasıl görüneceğim üzerine düşündüğümde, bu denklemde kendimi gizlemek istediğime karar verdim.

Yirmilerimin başında, bir bakıma akıl hocalarım haline gelen bir grup arkadaşım oldu; bu evrenin bana bir hediyesi gibiydi. Bana tonla müzik bilgisi aşıladılar; folklörün, hikaye anlatıcılığının ve şiirin bütün o zengin tarihini benimle paylaştılar. Kelimelerin ve hikaye anlatıcılığının ne kadar güçlü, güven verici ve özgüven aşılayıcı ama bir o kadar da yıkıcı olabileceğinden konuşurduk; dünyayı sarsacak kadar… Bildiğim her şeyi kurgusal, hayali dünyalar yaratan işlerden öğrendim. Kurgu dışı bir işin neye benzeyeceğini bilemiyorum bile.

Aslında her şeyden önce sen bir yazarsın. Küçüklüğünden beri düşüncelerini kağıda döktüğünden sıkça bahsediyorsun. Kalemini bu şekilde kuvvetlendirip kendine ait bir mizaç yarattıktan sonra da sıra müzik kariyerin ve albümlerine gelmiş. Bundan ötürü sana okumayı sevdiğin, hoşlandığın hikaye anlatıcılığı hakkında bir soru sormak istiyordum ama nedense kurgu dışı, biyografik ve kişisel işlerin burada öne çıkacağını düşünmüştüm.

Oldukça genel bir örnek vermek gerekirse, Joan Didion gibi kendi hayatından beslenen yazarlar da kağıt üzerinde belli bir persona yaratıyor; kendilerini özenle kurulmuş bir ses üzerinden anlatıyorlar. Senin kurguya yaklaşımını düşününce merak ettim: Sana ne tür kurgu işleri ilham veriyor?

Bilgiyi ve geçmişi öğrenmeyi seviyorum. Biraz kibirli davranıp semantiğe girecek olursam, bir işin “kurgu dışı” olarak tanımlanması aslında beni ondan uzaklaştırıyor. Bir kitabın veya filmin başlığı “Bu kurgu dışı bir iştir” diyorsa bunu açıkçası korkutucu buluyorum. Felsefe okumayı da seviyorum ama bütün bu işleri kurgu gibi sindirmek ve üzerlerine düşünmek istiyorum. Onlara hayal gücüne alan açan, özgürleştirici deneyimler olarak yaklaşıyorum. Kurguysa benim için bir yazarın kariyeri boyunca nasıl değiştiğini gerçekten görüp hissedebildiğim yer. Çünkü kitaptaki karakterlerin gelişiminin, yazarın kendi gelişiminden de beslendiğini düşünüyorum.

Bu aralar yazdıklarım epey kaotik bir şekilde kağıda geçiyor, bir deftere karalanmış notlar gibi. Bazıları uzun, bazıları kısa; bazıları aptalca, hatta utanç verici… Hiçbirini elemeden hepsini yazıyorum ve o anda bir anlam ifade etmeleri de gerekmiyor. Sonra hepsini bir araya getirip etraflarına bir lastik geçiriyor, dolaba kaldırıyor ve bir gün neye dönüşeceklerini görmeyi bekliyorum.

Başarısız şovmen karakterine dönecek olursak, sence en başarısız şovmen kim? Şarkılarını dinlerken aklıma birkaç figür geliyor; tam olarak tarihî değil ama eskiden, adını duymuş olabileceğimiz, ilginç karakterleri olan büyük sanatçılar. Ama başarısız şovmen diyebileceğim kimseyi bulamadım. Avustralya’dan ya da dünyadan, aklına gelen, “İşte hedeflediğim bu” diyebileceğin biri var mı?

Bu duruma göre değişir çünkü benim yazmayı sevdiğim başarısızlık, aslında başarının gerçek bir ölçüsü olmadığı halde onu ölçmeye çalışmaktan doğan bir kendine acıma hissine dayanıyor. Sanatından milyonlarca dolar kazanan birçok insan görüyorsun ama bu, yaptıkları işi sevmelerini sağlamadığı gibi ne sanatlarına ne de hayatlarına gerçekten bir fayda sunuyor. Daha az çalışabiliyor, bedenlerine daha iyi bakabiliyor ve daha uzun yaşama şansı elde edebiliyorlar. Bence en başarısız şovmenler, kendilerini sanatlarının önüne koyan insanlar.

Şöhret içeren bir kariyeri yönetmek bana gerçekten lanet derecede sıkıcı ve hiç de havalı değilmiş gibi geliyor. Ünlü insanlarla sadece yolum kesişti ve şöhret bana büyük bir bela gibi görünüyor. Gerçekten yakın olduğum, çok sevdiğim, çok başarılı olmuş, kendinden emin, güzel insanlar olan arkadaşlarım var. İşin tabii bir de o tarafı var ama başarısızlıktan ve o taraftan konuşmak istersen, başarısızlık kendini hayal kırıklığına uğrattığın bir durum. Şöhret yolunda muhtemelen kendinden fazla taviz verdiğini fark ediyorsun; öyle bir noktaya geliyorsun ki iyice tükenmişsin ve artık kendine, özüne dair hiçbir şeye tutunamamışsın. Ezici bir utanç içerisinde, acına sebep olan şeyi dışarıda aramaya çalışıyorsun ama belki de o acı o kadar da yabancı bir yerden gelmiyordur.

Daha çok soru sormayı isterdim ama sadece üç dakikam kaldı, o yüzden sana en klasik soruyu sormak isterim. Bu İstanbul’da ilk konserin olacak, değil mi?

Bu ilk konserim olacak ama daha önce İstanbul’a bir kez geldim. Başka bir grupla sahne aldım, o grupta davul çalıyordum. 2015’te konser verdik, ertesi gün izinliydim ve Boğaz’da bir tekne turuna çıktık. Teknede klasik Türk müziği çalıyorlardı, çok güzeldi.

Hayatımda bir kez İstanbul’u turist olarak görmek isterdim çünkü burada doğup büyüdüm. Bazen şehre dönüp bakıyorum ve “Dünyada başka böyle bir şehir yok,” diyorum. Umarım güzel bir seyahat geçirirsin. 2 Ekim’de görüşmek üzere!

Sabırsızlanıyorum!

Dadanizm sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin