“Yaşıyorum, hissediyorum, birikiyorum”: Dilan Balkay’la şarkıların yolculuğu üzerine konuştuk
Şarkılarıyla bizi kişisel hikayelerinin, kafasının içinde dönüp duran düşüncelerin tam ortasına çekiyor Dilan Balkay. Biz de kendimizden bir şeyler yakalayıp şarkılarına ilişiveriyoruz, duygudaşlığımız burada başlıyor. Sonra konserler geliyor ve içimizden geçenleri bu kez yan yana, bazen hep bir ağızdan söylemenin coşkusuna kapılıyoruz. (Bu yan yanalığımızda sevdiğimiz çok şey var!) 13 Kasım’da Kreşendo’nun düzenlediği Bu Festival Bizim’de bu şarkılara yeniden birlikte eşlik etmek için buluşacağız. Balkay’ın sahnesinde dinleyici, hikayeyi yalnızca dinleyen değil, ona kendi sesini de ekleyen tarafta. “Bir sürü insan aynı anda aynı hislerin ortasında salındığında ortaya çıkan o büyülü şeyin peşindeyiz” diyor.
İkinci albümün ‘‘Tavşan Uykusu’’ zihnimizde o kadar taze ki üzerinden neredeyse bir yıl geçtiğini fark etmemişiz bile! Önce başa saralım: ‘‘Tavşan Uykusu’’ndan ve Salon’da buluştuğumuz lansman konserinden bu yana senin tarafında neler oldu?
Albümü yaparken perişan olmuştum; albümden çok uzaklaşmıştım. Benim için bir türlü tamamlayamadığım bir şeye dönüşmüştü ve albümü olduğu gibi göremiyordum. Bitirdikten ve ilk konseri verdikten sonra albümle barıştım ve geçtiğimiz yıl benim için harika bir yıl oldu bu anlamda. Çok güzel konserler verdik, ekiple de kimyamız iyice oturdu ve albümü çalmak inanılmaz keyif aldığımız bir şey oldu. Benim için en iyi günler konser yaptığımız günler diyebilirim. Bu süreçte sahnelerimize Bartu Küçükçağlayan, Kutay Soyocak, Nejat Yavaşoğulları ve Sena Gül konuk oldu. Müzik sayesinde hayranlık duyduğum insanlarla birlikte bir şeyler yapabiliyor olmaktan çok mutluyum.
Okuma önerisi – Dilan Balkay’ın yeni albümü Tavşan Uykusu ve tanıdık olduğumuz karanlığa tekrar dalış
Bu röportaj için soruları hazırlarken aklıma sürekli 20’likteki video röportajı Yasmin, “Arkadaşlarımın ne yaptığını bilmiyorum” diyerek senin bir gününe ortak oluyordu. Bir müzisyenin bir konser günü neler yaptığını böylesine doğal bir şekilde şahit olmak çok keyifliydi gerçekten.
Sahne son dakika sürprizlerine açık ama oraya çıkana kadar ciddi bir hazırlık da gerekiyor. Videoda bu hazırlığın büyük ya da küçük tüm ayrıntılarına ne kadar hakim olduğunu görüyoruz. Disiplin ve yaratıcılık senin tarafında nasıl birleşiyor? Bir denge hakim mi?
Ben genel olarak kaygılı bir insanım. Bu tabii ki hem üretim sürecime hem de sahneye yansıyor. Konser günleri çok daha gergin oluyorum ve zaten kontrol manyaklığına meyilli olan tarafım iyice ortaya çıkıyor. Ekip arkadaşlarım sağ olsun beni rahatlatmaya, yükümü hafifletmeye çalışıyorlar ama ben oturup beklemeyi pek beceremiyorum, işin bir ucundan tutasım geliyor. Tez canlı olduğumdan bir an önce her şeyi halletmek istiyorum. “Dilan, bu bizim işimiz, sen geç otur lütfen,” gibi lafları çok duyuyorum. Yeni yeni yük paylaştırmayı, yardım istemeyi öğreniyorum. Bir yandan da disiplini, kuralları seven biriyim. Bence işleri kolaylaştırıyor bunlar. Bir şeyin nasıl yapılması gerektiğine dair net bir fikrim olduğunda, ses tonum, üslubum öyle bir karaktere bürünebiliyor.
Çok yakın bir zaman önce Brek’in Alev Apartmanı adlı yeni albümünde de kesişti yollarımız seninle. ‘‘beni uyut’’un hem melankolik hem de huzurlu bir tarafı var.
Brek bir röportajında bir gece vakti şarkıyı sana gönderip birlikte söylemeyi teklif ettiğinden bahsediyor. İlk dinlediğinde sende nasıl bir his uyandırdı ‘‘beni tut’’? Kendi sesini ve yorumunu şarkının dünyasına nasıl yerleştirdin?
Brek’in müziğini biz henüz arkadaş değilken çok severek dinliyordum. Hatta “MUTSUZLAR” albümü, çıktığı yıl en çok dinlediğim albüm olmuştu. Dolayısıyla “beni uyut”un dünyasına dahil olmak için uğraşmama gerek kalmadı. Berk’in sözleri, melodileri zaten beni bir yerden başka bir yere götürüyor hep. “beni uyut”u dinlediğimde de aynı şekilde hissettim; parça kendiliğinden içimde bir yer buldu hemen. Parçayı yaptığında aklına geldiğim için çok mutluyum, yumuşacık bir şey çıktı bence ortaya ve parçası olmak süper.
Müziğinde başkalarıyla kurduğun bağ hep var gibi: Bazen başka bir müzisyenin sahnesinde trompetinle ya da vokalinle yer alıyor, bazen kendi sahnende ve albümlerinde farklı isimlerle birlikte çalıp üretiyorsun.
Mesela, “Tutuşuyo”yu ilk gitarla yazdığın sırada Can Güngör’ün bu şarkıya dokunmasını istediğini biliyoruz. Daha şarkı ilk halindeyken, belirli bir müzisyenin onda nasıl bir iz bırakacağını duyabiliyor musun? Bu birliktelikler sana ve kendi müziğine neler katıyor?
Sevdiğin müzisyenleri dinledikçe, kendi yarattıkları dilin, estetiğin, hissiyatın giderek daha çok farkına varıyorsun bence. Onları “O” yapan şeyler imzaları haline geliyor. Bir parçayı yazarken, bestelerken, müzikal dünyası da parçayla birlikte yavaş yavaş gelmeye başlıyor çoğu zaman. Dolayısıyla duyduğun sesler kimin elinde hayat bulur, ona dair de bir fikrin oluyor. Bir yandan da tükettiğimiz, maruz kaldığımız, sevdiğimiz her şeyden sürekli bir akış var bize doğru; süzgecimiz de bu akışla şekilleniyor. Parçayla ilgili kurduğun hayaller de aynı şekilde.
‘‘Tavşan Uykusu’’ndaki şarkıların farklı dönemlerde oluştuğunu, hatta albümün ilk şarkısının ilk dizesinin ‘‘KUYU’’dan önce geldiğini anlatmıştın. Farklı zamanlarda yazdığın şarkıları bir arada dinlemek sana nasıl geliyor? Tüm o şarkılar ve hislerle zaman geçtikten sonra tekrar karşılaşmak nasıl bir his?
Farklı zamanlarda yazılmış parçaların yıllar sonra bir albüm çatısı altında birleşmesinde romantik bir şey buluyorum. Bir şarkı yazmak için duygusal olarak birikmek gerekiyor bence, belki albüm yapmak için de hikâyenin parçalarının birikmesi gerekiyordur. Tabii ki üretmenin bin bir yolu var ama benim için bu şekilde işliyor. Yaşıyorum, hissediyorum, birikiyorum ve bir yerde dökülme ihtiyacı duyuyorum.
“Aklımın 5’i” kendi yazdığın bir şiirden doğmuş. Bir şiirin şarkıya dönüşürken ne şekilde değişiyor, evriliyor? Ve sözler mi müziği buluyor, müzik mi sözleri?
“Aklımın 5” daha önce kalkışmadığım türden bir şey. Albüm sürecinde Arsan (valfi) bana bir gün mesaj attı. “Albümden 3 dk bana ayırır mısın?” diye. Rastgele birkaç cümleyi serbest söylememi istedi. Ben de bir şiirim var, onu “spoken word” kafasıyla okusam olur mu dedim. Daha önce yaptığım basit bir altyapı vardı, loop’ta dönen birkaç akor ve üstüne birtakım trompetler. Onun üstüne şiiri okuyup gönderdim. Arsan onları alıp muazzam bir şeye çevirdi. Kaydı olduğu gibi hatalarıyla, tekrarlarıyla tuttu ve albümde beni en çok heyecanlandıran parçalardan biri oldu “Aklımın 5”. Bir şiirin şarkıya dönüşme meselesi ise birçok şekilde gerçekleşebiliyor. Ben çoğunlukla önce sözleri yazıyorum, müzik onun üstüne kuruluyor ama bunun tersi olduğu parçalar da yaptım tabii ki.
Hayal kurarken hikayenin sonunu bulana kadar o senaryonun içinde kaldığını anlatmıştın. Şarkı yazarken de aklına düşen bir görüntünün ya da hikayenin peşinden sonuna kadar gidiyor musun? Bir şarkının nerede biteceğine o hikayenin sonu mu karar veriyor?
Şarkı yazarken bir ark düşünmüyorum aslında, bahsetmek istediğim bir his ya da bir hikâye oluyor. Anlatabildiğimi düşündüğüm yerde bitmiş oluyor hikâye. Bazen bazı hikâyelere geri dönüp yeni bölümler eklediğim de oluyor. Formülü olmayan bir süreç, her hikayenin kendi yolu var sanırım.
Kreşendo vesilesiyle yeni bir buluşmaya hazırlanıyoruz: 13 Kasım’da Kreşendo’nun Bu Festival Bizim sahnesinde olacaksın. Daha önce de yine ekibin 2022’deki festivalinde yer almıştın. Kreşendo’nun müzikte eşitlik odağından yola çıkarak sormak isteriz: Bahsettiğimiz gibi sen hem başka müzisyenlerin sahnesinde çalıyor hem kendi müziğini üretiyorsun. Sence müzikte eşitliğin gerçekten kurulup kurulmadığını en çok hangi anlarda anlıyoruz? Sahneye kimin çıktığı kadar, şarkıların nasıl üretildiği ve kimin fikrinin hayata geçtiği de bu meselenin parçası mı?
Müzikte eşitliğin kurulması, sanırım kalkışmak isteyen herkesin bir şekilde buna kalkışabiliyor olmasıyla sağlanabilir. Bunun içinde eğitime, ekipmana, doğru ortama erişim var. Aynı şekilde, kişilerin kendileri olarak var olabilme ve bundan sanatında bahsedebilme özgürlüğü de mevzunun büyük bir parçası. Müzik sektörü devasa bir sektör ve ticari kaygıların dominant olduğu bir alan. Dolayısıyla sisteme uyum sağlamayan sanatçılar maalesef kolaylıkla bunun dışında kalabiliyor. Sanatsal üretimlerini hayata geçirmekte zorlanıyor, eserleri sergileyebilecek bir alan bulmakta zorlanıyor. Bu da bence hayal kurmaktan uzaklaştırabiliyor sanatçıyı. Müzik zaten doğası gereği duygusal bir şey, bu kadar kendini ortaya koyduğun bir alanda sistemin seni kendinden uzaklaştırmaya çalıştırmak üzere tasarlanmış olması çok yorucu.
Peki, Bu Festival Bizim sahnesinde seni nasıl bir performansla göreceğiz? Neler var aklında?
Biz ekip olarak birlikte müzik yapmaktan çok keyif alıyoruz. Müziğimi inanılmaz yetenekli, birbirini dinleyen insanlarla birlikte yapabiliyor olduğum için çok şanslı hissediyorum. Bizi bu anlamda birbirimize bağlayan kimya, birlikte çalmaya dair duyduğumuz heves bence dinleyiciler tarafından da konserlerde hissediliyor. Yine bunu hissetmeye ve hissettirmeye çalışacağız. Sahne, dinleyiciyle sanatçının devamlı bir enerji alışverişinde olduğu bir yer ve bir sürü insan aynı anda aynı hislerin ortasında salındığında ortaya çıkan o büyülü şeyin peşindeyiz.
Son olarak yine merak içindeyiz: Önümüzdeki dönemde için seni heyecanlandıran neler var gündeminde?
“Tavşan Uykusu”ndan sonra bir süre yine birikmek için üretim kısmına ara vermiştim. İnsan içini öylece döktükten sonra bahsedeceği pek bir şey kalmıyor sanırım. Şimdilerde tekrar kaynamaya, yazmaya, bestelemeye başladım. Kafamda bir takvim yok ama ağır ağır pişmekte olan şeyler olduğunu söyleyebilirim.