Bizi birbirimize bağlayan Eleanor the Great
Eleanor the Great, son zamanların en gözde konularından “ölüm, yas ve kaybın ardından yaşama devam etme” temasını olabilecek en renkli şekilde ele alıyor ve dokunaklı bir iyileşme imkanı tanımlıyor. Hikayelerini anlatmaya devam ettiğimiz sürece kayıplarımızı aslında yitirmediğimizi sıcacık bir tonda anlatan filmin detaylarına bolca dadanılmış eleştirisini yakın zamanda kaybettiğimiz anneanneme adıyorum. En az Eleanor kadar renkliydi…
Hollywood’un ünlü oyuncusu Scarlett Johansson’ın bu ilk uzun metraj yönetmenlik denemesi, senarist olarak ilk uzun metrajını yazan Tory Kamen’ın kaleminden çıkmış. Bu ilklerle dolu denemeyi merakla seyrettim. Işıl ışıl gözleri ve içten tebessümüyle Eleanor’u, June Squibb’in canlandırdığı film, 11! Bir Film Hadisesi kataloğunda özellikle ilgimi çekmişti. Squibb’in rengârenk ve parıldayan oyunculuğu ne kadar takdire şayansa, Erin Kellyman’ın performansı da bir o kadar göz alıcı. Johansson, oyunculuktan gelen bir çiçeği burnunda yönetmen olarak, oyuncu yönetimi konusundaki rüştünü ispatlamış. Ancak filme dadanmayı çok istesem de, kendi yaşamımda da yasın sorunsallaştığı hatta bir sarmala dönüşüp beni içine hapsettiği bir döneme denk gelişiyle yazmayı bir türlü beceremedim. Ta ki, filmin en başından beri bir yastan çıkış yolu işaret ettiğini fark edişime kadar. Bu geç farkındalık sadece gözyaşları eşliğinde bu metni kaleme alıp benim kişisel yaşamımda bazı şeyleri yeniden tamamlamama olanak sağlamakla kalmadı ayrıca uzun zamandır hasret kaldığım bir inancın tohumunu içime yeniden serpti: “Bizi birbirimize bağlayan bağlar, yaralarımızın benzerliği ve sevgi, işte hayat ancak bunlara tutunursak yaşanabilir…”
Altın kızlar ışıldıyor…
Film, Eleanor Morgenstein’ın Bessie (Rita Zohar) ile bir ömür süren dostluklarına, yalnızca kız kardeş değil can yoldaşı oluşlarına ve Florida’daki renkli yaşamlarına seyirciyi davet ederek başlıyor. İkili, ”iki tonton ihtiyar” ve ”altın kızlar” sıfatları arasında gidip geldikleri hayatlarında birlikte huzurlu sahil yürüyüşleri, eğlenceli market alışverişleri, uykusuz gecelerde uzun mutfak sohbetleri derken aklımıza gelebilecek her anı paylaşan birer yaşam partneri. Huysuz yaşlı teyzeler olmak yerine yaşam yolculuklarında demlenip bu dönemlerinde -belki biraz da şımarık ama- son derece eğlenceli ve renkli altın kızlar olmayı seçmişler.

Her ışıltılı hikayenin karanlığa gömüldüğü bir noktada vardır. Bir sabah uyandığında Eleanor Bessie’nin uyanamadığını fark eder. Onun gidişiyle yatak odasındaki bir yatak boşalır, Eleanor her gün karşısındaki bomboş yatağa bakarak yeni güne başlar. Bessie’nin ardında bıraktığı yaşamındaki boşluğu, yatağın boşluğu gibi somut olarak görülebilir neredeyse. Öyle ki gülüş ahenk sohbet edip genç kızlara taş çıkarırcasına kıkırdadıkları günlerin aksine Eleanor’un günleri gri bir sis perdesi içinde geçmeye başlar. Böylece kızı ve torununun yanına taşınmaya karar verir; ancak burada bir sorun vardır. Ne kendi kızı ile birbirlerini gerçekten tanıdıkları sağlıklı bir iletişimleri ne de ergenlik çağındaki torunuyla birlikte zaman geçirebilecek bir ilişkileri vardır. Zorunlulukla bir arada yaşamaya başlayan üçlünün aynı evdeki birbirinden bağımsız yaşamları da, güneşli Florida sahillerinin yerini alan kasvetli şehir havası da onun yalnızlığını dindirecek bir olanak sağlamaz. O sırada bir grup keşfeder, birbirini gerçekten dinleyen ve anlayan, yaralarının benzerliği ile bağlanmış ve şefkat dolu bir grup.
İletişim sorunları, heyecanlar ve biraz da kabul görme arzusunun ağır basmasıyla Eleanor kendisine yeni bir yaşam ve kimlik tanımlar. Bessie’nin hayat hikayesini kendi hikayesiymiş gibi anlatmaya başladığı bu yeni grupta sadece birbirine değer veren bir cemaate katılmakla kalmaz ayrıca annesini yeni kaybetmiş genç bir kız ile de yakın arkadaş olur ve aradığı bağı yeniden kurma potansiyeli olan ilişkiler içinde yeni kimliğine sarılır.

Bizi birbirimize bağlayan bağ: kayıplar…
Eleanor can yoldaşı Bessie’nin ardından ne kadar yalnızsa, Nina da annesinin kaybını asla konuşamadığı babası ile yaşadığı evinde o kadar yalnız hisseder. İkilinin birbirini bulması ve birbirine sarılması o kadar samimi ve apaçık ki, gerçek sevgi bağlarının kan bağı gerektirmediğini daha ilk sohbetlerinden ispatlıyorlar. Film tam da odaklanılması gerekene odaklanıyor, bütün bu kötülüklerin olduğu dünyada, hayatta kalmaya çalışan bizler, birbirimize tutunmazsak ve birbirimize sarılmazsak nasıl hayata devam edeceğiz? Eleanor’un Bessie’ye tutunması ve sımsıkı sarılması da onun hikayesini anlatmaya devam etmesi oluyor aslında, artık o anlatamadığında dahi… Aynı şekilde Nina da kaybettiği annesini anlatabileceği birini bulduğunda hayatına sahiden devam etmeye başlıyor. Aslında onu kendi kızı ve torununun hiç tanıyamayacağı şekliyle, tüm renkleriyle ve sevgisiyle görebilen-tanıyabilen biri Nina, onun şansı Eleanor oluyor. Filmi izlerken Eleanor’un kızı ve torunu için üzülmekten kendimi alamadım. Tanışma şansı vermedikleri bu yaşlı kadın, hayatlarında görebilecekleri en şahsına münhasır, en renkli karakter aslında. Bazen insan en yakınındakine ne kadar uzak ne kadar yabancı kalıyor…
Ancak hikayenin bu sevgi ile örülen bağlar bölümü ne kadar iç ısıtan kucaklaşmalar ve iyi dileklerle doluysa, Eleanor’un kızının olup biteni anlamadan annesinin yalanını ortaya dökmesi o kadar keyif kaçırıcı şekilde gerçekleşiyor. Yeni katıldığı grubunda, çocukluğunda kendisine bir tören yapılmadığını ve bunun yaşamı boyu içinde kalıp sızladığını anlatan Eleanor’a bir tören düzenleniyor. Rengarenk ışıltısıyla bat mitzvah yapılmasını bekleyen Eleanor’u, çocuk gibi heyecanlandığı törenin hemen başında ele veren kızı sadece onu ve Nina’yı değil, dayanışma grubunun tüm üyelini deyim yerindeyse kalbinden bıçaklıyor.
Bu noktada muhteşem karakterimizin, Eleanor’un eleştirildiği yalan kısmına biraz eğilmek istiyorum. Monica Castillo yazısında onu, “Eleanor’un yalnızlığı, istemeden verdiği zararı haklı çıkarır mı? Özellikle kendisini bir soykırım mağduru gibi göstermesi, onu affetmeyi zorlaştırıyor. Kamen, Eleanor’un mizacı ve motivasyonları konusunda dengeli bir yaklaşım kurmakta zorlanıyor; karakterin arkadaşının hikayesini kendiymiş gibi anlatmasına yol açan kibriyle gerçekten yüzleşip yüzleşmediğini de netleştiremiyor. Yas, kötü davranışlarının bir açıklaması olarak sunulsa da hikaye bunu derinlemesine irdelemiyor” cümleleriyle eleştirirken bence filmin asıl amacını, temel noktasını atlıyor. Eleanor, hayatı boyunca Bessie’nin hikayeleriyle yaşamış, kabuslardan uyuyamadığı gecelerde onun elini tutup bütün acılarının hikayelerini dinlemiş, derdiyle dertlenmiş. Gözyaşını paylaşırken ona kocaman sarılmış. Bu hikayeyi Bessie’nin ardından anlatacak başka biri olabilir miydi? Hem acı bu kadar derinden paylaşılırken, yara izinin mülkiyetini mi sorgulamalıyız? Aynı acıyla damıtılmış günlerin ve gecelerin ardından Eleanor, bu hikayeyi ve acıyı kendisinden azad edip bağımsız görebilir miydi gerçekten?

Bir hikayedir yaşatan insanı…
Henüz ilk sahnede, ikilinin alışveriş yaparken market çalışanlarına haddini bildirdiği diyalogda Eleanor, Holokost mağduru olduğunu iddia eder ve aslında bu sayede topladığı sempati ile insanların işlerini -tam da olması gerektiği gibi- yapmalarını sağlar. Bunu eleştiren bir diğer arkadaşına da, Holokost mağduru olmak için, bu olaydan yara almak için onu bizzat yaşamış olması gerekmediği minvalinde bir savunma yapar. Tarihsel süreci ele alsak, herhangi bir katliamdan, kıyımdan mağdur olmamış bir ırk, etnik köken, dini topluluk, mezhep var mıdır acaba? Tek bir tane olduğunu bile zannetmiyorum. Medeniyetler tarihimiz kan, işkence ve gözyaşları ile örülü. Dolayısıyla ne bir örnek ile tüm bir milleti fail ilan etmek ne de yalnızca bizatihi öznesi olanı mağdur kabul etmek bize bir çözüm üretmiyor. Zaten bu bakış bir çözüm üretebilmiş olsaydı bugün sabah kahvesi eşliğinde dinlediğimiz haberlerde hâlâ savaşlar, katliamlar, toplu kıyımlar, yepyeni işkence biçimleri ve savaş suçları anlatılıyor olmazdı.
Bu cümlelerim, topyekun Eleanor savunması gibi görünsün istemem, elbette daha doğru bir iletişim kurabilirdi. Ancak filmin asıl vurucu etkisi, gerçek mağdurların, muhatapların bile “Bessie’nin anısını yaşatmak istedim” savunması ile Eleanor’u anlayıp affetmesi. Çünkü, kaybettiklerinin ardından bakanlar biliyorlar ki, hikayelerini anlatmaya devam ettikleri müddetçe, gidenler yitirilmiyor aslında. Bu, yalnızca yitirdiklerine rağmen yaşayanların anlayabileceği bir panzehir. Ve acının ortaklığı, arkada kalanların yara izleri onları -ve elbette bizleri- birbirimize bağlıyor.
Ciddi meselelerin ardından hayatta kalabilmek adına bir şeylerin pek de ciddiye alınmamasını öğütleyen bu ışıl ışıl aydınlık filmi, yine çok ciddiye almadan izlemenizi tavsiye ederim. Yakın zamanda bir kayıp yaşadıysanız seyri yer yer gözyaşlarına neden olabilir ancak filmin sonunda göğüs kafesinizden bir kütlenin havalandığını hissedeceğinize eminim. İyi seyirler!