Herkes seni konuşurken ne yapabilirsin ki?: Anna K.’yı yönetmeni ve başrol oyuncusuyla konuştuk

Dadanizm newsletter duyuru (600 x 600 px)

Anna Karenina bugün yaşasaydı hakkında atılan tweet’leri okur muydu? Peki, onu yargılayanların profillerine baksaydı ne görürdü? Tolstoy’un Anna’sından yaklaşık 150 yıl sonra, bir kadının kimi sevdiği, ne istediği ve nasıl yaşadığı üzerine söyleyecek sözümüz hâlâ pek çok. Üstelik artık fikrimizi kendimize saklamamız için hiçbir neden yok; telefonumuzu elimize almamız yeterli. Suzie Miller’ın kaleme aldığı Anna K., sevgisiz evliliğini geride bırakıp tutkularının peşinden giden başarılı bir televizyon habercisini bu tanıdık kalabalığın ortasına bırakıyor. Yıllardır başkalarına sorular soran Anna, bu kez herkesin hakkında konuştuğu, özel hayatının didik didik edildiği haberin kendisi oluyor.

Anna’nın dünyası bir otel odasına daralırken dışarıdaki sesler çoğalıyor: tweet’ler, telefonlar, onun adına konuşan, ondan hesap soran insanlar… Yönetmen Nagihan Gürkan’ın deyişiyle, “O bizim için sadece bir konunun figürü, öznesi bile değil.” Anna’yı canlandıran Özlem Öçalmaz ise bu hikayede, bir insanın düşüşünü izlemenin başkalarının ağzını sulandırdığı, fazlasıyla tanıdık bir dünya görüyor. O kalabalığın içinde kendi yerimizi düşünmek de bize kalıyor. Hakkında bu kadar çok şey bildiğimizi sandığımız birini ne kadar tanıyoruz? Bir kadının hayatı üzerine hüküm verirken kendi doğrularımızdan ne kadar eminiz?

18 ve 19 Kasım’da 30. İstanbul Tiyatro Festivali kapsamında Türkiye prömiyerini yapacak Anna K., festivalin ardından her pazar Bomonti Hilton’un en üst katındaki Cloud 34’te sahnelenmeye devam edecek. Anna’nın sıkışıp kaldığı otel odasına bu kez seyirci de girecek; İstanbul ise bütün manzarasıyla camın öte yanında duracak. Biz de bu buluşma öncesinde Nagihan Gürkan ve Özlem Öçalmaz’la Tolstoy’dan bugüne kadınlara kalan mirası, sosyal medyada kendimize tanıdığımız yargılama hakkını ve Anna’nın kendi hikayesine sahip çıkma mücadelesini konuştuk.

Nagihan Gürkan – Yönetmen

Anna K., Anna Karenina’yı bugünün dünyasına taşıyor ama birebir bir uyarlama değil. Sizi bu metinde en çok çeken şey neydi? Tolstoy’un Anna’sı ile bugünün Anna’sı arasında nasıl bir bağ görüyorsunuz?

Bugün bizi yargılayan şeyin sosyal medyaya dönüşmüş olmasını çok doğru bir şekilde kurgulamış Suzie Miller bu oyunda. Tolstoy’daki toplumun sesi artık sosyal medyaya dönüşmüş halde. Anna K. oyununda karakter, toplumda kabul gören güçlü bir kadın figürü ve bu kadının ahlak normları çerçevesinde yargılanmasına tanık oluyoruz. Diğer yandan Suzie Miller, başka metinlerinde yaptığı şeyi Anna K.’da da yapıyor; karakteri kendi dünyasının içinde bir yüzleşmeye sürüklüyor. Bu da karakteri de, anlatıyı da derinlikli bir hale getiriyor.

Anna bugüne kadar ekranlarda insanları sorgulayan, gerçeğin peşindeki bir haberciyken kendisi haberin nesnesi haline geliyor. Ve de bu lincin içinden, kadın olmaya, haberciliğe dair bir hesaplaşmaya giriyor. Benim için bu metnin en güçlü tarafı finali elbette; Tolstoy’un Anna’sının aksine, bu defa karakter kendi sonunu yazma sorumluluğunu alıyor ve kendi hikayesine sahip çıkıyor.

Tolstoy’un dünyasında Anna’yı yargılayan bir toplum var; Anna K.’da ise bu yargının önemli bir kısmı sosyal medya üzerinden kuruluyor. Sizce günümüzde değişen ve değişmeyen neler var?

O bütün dışarıdan gelen sesler, bize bakan gözler, bugün her şeyimizin görünür olduğu bir dünyada sosyal medya temsiline tahvil olmuş durumda.

Belki değişen şu: Artık klavye başında ya da elimizde telefonla çok daha kolay yargı dağıtıyoruz. Bu bizi bir yüzleşmeden kurtarıyor. Sosyal medyada yazdığımız bir cümlenin sorumluluğunu almak zorunda hissetmiyoruz, yazıyoruz ve boşluğa salıyoruz.

Oyunda Anna için “Kendini öldürsün, köprüden atsın” demekten çekinmiyor insanlar. Daha da ahlakçıyız diyebilirim belki de; kendimize benzemeyen, bizim gibi düşünmeyen herkesin yok olmasını istiyoruz. Çünkü gerçek insan ilişkileri yok artık, karşımızdaki kişiyi gerçek bir insan olarak görmüyoruz o cümleleri yazarken. O bizim için sadece bir konunun figürü, öznesi bile değil.

Seyirci bu oyunu izlerken kendi dünyasından, kendi yaşantısının merkezinden nasıl doğrular üretip başkalarını yargıladığını düşünürse, bir an bile bu yüzleşmeyi yaşarsa benim için yeterli.

Oyunun merkezinde özel hayatı bir anda kamusal alana taşınan bir kadın var. Yönetmen olarak Anna’yı nasıl şekillendirmeye çalıştınız? Seyirciye nasıl bir Anna portresi sunuyorsunuz?

Anna’yı etrafındaki dünya şekillendirsin istedim. Bir çukurun içinde gibi Anna. Hiç çıkamadığı otel odasında ona ulaşan tweet’ler, telefonlar, girip çıkan insanlar… O ise kimseye ulaşamıyor, telefonları cevapsız kalıyor, dışarı çıkması zaten imkansız.

Bu çukur belirliyor Anna’yı. Anna nasıl biriydi, bilmiyoruz aslında. Öyle bir cehennemin içinde ki hayatına dahil olan tüm bu sesler onu birine dönüştürüyor. O nedenle de herhangi bir portre sunmuyoruz; dönüşüme açık bir karakter Anna. Benim için mesele bir şeyi anlatmaktan çok onun sahnede seyircinin karşısında gerçekleşmesine alan açmak. Bunu Anna için çok içten söyleyebilirim; karşımızda inşa olan bir karakter Anna.

Güçlü kadın, başarılı kadın vs. gibi etiketlerden kaçınıyorum. Başına bunlar gelen, bu dehlize düşen Anna nasıl davranıyor, bununla ilgileniyorum; çünkü bu dehlize biz düşseydik muhtemelen bize de aynısı olacaktı.

Oyunun bir otel odasında geçmesi ve hem festivalde hem de sonrasında gerçekten bir otelin en üst katında oynanacak olması da önemli bir tercih. Mekan seçimindeki bu tercihinizden de biraz bahsetmenizi rica edebilir miyiz?

Tabii ki ama sadece sanatsal tercihlerden söz edemeyeceğim burada.

Öncelikle hikayeye hizmet eden kısmından söz edeyim; elbette otel gerçekliğinde bu oyunu oynamak anlatıyı çok güçlendiriyor. Bir otelin 34. katında olmak, tüm o İstanbul manzarasının içinde olmak, bizi yargılayan dış dünyayı hatırlatması açısından da önemli.

Diğer yandan mekanın yapısı, seyircinin konumlanması, Anna’nın otel odasında kapalı olmasını deneyimleme şansı veriyor seyirciye. Hep beraber bir alanda sıkışmış gibiyiz.

Şimdi tercihimiz dışında olan şeylere geleyim; sahne kiraları, sahne bulmanın zorluğu, sürekli farklı sahnelere oyunu uydurmaya çabalamanın oyunun dünyasında yarattığı boşluklar… Bunlar sanatsal kaygıların çok üstünde.

Maalesef birkaç sezondur bu gerçekler bağımsız tiyatroları zorluyor. Şu an oyunu oynayacağımız mekanda prova alıyor olmak bile bizim gibi bağımsız bir yapım için çok büyük bir artı.

Her yeri kendi sahnemiz haline getirmeye çabalıyoruz diyebilirim. Zorluklardan, imkansızlıklardan şikayet edecek zamanımız kalmadı bence. Enerjimizi üretmeye harcamanın en güzel yollarından biri bu; kendi mekanını yaratan oyunlar.

Anna K.’da Suzie Miller’ın yarattığı dünyada sizi en çok etkileyen taraf ne oldu?

Beni en çok etkileyen taraf kurduğu dünyanın yapısı oldu. Beckett oyunlarında karşılaşacağımız türde belirsiz bir dış dünya var oyunda. Ve boşluk içinde bir odada kapalı kalmış bir kadın. Sahne tasarımı açısından bu belirli bir yapı sunuyor bize. Ama daha da güçlü olan Anna K. ve Joseph K. benzeşmesi oldu benim için. Suzie Miller Kafkaesk bir dünya yaratmış. Anna oyunun başından itibaren “Neyle suçlanıyorum?” diye soruyor. Neyle suçlanıyorum, benim suçum ne? Bu defa mahkeme koridorlarında kaybolmuyoruz, sosyal medyanın dehlizlerinde kayboluyoruz Anna’yla birlikte.

Bir suçluluk konsepti var, yaratılan bir suçlu, herkesin üzerinden kendini aklamak istediği bir günah keçisi. Bu Anna.

Herkes onun üzerinden kendi mutsuzluğunu, kendi kötülüğünü aklayacak ve Anna’yı kurban ederek gündelik hayatın sıradan kötülüğü içinde bir arada yaşayabilmek için bir uzlaşmaya varacak.

Bütün oyunun estetiğini bu Kafkaesk yapı üzerinden kuruyorum diyebilirim. Oyunu bir aşk hikayesi ya da bir kadının alaşağı edilmesi hikayesi olmanın ötesine taşıyan tam da bu yapı.

Sanat söz konusu olunca ne anlattığımız değil de onu nasıl anlattığımız önemli oluyor. Suzie Miller metinde kurduğu yapıyla bize tekil bir hikayeden daha çok bir insanlık durumu sunuyor.

Sosyal medya oyunda yalnızca bir fon değil, neredeyse Anna’nın karşısındaki görünmez karakterlerden biri gibi. Bu dijital kalabalığı fiziksel bir tiyatro sahnesinde hissettirmek için nasıl bir yol izliyorsunuz?

Bu oyunda sesler benim için çok önemli. Tren sesi oyunun ana motiflerinden; bu sesin klavye sesiyle benzerliği, adım sesleriyle benzerliği… Lincin sessel karşılıkları bunlar benim için.

Dışarının sesi içerinin gerçekliğini kırıp döküyor. Aşk hikayesini kabusa dönüştüren sesler bunlar.

Ve de görüntüler aynı oranda önemli. Oyuncunun bedenini boyayan görüntüler oyunun dünyasını kuran şeylerden biri. Bir de canlı kayıtlar kullanıyoruz. Bu da hikayeyi manipüle etmek için kullandığım rejisel bir araç; tıpkı oyundaki Anna ve Lexie’nin hikayesinin manipüle edilmesi gibi.

Sizce bugün Anna’nın asıl trajedisi aşkı seçmesi mi, kendi hikayesinin kontrolünü kaybetmesi mi?

Galiba önceki sorularda buna biraz cevap vermiş oldum. Bu tek başına bir aşk hikayesi de değil, bir kadının kontrolünü kaybetme hikayesi de.

Sosyal medya ve haberler aracılığıyla yaratılan cehennemin bir insanı nasıl bir noktaya sürüklediğinin hikayesi bu.

Evet, Anna kontrolünü kaybediyor ama sonunda kendi gerçekliğine sahip çıkarak bu duruma bir son veriyor.

Özlem Öçalmaz – Anna

Anna K. dışarıdan bakıldığında güçlü, başarılı ve kendi hayatının kontrolünü elinde tutan bir kadın. Siz nasıl tanımlarsınız Anna K.’yi?

Bir insanın başına gelebilecek en kötü şey Anna’nın başına geliyor. Anna; bir celebrity, bir gazeteci, bir anne, bir eş, bir aşık kadın, bir işçi kızı, bir ekran figürü, taşradan gelip TV dünyasının en zirvelerine yerleşmiş bir vahşi kaplan, tüm toplum tarafından güvenilen bir haberci. Bir sabah uyanıyor ve bir daha hiçbir şey eskisi gibi olmuyor. Tüm dünya onu linçliyor ve bedel ödetmeye çalışıyor… Benim baktığım yerden Anna, gerçeklerin peşini bırakmayan, susturulmuş tüm gazetecilerin temsili olarak yansıyor.

Anna’nın yaptığı seçimlerin ardından maruz kaldığı yargılar çok tanıdık. Anna’yı oynarken size en “bugün” gelen tarafı ne oldu?

O kadar bugünün, Türkiye’nin hikayesi ki… Bir tiyatro eserini en değerli kılan şey evrensel olmasıdır. Suzie Miller’ın kendi ülkesinden esinlenerek yazmış olduğu bu oyun, bizim ülkemizdeki “devlet ve gazetecilik” eksenini birebir karşılıyor. Oyundaki her şey çok tanıdık… Bununla beraber, halkın evli ve anne olan bir kadına bakış açısı, sosyal medyadaki kontrolsüz linç kültürü, magazinin her şeyi malzeme etmeye çalışması, bir insanın düşüşünü izlemenin insanların ağzını sulandırması…

Anna Karenina gibi edebiyat tarihinin çok güçlü bir kadın karakterinin gölgesi ister istemez bu karakterin üzerinde. Tolstoy’un Anna’sından aldığınız bir miras var mı, yoksa kendi Anna’nızı ondan mümkün olduğunca bağımsız mı kurdunuz?

Kök hikaye olarak çok bağlı ama bu mirası taşımak istemeyen bir Anna var sahnede. Nesillerdir süregelen bu miras zincirini Anna hikayenin sonunda kırıyor. Tolstoy’un Anna’sına güzel bir selam çakıyor.

Siz Anna’nın özgürlük arayışını ve kararlarını nasıl yorumluyorsunuz?

Ben ilham verici buluyorum. Tüm izleyen insanlara da mücadele etme gücü ve devam edebilme ilhamı vereceğini düşünüyorum. “Her ne pahasına olursa olsun…”

Sosyal medyadaki yüzlerce insan Anna hakkında konuşuyor ama aslında çok azı Anna’yı gerçekten tanıyor. Sizce oyunda seyircinin göreceği Anna ile kamuoyunun yarattığı “Anna K.” arasında nasıl bir fark var?

Bu oyunu izletecek olan dilemma da burada saklı zaten: gerçek dünya ve sosyal medyada olan kurgusal dünya. Seyirci her şeye anbean tanık olacak. Kendilerini zor tutacaklar.

Eminim, oyun sırasında izleyen herkes bu olay hakkında Anna’ya bir şey söylemek, yorum yapmak isteyecek.

Anna’yla çalışmaya başladığınızda karakter hakkında düşündüğünüz ama provalar ilerledikçe fikrinizin tamamen değiştiği bir şey oldu mu?

Hiç öyle bir şey olmadı, ne yalan söyleyeyim. İlk okuduğum andan itibaren metni de karakteri de çok sevdim. Tempolu, heyecan verici, dili çok anlaşılır, güncel bir metindi. Çok kolay ezberlerim ben bunu sandım ama tam tersi oldu, bunu söyleyebilirim. Çünkü dizi, film senaryosu gibi akıcı ve güncel bir metin. Ben bu zamana kadar hep klasik oyunlarda oynadığım için beynim bu teksti kalıcı hafızaya atmakta zorlandı biraz bence. Çünkü biz oyuncular dizi senaryolarını anlık ezberleriz ve o ezber kalıcı değildir, gider aklından ve yeni bölüm gelir… Ama bir eser çalışınca 10 yıl geçse de tiyatrodaki repliklerini hatırlarsın. Provalar ilerledikçe fikrimin değiştiği tek şey bu oldu diyebilirim. 😊 Ama şimdi daha iyi durumdayım. Beynimi ikna ettim sayılır.

Dadanizm sitesinden daha fazla şey keşfedin

Okumaya devam etmek ve tüm arşive erişim kazanmak için hemen abone olun.

Okumaya Devam Edin