Klostrofobi, panik atak, anksiyete: Gerçekliğin sinir uçlarına dokunan bir film olarak Primetime

Dadanizm newsletter duyuru (600 x 600 px)

Robert Pattinson’ın Edward Cullen’ı canlandırdığını unutturmaya yönelik son çabası olan Primetime, 2004-2007 yılları arasında NBC’de yayımlanan “To Catch a Predator” programının sunucu Chris Hansen ve ekibinin hikayesini ekrana taşıyor. Yönetmen Lance Oppenheim bu filmin bir biyografi olmadığının altını çizerken gerçek olaylardan esinlenerek uyarlandığını da hatırlatıyor. Fakat bu gerçeklik zorlayıcı, ürkütücü ve seyirciyi rahatsız eden bir hal alıyor. Hansen filmi beğenmediğini söylemekten çekinmiyor, Pattinson ise bir kez daha her şeyi yapabileceğini kanıtlıyor. Bir vampir olmayı da takıntılı bir karakteri oynamayı da ya da her ikisini birden.

Renk doygunluğunu post prodüksiyon aşamasından neredeyse tamamen kaldıran Hollywood, gri, soluk ve karanlık bir atmosfere bürünen dünyayı giderek daha fazla örnek alıyor. Ancak Primetime, yüksek kontrastlı, canlı ve keskin geçişler sunarken alışılmışın dışına çıkıyor, güçlü bir görsel anlatı ortaya koyuyor.

Seyirci ekranda gördüğü hikayeyi anlamaya başlamadan önce görsel dünyanın içine dalıyor; orada keşfe çıkıyor, karakterler tarifi imkansız meselelerde boğulurken ikili diyaloglar bir kenarda kalıyor. Filmin sinematografı David Bolen ve editörü Daniel Garber, seyirciyi ikna etmeye çok hevesli, öyle bir çaba ki hikayenin önüne dahi geçiyor. Bu çaba filmin görsel tarzının yalnızca estetik kaygılar güdülerek tasarlandığı fikrinden de uzaklaştırıyor bizi. Sanki bu hikaye, sadece ve sadece bu şekilde anlatılabilirmiş gibi bir his bırakıyor üstümüzde.

Bir zamanlar, filmler bu denli griye çalmamış ve hikayelerin ruhunda yaralar açmamışken renkler bize karakterin kim olduğunu, nasıl bir dünyada yaşadığını, nelerle mücadele ettiğini, hikayesinin nereye evrileceğini anlatırken… İşte o günlerde çekilen bir filmi andırıyor Primetime.

Lance Oppenheim seyirciyi hikayenin içinde tutmayı başarıyor; kamera ve karakterler arasındaki mesafe dar, pek çok sahne seyircinin içgörüsünde hayat buluyor.

Oppenheim’ın yakın plan kadraj tercihini takdir etmemek mümkün değil. Robert Pattinson, kariyerinin en iyi performansına mı imza atıyor, bilinmez. Fakat Pattinson’ın role kendini ne kadar iyi hazırladığı da rolün içinde ne ölçüde kaybolduğu da aşikar. Öte yandan Pattinson’ın Oppenheim’ın kamerası ya da Bolen ve Garber’ın işbirliği olmadan tek başına bu performansı taçlandıramayacağı da bir gerçek.

Rahatsız edici bir yakınlık

Seyirci Pattinson’ın canlandırdığı Chris Hansen’in düşüncelerine, dertlerine, jest ve mimiklerine rahatsız edici seviyede yakın. Pattinson’ın kalp atışları bile duyuluyor, bu anlamda filmin ses tasarımı da oldukça saldırgan. Bir gözyaşı, bir el hareketi ve yüz kasındaki en küçük değişim seyirciyi her dakika ele geçirip kapsıyor. Oppenheim, bu filmi izlememeyi zorlaştırıyor. Hikayenin bir noktasında sıkılmak mümkün olsa da yarattığı klostrofobik kadrajlama sayesinde Hansen’in dünyasında tabiri caizse barınmak zorunda kalıyor seyirci.

“To Catch a Predator”, çocukları potansiyel bir cinsel istismar riskinden koruma ve “avcıları” adalete teslim etme amacı taşıyan bir reality televizyon şovu aslında. Temel fikri, internet üzerinden çocuklarla iletişim kuran avcıları ortaya çıkarmak. Avcıların gizli kameralarla kaydedildiği, önce Hansen ile ardından polisle yüzleştirildiği program bir noktada yayından kaldırılıyor. Zira yayımlandığı dönemde tasvir ettiği operasyonların niteliği nedeniyle etik ve hukuki endişelere yol açıyor. Aradan geçen yıllara rağmen gazeteciliğin etik ilkelerini sorgulatmayı sürdürüyor, reality şovların sınırlarına ilişkin zaten bulanık olan değerlendirmeleri daha da karmaşık hale getiriyor. Oppenheim’ın abartılı bir dramatik anlatı kurguladığı yadsınamaz ve belki bu anlatı da tartışmaya açılması gereken bir başka mesele.

Çok tuhaf ancak çok yerinde

Primetime, zaman zaman – hatta çoğu zaman – çok kaliteli bir gerilim ya da sofistike olma kaygısına kapılan bir korku filmi edasında ilerliyor. Gerçek programda kullanılan orijinal kameraların izini süren Oppenheim, dijital çekimlerini 16 mm filmin dokusunu andıran bir estetikle işleyerek retro bir sinema atmosferi yaratıyor. Ne var ki biçimsel tercihlere yapılan bu yatırım, filmin ortaya attığı ya da atmaya niyetlendiği soruları derinleştirmesine alan tanımıyor.

Film, anlatının merkezinde yer alan esas karakteri Hansen’in bu işi gerçekten kamu yararına mı yoksa kendi şöhreti için mi yaptığını da tartışıyor. Fakat kendi hipotezlerine pek de yanıt vermiyor çünkü vermek de istemiyor. Seyircinin takdirine bıraktığı cevaplara karışmıyor Oppenheim, bunun yerine görsel dili, ses tasarımı ve kurgu tercihleriyle atmosferi iz bırakacak bir film yapmaya çalışıyor. Hansen da filmi “çok tuhaf” bulduğunu söylemekten asla geri durmuyor. Filmin gerçeklikten tamamen uzak olduğunu belirten Hansen, Oppenheim’ın ne amaçladığını bilmediğini de dile getiriyor.

Oppenheim, en basit haliyle gerçekliğin sinirleri altüst eden doğasını sinemasal bir deneyime dönüştürmeyi amaçlıyor. Üstelik sorguladığı gerçekliğin izini sürerken cevapların peşinden gitmeyi değil, onların etrafında dolaşmayı seçiyor. Ancak bu ve çok sayıdaki soru işaretine rağmen hafızalarda iz de bırakıyor. Bu sözümüna biçimsel ustalık, anlatının önüne geçiyor, gerçek Hansen’ı da bir kenara itiyor fakat Primetime teknik açıdan izlemeye değer bir seyir yaratıyor. Pattinson ve ona ekranda eşlik eden Merritt Wever’ın karşılıklı devleşmesi de cabası.

Dadanizm sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin