Gerçek kaygan bir zemindir: Bir Düşüşün Anatomisi
50 Cent’in P.I.M.P.’si ve Fransız Alpleri’nin o lirik manzarası artık bizde de biraz PTSD yaratacak gibi: Justine Triet’nin Cannes’dan zaferle çıkan filmi Bir Düşüşün Anatomisi her ne kadar tek bir olaya odaklanıyormuş gibi gözükse de katman katman önümüzde açılarak bir ilişkinin dinamiklerini, aile dediğimiz o garip şeyi, toplumun kadınlara yönelik bakışını ve her düşündüğümüzde bir yenisini keşfettiğimiz farklı bir konuyu su gibi akıp giden bir anlatımla biz izleyiciye aktarıyor. Gerçek ile hafızanın muğlaklaştığı o yerden dadanıyoruz.
Bundan sonrası spoiler içerir. Ama zaten…
Fransız Alpleri’nde bir dağ evindeyiz. Yazar Sandra, kendisiyle röportaj yapmak için gelmiş genç bir kadınla şarap içip sohbet ediyor, keyifler yerinde, telefon ise kayıtta. Ama karlarla kaplı dağların arasındaki bu huzurlu atmosfere üst kattan beklenmedik bir müdahale geliyor. 50 Cent’in P.I.M.P.’si 2003 yılından fırlayıp röportajın içine bomba gibi düşüyor. Hem gürültüsüyle, hem de etkisiyle… Sandra’nın tıpkı kendisi gibi yazar olan ama bir türlü yazamayan kocası Samuel son ses P.I.M.P.’yi çalarken, iki kadın bu tuhaf olayın gerilimini yok saymaya çalışarak sohbeti sürdürmeyi deniyor bir süre. Ama şarkı bitiyor, sonra bir daha başlıyor. Loop’a alınmış bir sabotaja benzeyen bu eylemin neticesinde röportaj sona eriyor. Bir Düşüşün Anatomisi işte böyle başlıyor.
Sonraki sahnede ise çiftin bir kaza sonucunda görme yetisini neredeyse tamamen kaybetmiş oğlu Daniel’ın köpeği Snoop ile yürüyüşten dönerken dağ evinin önünde yerde kanlar içinde yatan babasını bulduğunu görüyoruz. Ve kendimizi bir davanın ortasında buluyoruz. Davanın sorusu ise şu: Samuel’i Sandra mı öldürdü, yoksa Samuel intihar mı etti?
Ancak, ilk bakışta bir mahkeme salonu draması gibi duran Bir Düşüşün Anatomisi aslında bu soruya cevap arıyor gibi görünmüyor. Film, Samuel’in ölümünden çok, bu ölümün öncesiyle ve sonrasıyla, yani aslında yaşamla ve yaşama dair kurduğumuz anlatılarla ilgileniyor. Ve anlatımıza başlamadan hemen önceki o karar anına yakından bakarak bize şunu söylüyor: Önce neye inandığına karar verirsin, sonra hafızan sana o hikaye için gerekli ögeleri sunar ve hikayeni anlatmaya başlarsın.
Bir Düşüşün Anatomisi, bizi öncelikle bir evliliğin anatomisini incelemeye davet ediyor. Çiftin ilişkisindeki açmazlara, Sandra’nın da Samuel’in de kişisel buhranlarına, başarısızlıklarına, yorgunluklarına, kısacası sıradan insanların sıradan hayatlarına, sıradan evliliklerine tanık oluyoruz. Onları bir anda sıra dışı kılan şey Samuel’in ölümü. Samuel ölmeseydi, o şiddetli kavgalar yine yaşanmış olacaktı, o ruhlar yine parçalanacaktı, yani ölüm gibi bir şey olacaktı ama kimse ölmeyecekti. Ve kimse ölmediğinde, kimse de orada ne olup bittiğine bakmayacaktı. Bir Düşüşün Anatomisi’nde “Samuel nasıl öldü?” sorusunun peşine düşmek, Samuel’in ölümünün her şeyi altüst ettiğini varsaymak anlamına geliyor, oysa film bize her şeyin zaten çoktan altüst olduğunu söylüyor. Samuel ölmemiş olsaydı bile…

Ancak Samuel’in ölümü Daniel’ın da Sandra’nın da hayat anlatısını değiştiren bir dönüm noktası. Film, ayrı ayrı karakterler üzerinden gerçeğin herkes için nasıl farklı şekillendiğini gösteriyor. Önce mahkeme salonuna bakalım… Sandra’nın yargılandığı davayı izlerken biraz gerçekdışı bir sürece tanıklık ediyoruz. Savcının alaycı tavırları, normal şartlar altında bir mahkemede kanıt olarak sunulamayacak şeylerin -mesela Sandra’nın yazdığı kitaptaki karakterin kocasını öldürmek istemesi- savcının dosyasında mutlak kanıtlar olarak kendine yer bulması gibi absürtlükler, savcının anlatısının yapıtaşları. O bu hikayeyi bu şekilde anlatıyor çünkü o Sandra’nın Samuel’i öldürdüğüne inanıyor. Tanıklık yapmak için gelen Samuel’in terapisti de aynı şekilde. Samuel’in terapi sırasında Sandra hakkında söylediklerini, Sandra’nın Samuel’i öldürdüğüne kanıt olarak sunduğu sahnede, Sandra “Ben terapiye gidiyor olsaydım, benim terapistim de Samuel’i suçlardı,” diyerek, bizi ve tüm mahkeme salonunu “gerçeğin” anlatıcıya ve anlatıya göre nasıl değişebileceğini görmeye davet ediyor.
Ancak, filmin “gerçek”, “anlatı” ve “hafızaya” dair söylediği şeyi herkesten çok Daniel karakteri üzerinden görüyoruz. Olayın ardından ilk ifadesinde açık pencerenin altındaki banta dokunduğundan son derece eminken, olay anı canlandırması sırasında dokunduğu bant konusunda yanıldığını, evin içindeki banta dokunduğunu söylüyor Daniel. Ve iki ifadesinde de yalan söylemiyor aslında. Hafızası, iki anda da içinde bulunduğu durumda en işine yarayacak şekilde geçmişi şekillendiriyor sadece. O sıcacık görünümlü, ancak içinde dramların yaşandığı dağ evinin etrafını saran kaygan zeminde, görmeyen gözleriyle yolunu bulmayan çalışan Daniel’ın, gerçeği bulmaya çalıştığı zeminin kayganlığıyla da film boyunca karşı karşıya kalıyoruz.
Tanıdığımız insanlara, bizimle olan ilişkilerinde sahip oldukları titrlerin dışında rastlamak hep şaşkınlık verici bir deneyim olmuştur. Mesela küçükken öğretmeninize okulun dışında rastladıysanız veya mahallenin manavını bir restoranda ailesiyle yemek yerken gördüyseniz bu şaşkınlık verici deneyimi siz de yaşamışsınızdır. Ama bunlar annenizin sadece anne değil bir kadın olduğunu, babanızın sadece bir baba değil erkek olduğunu fark ettiğiniz andaki şaşkınlığın yanında bir hiçtir… Çoğumuz için bu aydınlanma yetişkinliğe eriştiğimizde gerçekleşse de, yarattığı şaşkınlık, öğretmeninin okulda yaşamadığını fark etmenin dehşetinden katbekat sarsıcıdır. Çünkü o ana dek yaşadığımız her hikayenin merkezinde kendimiz yer alırız, annemiz anne, babamız baba rolündedir sadece. Ama onları bir birey olarak görmeye başladığımızda tüm hayat hikayemizi yeni baştan kurgulamamız gerekebilir. Çünkü kendi dramlarının içinde yolunu bulmaya çalışan ve bazen beceremeyen anne babamız artık gözümüzde iki değil, üç boyutlu karakterlere dönüşmüştür.

Filmde Daniel için bu yüzleşme mahkeme salonunda annesi ve babasına dair duyduklarıyla gerçekleşiyor. Annesinin babasını aldatması, babasının yazamadığı için hissettiği başarısızlık, görme yetisini kaybetmesinin ailesi üzerindeki etkisi, babasının habersizce kayda aldığı şiddetli kavga… Daniel’ın babasının ölümüne dek annesi ve babasına dair anlattığı hikayenin bu yeni girdilerin ardından artık yeniden kurgulanması kaçınılmazdır. Peki, yeni bir kurguyu neye dayanarak inşa ederiz?
Bir Düşüşün Anatomisi bu soruya “karar vererek” şeklinde yanıt veriyor. Daniel annesinin suçlu olup olmadığını bulmaya çalışırken, Marge ona tam da bu şekilde cevap veriyor: “Karar ver.” Ve bu diyaloğun ardından Daniel’ın son anda mahkemeye aktardığı anıyla, nihayet kararını verdiğini görüyoruz. Daniel’ın o ana dek belki unuttuğu, belki önem atfetmediği o araba yolculuğunda babası, herkes gibi Snoop’un da ölebileceğini, rehber köpek olduğu için belki bunca yıl başkalarına hizmet etmekten yorulmuş olabileceğini ve eğer ölürse bunun dünyanın sonu olmayacağını söylüyor Daniel’a. Bu sahne babası ölene dek Daniel’ın hafızasında bir çekmeceye gömülüydü ve eğer babası ölmeseydi belki bir daha hiçbir zaman hatırlanmayacaktı. Ama Samuel’in ölümüyle birlikte, bu anı Daniel’ın hafızasının çekmecesinden çıkarak annesinin katil olmadığına dair kurduğu anlatıda önemli bir kanıt olarak “gerçek”in ortaya çıkmasına yardımcı oluyor.

Filmin bir diğer önemli repliği ise Sandra’nın avukatı Vincent’a ait: “Gerçek bu konuyla alakasız.” Vincent’ın da dediği gibi gerçek yalnızca mahkemede değil, aslında hayatın pek çok alanında konuyla alakasız. Kim olduğumuz, nerede durduğumuz, neye ihtiyaç duyduğumuz, neye inandığımızla şekilleniyor anlattığımız tüm hikayeler. Ve üstelik sürekli değişen bir şekilde. Gerçek yaşam ve kurgu dediğimiz arasındaki çizgi belki de sandığımız kadar keskin değildir…