Bedensiz bir sesin hikayesi: İstanbul konseri öncesi Headache ile konuştuk
Kulağa aristokrat bir İngiliz aktöre aitmiş gibi gelen; biraz yorgun, biraz alaycı, tuhaf biçimde içten ve gerçekçi bir ses. Eski sevgilisinden özür diliyor, kendine kızıyor, sonra yaşamın komik taraflarını görmeye gayret ediyor. “Söylediğim şeylerden bir başkası sorumlu olmalı. Ben sorumlu olmamalıyım.” Kim bu Headache?
Sözleri şair Francis Hornsby Clark’a, müziği ise Frank Ocean’ın Blonde ve Endless albümlerindeki çalışmalarıyla ve Vegyn ismiyle tanıdığımız prodüktör Joe Thornalley’ye ait olan Headache, sesini bedeni olmayan bir anlatıcıdan, yapay zekadan alıyor.
2023’te hiçbir tanıtım yapılmadan, sessizce yayınladıkları ilk albüm yalnızca kulaktan kulağa yayılarak milyonlarca dinlenmeye ulaştı. Kimisi sözleri dövme yaptırdı, kimisi Reddit’te Francis’in aslında var olmadığına dair teoriler üretti. Yani müzik arenasında popülerliğin tüm somut ve sağlam adımları atıldı. Ekim 2025’te gelen ikinci albüm Thank You For Almost Everything ise aynı kederli, kendi kendiyle dalga geçen anlatıcıyı bu kez daha güneşli diyarlara taşıyor.
Bu kadar gizemle çevrili bir ikiliyle görüşeceğimi öğrendiğimde açıkçası Zoom ekranında hem Francis hem de Joe’yu beraber göremeyeceğimi düşünmüştüm. Kendi işlerine bu kadar özenle yaklaşan iki insanın röportaj makinesine mesafeli durması da şaşırtıcı değil. Basın döngüsünde kendini kaybettiğini söyleyen Francis ve küçük yayınlarla konuşmanın daha fazla etki yarattığını düşünen Joe, devasa müzik yayınlarının ışıltılı sayfaları yerine yerel bir dergiyle sohbet etmeyi tercih ediyor. Türkiye’den bir yayınla röportaj yapma fikrine Francis’in yanıtı ise kısa ve net: “Hem de nasıl isterim!”
İtiraf etmeliyim, bu cümleyi duyduğumda yanaklarım kızardı 🙂
Yapay zekanın şarkı yazıp beat ürettiği, sanatçının yerine geçip geçmeyeceğinin tartışıldığı bu günlerde Headache bambaşka bir yerde duruyor. Burada yapay zeka ne söz yazıyor ne de müzik yapıyor. Sözler Francis’in defterinden, melodiler Joe’nun stüdyosundan çıkıyor. Yapay zeka ise yalnızca sahnedeki kukla görevinde, ipler baştan sona onların elinde. “Ses bir oyuncu gibi, Francis de senarist ve yönetmen rolünde” diyor Joe. Vurguyu yanlış yere koyan, cümleyi yanlış yerde bitiren bu inatçı oyuncuyu Francis, kulaklıkları takılı, tam istedikleri gibi konuşana kadar defalarca yeniden çalıştırıyor. Yani onlar için yapay zeka bir yaratıcı değil, bir ressamın elindeki fırça kadar sıradan ve bir o kadar da kişisel bir araç.
30 Ağustos’ta Salon İKSV’de verecekleri konserleri öncesi Headache’e dadanıyoruz.
Merhaba Francis, Merhaba Joe! Francis, açıkçası röportaja katılmana şaşırdım. Ne zaman Headache üzerine bir şeyler okusam basında sizden hep gizemli olarak bahsediliyor. Hatta Reddit’te Francis diye biri olmadığına dair bir teori bile dönüyordu.
Francis: Evet. Bunun doğru olmadığını kanıtlamaya çalışıyoruz.
Joe: Yok yok, o gerçek değil. Fark etmedin mi?
Francis: Aslında ben Joe’yum. Aynı anda iki farklı yerde olabiliyor ve kılık değiştirebiliyorum.
Joe: Aslında konuya gelirsek, insanların bu işi tamamen tek başıma yaptığını düşünmeleri ve bir söz yazarı dehası sanması fikrinden vazgeçmek benim için çok zor oldu. Egomla savaşıp “Yok, aslında o sözleri yazan Francis diye biri gerçekten var” diyebilmem zaman aldı.
İkinizle beraber bu röportajı gerçekleştirecek olmak çok güzel. Önümüzdeki aylarda oldukça yoğun bir turne programı sizi bekliyor. Hazırlıklar nasıl gidiyor?
Francis: Oldukça yoğun ama iyi hissediyoruz. Gerçekten iyi hissediyoruz.
Joe: Sahne için sıkı çalışıyoruz. Bu işi gerçekten ciddiye almak pek keyifli oldu. Sanırım başta bu projenin şu anki kadar uzun soluklu olacağını, bu kadar ilgi göreceğini düşünmemiştik. O yüzden “Evet, bunu daha ciddiye almalıyız” dememiz gerekti.
İlk albümden sonra verdiğiniz röportajlarda Headache’in aslında ikiniz için de eğlence amaçlı bir proje olduğundan ama dinleyicinin bunu sizden çok daha ciddiye aldığından bahsettiğinizi okudum. İlk başladığınız zamana göre kıyaslayınca, dinleyicinin müziğinizle kurduğu ilişkiye bakışınız değişti mi?
Francis: Kendi açımdan söyleyebileceğim şu: İki arkadaşın kendi aralarında başlattığı, bir “deney” olarak nitelendireceğimiz bir projenin insanlarda böyle hisler uyandırabildiğini görmek beni gerçekten etkiledi. Headache’i “eğlenceli, küçük bir proje” olarak tanımlarken bence biraz kendimizi de avutuyorduk. Kendime karşı dürüst olmam gerekirse, bu proje elbette benim için çok önemli ama aynı zamanda benim için pek de önemli bir şeyin temsilini omuzlamıyor. Şu an ciddiye almaktan bahsettiğimizdeyse, bizi dinlemek için konsere gelecek olan insanlara güzel bir gösteri hazırlamaya çalışmaktan bahsediyorum. Konserlerden sonra insanlarla sohbet etmek, şarkılardan ve performanstan çıkardıkları anlam ve fikirleri duymak bizi mutlu ediyor. Bunu yapmaya devam edip işin nereye kadar gideceğini görmek istiyoruz.
Joe: Bir proje üzerine çalışırken onun amacına dair bir sürü umudun ve hayallerin oluyor ama aslında işin en güzel ve anlamlı kısmı onu dinleyiciyle yalnız bırakmak. İnsanların nasıl tepki verdiğini görmek kendi içinde çok tatmin edici olabiliyor, o noktada ortaya çıkardığın işin üzerinde hiçbir kontrolün kalmıyor.
Konserler demişken, canlı performansınıza dair çok merak ettiğim detaylar var. Grubun üçüncü üyesi aslında bir insan değilken sahneye nasıl hazırlanıyorsunuz? Canlı setinizi nasıl planladınız, etkileşim nasıl olacak? Aslında Salon’daki konserde bunu kendi gözlerimle göreceğim fakat meraklılığım tuttu 🙂
Joe: Gerçekten çok güzel bir soru çünkü bunun üzerine daha en başta epey düşündük. Ortada yapay zeka gibi kurgulanması, bahsedilmesi gereken bir unsur var ve bunun etrafından her şeyi planlamamız gerekiyor. Gerçekten manalı olmadıkça, yarattığımız bu yapay zeka sesi asla gerçek bir insan olarak somutlaştırmayacağımız üzerine Francis ile anlaştık. Tabii, George Clooney gelip Headache olarak sahneye çıkmak isterse o teklifi kabul ederiz ama konsere gelen herkesin kafasında Headache’in kim olduğuna, neye benzediğine dair bir fikir var. Sesinin nasıl duyulduğuna hakimiz ama fiziksel görüntüye gelince herkesin yarattığı karakter birbirinden farklı. Bu hayalgücünü ve özgürlüğü insanların elinden almak istemediğimize karar verdik. Bunun yerine “Onun bakış açısını, dünyaya yaklaşımını nasıl gösteririz?” diye düşündük. Nerede olduğu, telefonunda ne olduğu, ne yaptığı, ne yediği, ne düşündüğü, nasıl hissettiği… Ne tarz müzik dinlediği ve dinledikleriyle nasıl bir bağ kurduğu gibi bir sürü ince detay. Çok fazla şey söylemek istemiyorum ama insanlar konserde albümün farklı bir versiyonunu duymaya hazırlıklı olmalı. Sadece albümlerdeki şarkıları çalmıyoruz, bütün gösteri için tamamen yeni bir materyal hazırladık. Yani gelin ve şaşırmaya hazır olun.
Headache projesine ilk başladığınızda yapay zeka sistemleri -şu an elimizde olan sistemlerle karşılaştırırsak- görece daha ilkeldi. Bu sesi eğitmeye 2021-2022 civarında ya da belki daha önce başlamış olmalısınız. O süreç nasıl ilerledi, hangi yapay zeka sistemini kullanarak bu sese ulaştınız?
Joe: Programın ismini maalesef açıklayamıyoruz. İsimlerini vermek istemememizin asıl sebebi, onlara ulaşıp “Sizin hizmetinizi kullanarak bir sanat eseri yaptık” dedik, onlar da sadece “ helal olsun size” dedi ama devamı gelmedi. Gerçi zamanla sistemleri üzerinden yaptığımızı yapmak zorlaştı.
Francis: Artık oldukça yaygın kullanılan bir program. Çağrı merkezleri falan için kullanıyorlar. Projenin birçok unsuru yaratıcı açıdan pek eğlenceli çünkü yaratım sürecinde önüne keyfi taşlar konuyor ve yapay zeka sesi eğitmek de onlardan biri. O programla çalışmak sürecin kendi başına bir parçası. Eşit ölçüde havalı, sinir bozucu ve heyecan verici.
Joe: Ses kendi başına bir oyuncu gibi, Francis de senarist ve yönetmen rolünde. Sesi konuşturabiliyoruz ama çoğu zaman yanlış, tutarsız oluyor. Bazen vurguları yanlış yerde yapıyor. Ben müziği yaparken arka planda Francis’in onu tam istediğimiz gibi konuşturabilmek için neler yaşadığına, nasıl sinirlendiğine şahit oluyorum. Tonu tutturduktan sonra sesi ve müziği kendisiyle birleştirme süreci geliyor. O kelimelerin hangi ritimle bağdaşacağı konusunda epey vakit harcıyoruz. İşin çok büyük bir kısmı zamanlamayı tutturmakla alakalı. Tıpkı insan olma tecrübesinde olduğu gibi Headache projesinin de en büyük zorluğu bir şeyi söyleyiş biçiminde saklı.
Komik olan şu ki, o zamanlar kullandığımız sistem bu teknolojinin en ileri hali bile değildi. Bu ses sentezleme yazılımları yıllardır var, sadece geliştiriliyorlar. Büyük dil modelleri de bu gelişimi hızlandırıyor, artık ona her türlü deli dolu şeyi yaptırabiliyorsun, eski sürümlerde o korkunç monotonluğu duyabiliyordun. Sesi sistemle beraber güncellersen onu mutlu konuşturabilir ya da bir repliği kızgın söyletebilirsin, daha çok yönlendirme verebilirsin ama kulağı tırmalayan bir yanı var. Elimizde bu sesle yaratılmış bir külliyat var ve ses her seferinde istemeden biraz değişiyor, kendi sistemi içinde gelişiyor. Haliyle insanlar da “İlk albümdeki sesle ikinci albümdeki ses çok farklı” diyor. Belki de Headache büyük bir ameliyat ya da beyin sarsıntısı geçirmiştir.
Francis: Bu arada, o gerçek. Gerçekten var. Sadece bilgisayarın içinde yaşıyor.
Aslında gerçekten de yönetmenlik yapıyorsunuz. Fiziksel bir oyuncuyu değil ama bir varlığı yönetiyorsunuz, üretim yaptığınız stüdyo bir bakıma bir film seti gibi. Joe, sen bir prodüktör olarak teknolojiyle zaten sürekli iletişim içindesin, Francis de film sektöründe çalışıyor. Daha önce buna benzer, teknolojiyle bu kadar iletişimde olduğunuz bir şey yapmış mıydınız? Bu ses özelinde yaşadığınız yönetmenlik deneyimi önceki işlerinizle kıyaslanabilir mi?
Francis: Bazı filmlerde çalıştım, bu tecrübeye benziyor ama yine de Headache oldukça kendine özgü bir serüven. İkimiz de hâlâ parçaları oluştururken ya da sahnede çalarken ortaya çıkan fikirler konusunda çok heyecanlanıyoruz. Bir şey bizi şaşırtıyor ya da bir alet edevatla uğraşırken tesadüfen bir şey oluyor ve “Harika, bunu kullanalım” diyoruz.
Joe: Benim müzik yapma sürecimin büyük kısmı da bir aleti, kullanım amacı olan şey dışında bir alanda kullanmaktan ibaret. Daha çok donanımla deneyler yapmaya, keşfetmeye yatkınım. Bence asıl sihir hatalardan ortaya çıkıyor. O yüzden gerçekten ilginç bir şey yaratabilmek için genelde kendimi dolambaçlı bir şekilde yazmaya zorluyorum.
David Lynch’in meditasyon kitabının sizin için büyük bir ilham kaynağı olduğunu biliyorum. Francis, sen de film sektöründesin. Headache gibi bir karakteri oluştururken ilham aldığınız, yaptığınız şeye yön veren belirli filmler ya da karakterler var mı?
Francis: O kadar çok var ki! En azından birçok şeyin çıkış noktası tuhaf İngiliz televizyon programlarıydı sanırım. Kendilerine karşı dürüst oldukları için sevilen ama mutsuz olan insanlara dair kocaman bir külliyat var. İngiltere’de, Avrupa’da, Amerika’da, dünyanın her yerinde. Sevdiğim şiirlerin çoğu da böyle karakterlere dair yazılmış. Şu sıralar bol bol Çin’den eserler okuyorum, Li Bai gibi bilindik şeyler. Nehir kenarında sarhoş olmuş, eski sevgilisini özleyen huysuz bir adam… Bin yıllık klişeler ama bence hâlâ çok etkileyici.
Joe: Bir de 90’ların İngiliz komedisi, radyosu var. Hepsi epey karanlık ve tuhaf. Kendi aramızda da Ocean’s Eleven’dan çok bahsediyoruz, çünkü bir film için yapılmış en sevdiğim soundtrack’lerden birine sahip. İkimiz de o filme bayılıyoruz. Synth’leri, görüntü yönetimi… Çok şık. “Ocean’s Eleven’dan bir sahne gibi hissettiren bir şarkı yapmalıyız” dediğimiz birkaç an da kesinlikle oldu. Normalde tekno parçalar yapan David Holmes o filmin sample albümünü hazırlamıştı. Üretim sürecimizde o albüm üzerine çok düşünüyoruz, daha sonra ben müzik yapmaya başlıyorum, Francis de yazmaya…
Francis: İş aslında tam olarak böyle yürüyor. Joe kulağa inanılmaz gelen bir beat hazırlıyor ve benim yazdığım dizeler o müzikle birleşince birden harika duyulmaya başlıyor.
Uzun zamandır yakın arkadaş olduğunuzu biliyorum ama üretim süreci bir bakıma oldukça izole yürütülen ve yalnızlaştıran bir dönem. Herkesin çalışmaya yaklaşma biçimi farklı. Dört-beş yıldır birlikte bu proje üzerinde çalışıyorsunuz, bir ikili olarak bunu nasıl yürütüyorsunuz?
Francis: Açıkçası Joe, benim nevrotik, zor bir insan olmama ve “Bu yeterince iyi değil” dememe çok katlanmak zorunda kaldı.
Joe: Kendi müziğimle bu süreçten zaten geçtiğim için… Bir prodüktör olarak sanatçılarla çalışırken çoğu zaman işimin sanatçının kendi yeteneğine ve kararlarına güvenmesine yardım etmek olduğunu düşünüyorum. Bana ilham veren yetenekli insanlarla çalışmak istiyorum, o yüzden çoğu zaman elinden geldiğince aradan çekilmen gerekiyor. Francis’le ilişkimizin güzel yanı çok uzun zamandır birlikte çalışıyor olmamız. Artık o benim işime güveniyor, ben de onunkine. Bir de bazı kurallar koyduk: Müziği yapıyoruz, bir demo hazırlıyoruz, bir süre onunla yaşıyoruz ve daha sonra parçayı güçlendirmek için tek bir düzeltme turu hakkımız oluyor. Aksi halde sürekli bir şeyleri tekrar yazıp, kimsenin fark etmediği şeyleri değiştirmek için zaman harcıyorsun, özgüvenini parçalıyorsun. Bunu kendi üretim sürecimde yaşadım ve korkunç bir şey. O süreçte aslında işi en başta ilginç kılan özden giderek uzaklaşıyorsun. Kötü bir şeyi istediğin kadar cilalayabilirsin ama bence ham bir elmasla başlayıp biraz parlatmak çok daha iyi.
Francis: Büyüyü olabildiğince korumak istiyorsun.
Joe: Kendi işimize en gerçekçi ve objektif açıdan bakamayabiliyoruz. Bunun komik ve kısa ömürlü olacağını, kimsenin sevmeyeceğini düşünmüştük ki hiç de öyle olmadı. O yüzden “Belki de bilmiyoruzdur” diyerek sürece güvenmek de lazım. Menajerimiz geçenlerde “Kendi işlerinizde neyin iyi neyin kötü olduğuna karar vermek konusunda gerçekten berbatsınız” dedi. Bunu duymak aslında çok rahatlatıcı oldu.
Sizce şu an Headache dinleyen herkes üçüncü kişinin bir makine olduğunun tam olarak farkında mı?
Francis: Açıkçası internette yazılanları pek takip etmiyorum ama “İnsanlar senin gerçek olmadığını düşünüyor” dendiğini duymak güzeldi. Hiç kırıcı bulmuyorum. Ben de bir müziksever olarak bir şey dinlerken “Çözdüm, burada aslında neler olup bittiğini biliyorum” dediğim çok an oldu. Bence bu, insanların dinledikleri, sevdikleri parçalar ve müzisyenlerle çıktıkları yolculuğun bir parçası. Projenin amacı üzerine uzunca kafa yormadık ama bu yolculukta bedensiz bir unsurun var olması güzel bir tesadüf oldu. Bunu yaratıcı açıdan çok ilginç buluyorum.
Joe: Ben de müzik dinleyen insanların içinde gerçekten müzik hayranı olanların sayısını sık sık düşünüyorum, bence bu çok küçük bir sayı. Streaming platformlarında her gün 60.000-70.000 single yayınlanıyor. İnsanların bizim parçalarımızı dinlemesi, umursaması bile inanılmaz. Bir de bence en iyi sanat, beni cevaplardan çok sorularla baş başa bırakan işlerde türüyor. Bir tablonun karşısında durduğumda kendimin bir parçasıyla yüzleşmek, üzerine kafa yormak zorunda kalmak istiyorum. Comic Sans fontunu seviyorsan aptalsın, ama Comic Sans’tan nefret ediyorsan da aptalsın. Bunların hepsinin bir amacı var ve hepsi bir arada var olabilir. İnsanlar farklı sebeplerle sevebilir ya da nefret edebilir, ama en azından üzerine düşünmüş olurlar.
Frank, neredeyse hiç röportaj vermiyorsun. Joe, sen de basınla çok nadiren konuşuyorsun. Bir albüm döneminin olağan basın döngüsüne kıyasla oldukça az görünürlüğünüz var. Bu bilinçli bir tercih mi? Eğer öyleyse, neden?
Joe: Röportaj gibi şeyleri küçük, bölgesel yayınlarla yapmak daha ilginç geliyor, bence bu tarz yayınlar çok daha fazla etki yaratabiliyor. Başta tamamen anonim kalmak istiyorduk. Zaman geçtikçe proje hakkında gerçekten konuşmamıza ve belki bazı şeyleri açıklığa kavuşturmamıza dair bir ihtiyaç ya da en azından bir istek oluştu. Sen ne düşünüyorsun Francis?
Francis: Ben doğuştan utangaç biriyim, o yüzden ilk içgüdüm hep röportaj olasılıklarını reddetmek oluyor. Ama Türkiye’de yerli bir dergi röportaj mı yapmak istiyor? Tabii ki! Hollanda’da bir gazeteyle röportaj yaptık, konuştuğumuz adam pek tatlıydı.
Seninle sohbet etmek çok keyifliydi ama zaman zaman yaptığın işi anlatırken kendimden bir parça kopuyormuş gibi hissediyorum. Hayatımda böyle bir alışveriş ilişkisi olsun istemiyorum. Saygı duyduğum birçok sanatçı röportaj vermeyi seviyor, tanıtımın eğlence sektörünün büyük bir parçası olduğunu da biliyorum.
Joe: Bu müzik işi, müziğin kendisi değil. İşin yarısı o şeyi yapmak, diğer yarısı da birinin onu bir playlist’e nasıl sokacağını çözmesi. Buna karşı, hafiften de olsa, başka bölgeleri kayırmak pahasına da olsa direnmek güzel. Her şeyin sürekli doğrudan önüne getirilmesine alışmış hayranlar için de güzel bence. İnsanların “Headache bir Hollanda dergisi için çekim ve röportaj yapmış, hepsi Hollandaca ve sadece basılı” demesi çok hoş. Bu bana çok daha ilginç geliyor. Bunu okuyan, yayınlayan, yayınlamayı düşünen ya da bizi herhangi bir anlamlı şekilde desteklemeyi düşünen herkes: Harikasınız.